Simülakrlar ve Simülasyon | Devis'So Psychology Engineering

Simülakrlar ve Simülasyon

Written by on Ocak 19, 2016 in Psikoloji Mühendisliği - No comments

SİMÜLAKR: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.
SİMÜLE ETMEK: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi
sunmak, göstermeye çalışmak.
SİMÜLASYON: Bir araç, bir makine, bir sistem, bir olguya
özgü işleyiş biçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma
amacıyla bir maket ya da bir bilgisayar programı aracılığıyla yapay
bir şekilde yeniden üretilmesi.
ATILF (http.atilf.atilf.fr) ve Petit Robert Sözlüğü

ÖNSÖZ
İnsan Bilimleri alanında XX. yüzyılda ortaya atılmış en önemli
kuramlardan biri kuşkusuz Jean Baudrillard’ın “Simülasyon
Kuramı”dır. İlk ortaya çıktığı andan bugüne yaklaşık yirmiyirmi
beş yıl gibi bir süre geçmiş olmasına karşın Türkiye’de bu
kuram henüz yeterince anlaşılmamıştır. Yapısalcılığın başına
gelenlerin “Simülasyon Kuramı”nın başına gelmemesini dilerim.
Bu kuramın bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ortaya koyduğu
önemli gerçeklerden biri: Modern toplumlarla dünyanın
geri kalan ülkeleri (özellikle de Türkiye gibi ülkeler) arasındaki
tarihsel süreç farklılığıdır.
Günümüz Türkiye’sinde yerli yersiz bir şekilde post-modern
olarak nitelendirilen metinlerle, post-modern olmayan
metinlerin Türkçe’ye kazandırılma girişimleri giderek güçleşmektedir.
Örneğin Mehmet Ali Kılıçbay gibi tarihçiler bunu
Türkçe’nin gelişmemişliğine ya da toplumsal-kültürel gerilik
gibi nedenlere bağlamaktadırlar. Oysa bu düşüncenin gerçeği
yansıttığını söyleyebilmek pek kolay değildir. Çünkü Modern
toplumlar günümüzde ulaşmış oldukları aşamada tıkanıp kalmış
durumdadırlar. Bu aşamada üretilen metinlerse bildik konuları
giderek daha karmaşık (kompleks, sofistike denilebilecek)
bir hâle getirerek açıkla(yama)manın ötesine geçememektedirler.
Bu durumda gelişmesini (önemli yanlışlar yaparak
geciktirse bile yine de) ‘göreceli’ bir hızla sürdüren Türkiye
gibi bir ülkenin artık tarihsel ve toplumsal açıdan kesinlikle bir
duraklama dönemine girmiş bulunan Modern toplumlara yabancılaşması
kendinden kaçabilmenin olanaksız olduğu bir
süreçtir.
Üçüncü, dördüncü, vb. dünyalar için bu bir tarihî fırsattır.
İdeolojik ve kültürel açıdan Baudrillard’ın deyimiyle sonu gelen
her kültür ya da uygarlık gibi o da evrenselleşerek ortadan kaybolmak
durumundadır. Dünya bu durumu iyi değerlendirirse,
Modern toplumların elinden dünyaya dünya konusunda söylev
çekme ayrıcalığına bir son vererek, durumu tersine çevirebilir
ve bu konuda en azından (şimdilik) bu birinciler kadar söz
hakkı olduğunu gösterebilir (tabiî Modern toplum kökenli düşüncenin
büyüleyiciliğinden kendini kurtarabilir daha doğrusu
hazıra konma alışkanlığından vazgeçebilirse!).
Öte yandan nasıl olur da “Simülasyon Kuramı” gibi bir kuram
üreten bir düşünür, bu kuramdan nasıl yararlanılması gerektiği
konusunda herhangi bir fikre sahip olmaz? Bu soruyu
yanıtlayabilmek pek kolay değildir. Kanımca Baudrillard içinde
yaşadığı çağı ve ait olduğu tarihsel, toplumsal, kültürel, politik
ve ekonomik sürece özgü yapılanmaları en doğru ve sağlıklı
(en nesnel) şekilde algılayarak, en doğru çözümlemeleri üretmiş
düşünürlerden biridir. Ancak bu durum onun tüm insanlık
tarihiyle, tüm dünya toplumlarını aynı düzey ve yoğunlukta
kavrayabilmiş ve açıklayabilmiş olduğunu göstermez. Bu noktada
biz ünlü düşünürün içinde bulunduğu durumla Lumière
kardeşlerin sinematografı icat ettikleri günler arasında bir benzerlik
bulunduğunu düşünüyoruz. Şöyle ki: Sinematografı icat
eden mucit kardeşler bu icadın ne işe yarayabileceği ya da aradan
elli ya da yüz yıl kadar bir süre geçtikten sonra bu aracın
nasıl bir toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik anlam, içerik
ve işleve sahip olabileceği konusunda en ufak bir fikre sahip
değillerdi. Hiç kuşkusuz o günlerde bu araç konusunda tahmin
yürütenler olmuş ancak hiç kimse günümüzde sinemanın dünSimülakrlar
ve Simülasyon
11
ya toplumu açısından sahip olduğu yer ve önemi öngörememiştir.
Bu doğaldır çünkü insanlığın günümüzde ulaşabileceği
durumu yetmiş seksen yıl öncesinin verileriyle tahmin edebilmek
pek kolay bir iş olmasa gerek. Ayrıca doğru tahmin yürütenler
olduğunu varsaysak bile bu insanların o gün için inanılması
güç olan bu tahminleri, içinde yaşadıkları toplumlara kabul
ettirebileceklerine inanabilmek olanaksızdır.
Günümüzde Jean Baudrillard’ın içinde bulunduğu durum,
yüzyıl başındaki vatandaşlarının durumuna benzemektedir.
Doğal olarak yeni bir kuram üretmiş olduğunun bilincinde olan
düşünür, başkalarının bu kuramdan nasıl yararlanabileceği konusunda
herhangi bir şey söylememektedir. Böyle bir kuram
üretmiş olan bir insandan daha fazlasını beklemek ona haksızlık
yapmak anlamına gelecektir. Bu kuramla ne yapacağına
okuyucu karar verecektir. İşin doğrusu da budur!
Peki, Baudrillard’ı günümüzde nereye oturtmak gerekiyor?
Bu sorunun yanıtını, Mike Gane’le, Monique Arnaud’nun (Baudrillard
Live) kendisiyle yapmış oldukları söyleşide buluyoruz.
Soru: “Pek çok insan sizin post-modernizmin en büyük rahiplerinden
biri olduğunuzu düşünüyor. Siz ne diyorsunuz?”
Yanıt: “Bu rahiplik referansının yersiz olduğunu düşünüyorum.
Söylenebilecek ilk şey, bir insanın büyük bir rahipten söz
etmeden önce post-modernizmin ya da post-modernin ne anlama
geldiğini sorması gerektiğidir. Bu kavrama benim kadar
uzak biri olamaz. Post-modernizm bir deyimdir, insanların kullandığı
hiçbir şey ifade etmeyen bir deyim. Hattâ o bir kavram
bile değildir, hiçbir şey değildir” (s. 2l).
Yanıt bu kadar kesin ve açık olmasına karşın, dünyanın birçok
ülkesinde Baudrillard post-modern bir düşünür olarak dayatılmaya
çalışılmaktadır. Bunun nedenleri konusunda daha
önce açıklama yapmıştık.
Simülakrlar ve Simülasyon’da düşünür, 1972 yılından itibaren
üstünde çalışmaya başladığı ve 1976 yılında Simgesel Değiş
Tokuş ve Ölüm’le birlikte artık somut bir açıklamaya sahip olan
Önsöz
12
simülasyon kuramını derinleştirerek simülakrların tarihsel gelişiminden
söz etmekte ve daha sonra güncel simülasyon ve simülakr
örnekleri sunmaktadır.
Baudrillard’a göre hâlâ büyüsünü bütünüyle yitirmemiş bir
sanat olan sinema, simülasyon evrenine yakışan öyküler sunarken,
televizyon ve reklam bu simülasyon evrenine ait asal araçlardır.
Örneğin Coppola’nın “Kıyamet”i simülasyon evreninde
bir savaş simülakrından başka bir şeye benzemeyen Vietnam
Savaşı’nın beyaz perdedeki simüle edilmiş karşılığıdır. Buna
karşın “Holocauste” adlı dizi film simülasyon evreninde Yahudi
Katliamını anımsatmaktan çok unutturmaya yönelik bir girişimdir.
Medyanın güncel konumunun açıklamasını yaptığı
“Kitle İletişim Araçlarında İçin İçin Kaynayan Anlam” başlıklı
yazıdaysa iletişim araçlarının iletişim değil iletişimsizlik, bir
başka deyişle yalnızca iletim aracı olabileceklerini çünkü (örneğin
haber düzeyinde) olayla izleyici arasındaki mesafeyi ortadan
kaldırarak bir anındalık ya da doğrudan katılım izlenimi
bırakan bu araçların aslında hiçbir şey iletmediklerini (Modern
toplumlar bağlamında) dile getirdikten sonra günlük yaşamı
yansıtmak yerine, günlük yaşamı yeniden üreten medya olmadan
olay çıkmadığını (yani “medya varsa olay var”) söylemektedir.
Çünkü gerçeklik, kitle ve simülasyon düzeyinde yeniden
üretilebilen bir şeydir.
Reklam, Hologram, Klon, Crash, Bilimkurgu, Hayvanlar,
Üniversite, vb. toplumla ilgili pek çok konuda simülasyon ve
simülakr örnekleri sunan bu metin, simülasyon kuramının anlaşılmasını
sağlayan temel taşlardan biridir.
Okuyucuya bir kez daha, klasik terminolojilerin çok dışında
yer alan ve şahsen büyük bir keyif alarak okuduğum bu metinleri
ancak sabırlı bir okuma süreciyle özümseyebileceğini anımsatmak
istiyorum.

GERÇEĞİN YERİNİ ALAN SİMÜLAKRLAR
Hakikati gizleyen şey simülakr değildir.
Çünkü hakikat, hakikat olmadığını söylemektedir.
Simülakr hakikatin kendisidir.
Ekleziyast
İnsanın aklına gelebilecek en güzel simülasyon alegorisi olduğunu
düşündüğümüz bu Borges masalında: İmparatorluğun
hizmetindeki haritacıların çizdikleri harita sonunda imparatorluğun
topraklarına birebir eşit boyutlara sahip bir belgeye dönüşmektedir.
Ancak çökmeye başlayan imparatorlukla birlikte
lime lime olmuş bu harita parçalarıyla çölde karşılaşan insanlar
vardır. Sonuçta bu harap olmuş soyut metafizik güzelliğin,
imparatorluğun şanına yakışan bir görünüme sahip olduğu ve
eskidikçe gerçeğiyle birbirine karıştırılan sahtesi gibi İmparatorluğun
da bir leş gibi çürüdükçe özüne yani toprağa dönüştüğü
görülmektedir. Bu güncelliğini yitirmiş masal ikinci basamak
(ordre) simülakrların gizli çekiciliğine sahiptir.1
Günümüzdeki soyutlama biçimlerinin haritacılık, sûret çıkarma,
aynadan yansıma ya da kavramla bir ilişkisi kalmamış-
1 Bkz. J. Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, “Simülakrlar
Düzeni” bölümü, (Paris, Gallimard, 1975).
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlartır. Simülasyon kavramının harita üzerindeki bir toprak parçası,
bir töz ya da referans sistemiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bir
köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla
türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.
Bir başka deyişle harita öncesinde ya da sonrasında bir toprak
parçası yoktur. Bundan böyle önce harita, sonra topraktan –
gerçeğin yerini alan simülakrlardan– söz etmek gerekecektir.
Borges’in masalını günümüze uyarlayacak olursak, artık harita
üzerinde lime lime olmuş toprak parçalarıyla karşılaşıldığını
söylemek gerekecektir. Bundan böyle sağda solda karşılaşacağımız
harabe ve yıkıntılar haritaya değil gerçeğe, çölde karşımıza
çıkan kalıntılarsa İmparatorluğa değil bize, Çöle dönüşmüş
bir gerçeğe ait olacaklardır.
Tersine çevirdiğinizde bile artık bu masaldan yararlanabilmek
imkânsızdır. Olsa olsa İmparatorluk alegorisinden yararlanabilirsiniz
o kadar. Çünkü gerçekle gerçeğin simüle edilmiş
modellerini üst üste bindirmeye çabalayan çağdaş simülatörler
de benzer bir dayatmacı yaklaşım sergilemektedirler. Ancak bu
kez ortada ne harita vardır ne de toprak çünkü soyutlamayı
ilginç ve çekici kılan haritayla toprak arasındaki o kesin ayrım
artık yoktur. Oysa bu ayrım haritaya bir şiirsellik, toprağaysa
bir çekicilik kazandırıyordu. Sihirli bir kavramla çekici bir gerçek
işte bu ayrımın içine gizlenmişti. Haritayla toprak arasındaki
bu ideal beraberliği önce göklere çıkartıp yücelten sonra
da yerin dibine batıran haritacıların bu çılgın projesinde yeniden
canlandırıcı bir özelliğe sahip olan (günümüzde spekülatif
ve söylevsel özelliklerini yitirerek nükleer ve genetik bir işleme
dönüşmüş) düşgücü de simülasyonla birlikte artık tarihe karışmıştır.
Burada ortadan kalkan şeyin adı metafiziktir. Bundan
böyle bir varlıkla çeşitli görünümleri; gerçekle gerçek kavramına
özgü bir ayna/yansıma (metafizik) olmayacaktır. Bundan
böyle gerçekle gerçek kavramı arasında düşsel bir beraberlik de
olmayacaktır. Çünkü genetik minyatürleştirme denilen şey,
simülasyon evrenine özgü bir boyuttur. Günümüzde gerçek
Jean Baudrillard
15
artık minyatürleştirilmiş hücreler, matrisler, bellekler ve komut
modelleri tarafından üretilmektedir. Bu sayede gerçeğin sonsuz
sayıda yeniden üretimi mümkün olmaktadır. Bundan böyle
rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olmayacaktır zira “gerçek”
ideal ya da negatif süreçlerle başa çıkabilecek (boy ölçüşebilecek)
bir durumda değildir. Artık işlemsel bir gerçek vardır.
Aslında gerçek bu değildir çünkü onu sarıp sarmalayan bir
düşsellikten yoksundur. Bu atmosferden yoksun bir hiperuzamda
kombinatuvar modellere benzeyen, sentetik bir şekilde
üretilmiş gerçek, diğer adıyla hipergerçektir.
Gerçek ya da hakikate özgü perspektifle bir ilişkimizin kalmadığını
gösteren bu farklı bir uzama geçiş olayıyla birlikte,
tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bir simülasyon çağına
girilmiştir. Daha kötüsü gösterge sistemleri bu gönderen
sistemlerini yapay solunumla yaşatarak, tüm kombinatuvar hesapları
ve ikili karşıtlıklarla tüm eşdeğerlik sistemlerinin işine
yarayabilecek anlamdan daha da esnek (ductile) hâle gelmektedirler.
Burada bir taklit, sûret ya da parodiden değil aslı yerine
göstergeleri konulmuş bir gerçek, bir başka deyişle her türlü
gerçek süreç yerine işlemsel ikizini koyan bir caydırma olayından
söz ediyoruz. Gerçeğin tüm göstergelerine sahip, gerçeğin
tüm aşamalarına kısa devre yaptıran kusursuz, programlanabilen,
göstergeleri kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört bir yana
savuran bir makineden. Gerçek bir daha asla geri dönmeyecektir.
Bir ölüm daha doğrusu ölmenin imkânsızlaştığı bir “ölür
ölmez dirilme” sistemine özgü model böyle bir hayatî işleve
sahiptir. Bundan böyle her türlü düşsel ve gerçek ayrımından
yoksun, yalnızca aynı yörünge çevresinde dolanan modellere
dayalı ve farklılık simülasyonu üretiminden ibaret bir hipergerçekten
söz edebiliriz.
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
16
Ku tsal Gönderenden Yoksun İmgeler
Gizlemek (dissimuler), sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi
yapmak; simüle etmek ise sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi
yapmaktır. Birincisi bir varlığa (şu anda burada bulunmayan)
diğeri ise bir yokluğa (şu anda burada bulunmamaya) göndermektedir.
Ancak bu olay sanıldığından daha da karmaşık bir
şeydir. Çünkü simüle etmek “-mış” gibi yapmak değildir.
“Hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna
inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simüle eden kişi ise kendinde
bu hastalığa ait semptomlar görülen kişidir” (Littré). Öyleyse
“mış” gibi yapmak (feindre) ya da gizlemek (dissimuler) gerçeklik
ilkesine bir zarar veremez, yani bunlarla gerçeklik arasında
her zaman açık seçik, gizlenmeye çalışılan bir fark vardır.
Oysa simülasyon bu “gerçekle” “sahte” ve “gerçekle” “düşsel”
arasındaki farkı yok etmeye çalışmaktadır. Simüle eden kişi
gerçekten hasta mıdır, değil midir? Çünkü bu insan gerçek
semptomlar üretmektedir. Simüle eden kişiye ne hastasın ne de
değilsin denebilmektedir. Bu kişiyi nesnel bir şekilde hasta ya
da sağlam olarak değerlendirebilmek mümkün değildir. Hakiki
bir hastalık olup olmadığı anlaşılamayan bu şey, psikolojiyle
tıbbın elini kolunu bağlamaktadır. Çünkü bütün “semptomlar”
üretilebiliyorsa ve bir hastalığa ait “semptom” “doğal” bir olgu
olma özelliğini yitirmişse o zaman her hastalığın simüle edilebileceğini
hattâ edilmekte olduğunu düşünebiliriz. Ama o zaman
da tıbbın bir anlamı kalmamaktadır çünkü tıp yalnızca nesnel
nedenlerini belirleyebileceği “gerçek” hastalıklarla ilgilenmektedir.
Psikosomatik rahatsızlıklarsa hastalık ilkesinin kıyısında
köşesindeki kuytu alanlarda pek de inandırıcı olmayan gelişmeler
sergilemektedir. Organik bir semptomu bilinçaltına havale
eden psikanalizde ise semptom aslından daha “hakiki” görülmek
durumundadır. Hem simülasyon neden bilinçaltının girişine
takılıp kalsın ki? Bilinçaltı “faaliyeti” de klasik tıbbî sempJean
Baudrillard
17
tomlar gibi “üretilemez mi”? Düşler birer semptom olarak
kabul edilmiyor mu?
Oysa yabancılaştırma yorumuna dayanan bir hekimlik “her
zihinsel rahatsızlık biçiminin, simülatörün bilmediği bir semptomlar
düzenine sahip olduğunun ve hekimin bu düzende görülecek
bir aksamanın farkına varmamasının mümkün olmadığını
ileri sürmektedir”. Bu (1865 yılından miras kalan) düşüncenin
amacı, ne pahasına olursa olsun hakikat ilkesinin varlığını
koruyabilmek ve simülasyonun yol açtığı sorunları engelleyebilmektir.
Çünkü bu sorgulama hakikat, gönderen ve nesnel
nedenin ortadan kalkmasına yol açmaktadır. Hekimler hastalık
ya da sağlığın ötesinde ya da berisinde dolanan bu verileri,
başka bir deyişle hastanın hastalığı konusunda (hastalığı yeniden
üreten söylev) söylediklerini doğru ya da yanlış olarak
değerlendirme konusunda aciz kalmaktadırlar. Simüle edilen
öyleyse maskesini indirmenin mümkün olmadığı çünkü kişinin
yalan söylediğini2 kanıtlayabilmenin imkânsız olduğu bir bilinçaltı
söylevinin bu şekilde tekrarlanması karşısında psikanalizin
yapabileceği bir şey yoktur.
Örneğin ordunun eli kolu simülatörler karşısında bağlanmaktadır.
Gelenekselleşmiş uygulamalara dayanan ordu, bugüne
kadar belli kanıtlardan yola çıkarak onların maskelerini
düşürür ve cezalandırırdı. Oysa günümüz ordusu, bir simülatörü
de tıpkı gerçek bir eşcinsel, bir kalp hastası ya da bir deli
gibi çürüğe ayırabilmektedir. Askerlik psikolojisi denilen şey
bile kartezyen belirtiler karşısında gerilemekte ve gerçek mi
yoksa sahte mi, “üretilmiş” bir semptom mu yoksa gerçek bir
semptom mu ayrımını yaparken tereddüde düşmektedir. “Deliyi
bu kadar iyi taklit edebilen biri herhâlde gerçekten delidir”
düşüncesine sığınmaktadır. Ordu pek de haksız değildir çünkü
2 Bu söylev, transfer sırasında bile çözülememektedir. Birbirine karışan
bu iki söylev yüzünden psikanaliz, sonu gelmeyen bir tedavi yöntemine
dönüşmektedir.
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
18
bu bakış açısı doğrultusunda bütün delilerin birer simülatör
oldukları ve deli ile simülatör arasındaki bu farkı ayırt edememeninse
akla gelebilecek en pis yıkıcı eylem biçimi olduğu söylenebilir.
Klasik mantık, simülasyona karşı tüm kategorileriyle
silahlanmaya çalışmaktadır. Oysa günümüzde, simülasyon bu
mantığı çoktan aşıp geçerek hakikat ilkesinin yerini almıştır.
Simülasyonun bilinçli olarak seçtiği tıpla ordu dışında bir de
din olayının bulunduğunu söyleyebiliriz. Din konusunda bir
tanrısal güç simülakrına gönderme yapılmaktadır. “Simülakrların
mabetlere sokulmasını yasakladım çünkü doğaya hayat
veren tanrısal güç yeniden canlandırılamaz.” Bu doğru değildir
çünkü bu tanrısal güç yeniden canlandırılabilmektedir. Örneğin
bu güç ikona ya da simülakrlar şeklinde çoğaltıldığında
neler olup bitmektedir? Örneğin imgelere dayalı görsel bir teolojiye
dönüştürüldüğünde hâlâ ilâhî bir gücün özelliklerine
sahip olabilmekte midir? Belki de kendi ihtişam ve çekiciliğini
devreye sokarak bu ilâhî gücün ortadan kalkmasına neden
olmaktadırlar? İkonlar aracılığıyla tezgâhlanan bu oyun sayesinde
sonuçta görüntüler algılanabilen ve anlaşılabilen bir Tanrı
Düşüncesinin yerini alabilmektedirler. Bin yıldır süregelen ve
ikonoklastları (=kutsal imgeleri yok eden insanlara verilen ad.
Kutsal imgelere tapınmaya karşı olan Bizans İmparatorlarının
yandaşı olan insanlar) hep korkutmuş olan bu mücadele henüz
sona ermemiştir.3 İkonoklastların, simülakrların sahip olduğu
bu mutlak-güçten korkmalarına neden olan şey, ikonaların
Tanrı düşüncesini insanların bilincinden silip atabileceklerini
sezmenin yanısıra, sonuç itibariyle bu korkunç hakikatin Tanrı’nın
asla var olmadığı, yalnızca simülakrları aracılığıyla var
olabildiği hattâ kendi simülakrlarından başka bir şey olmadığı
düşüncesine göndereceğinin farkına varmış olmalarıdır. Zaten
ikonoklastlar da bu yüzden imgelerden nefret ediyor ve onları
yok etmeye çalışıyorlardı. Simülakrların, Platoncu bir Tanrı
3 Bkz. M. Perniole, Icônes, Visions, Simulacres, s. 39
Jean Baudrillard
19
düşüncesini gizlemek ya da maskelemekten başka bir şey yapmayacağına
inansalardı onları yok etmeye kalkışmazlardı. İnsan
değişken bir hakikat düşüncesine her zaman boyun eğmiştir.
Bu o kadar önemli bir şey değildir. Oysa bu metafizik
umutsuzluğun kökeninde yatan şey imgelerin her şeyi açıkça
dışa vurmalarının yanısıra sonuç olarak bir modelden yola çıkılarak
üretilen sıradan görüntüler değil, özgün ve büyüleyici bir
güce sahip imgeler olmalarıdır. Bu tanrısal gönderenler sisteminin
ne pahasına olursa olsun yok olmaktan kurtarılması
gerekiyordu.
Oysa bu görüntülerde Tanrı’nın dolaylı yansımalarını yakalayarak,
onları kutsayan ikonolatrların tersine ikonaları aşağılayan
ve yadsıyan ikonoklastların bu imgelere hak ettikleri değeri
verdikleri görülmektedir. Buna karşın ikonolatrlar çok modern
ve maceraperest insanlardır. Çünkü imgelerle oynanan bu Tanrı
yaratma oyunu sırasında O’nun zaten ölü bir varlık olduğunu
ve resimler aracılığıyla gerçekleştirilen bu yeniden canlandırmanın
gerçekte hiçbir şeyi temsil etmediğini; bunun yalnızca
bir oyun olduğunu ve bu büyük oyunun öneminin de buradan
kaynaklandığını (aynı zamanda imgelerin maskesini düşürmenin
tehlikeli bir şey olduğunu çünkü imge ya da maskenin gerisinde
hiçbir şeyin bulunmadığını) anlamışlardır.
Politikalarını Tanrı’nın gücül anlamda ortadan kaybolmasıyla
vicdanların dünyevî ve görkemli bir şekilde güdümlenmesi
(Tanrı’nın bir iktidar gösterisi aracına dönüştürülerek yok edilmesi)
üzerine oturtan Cizvitler de zaten böyle yapacaklardır.
Belli bir güçten yoksun ve göstergelerden soyutlanmış bir stratejiye
yataklık etmekten başka bir işe yaramayan aşkınlık
(=Tanrı) burada sona ermektedir. Barok imgelerin gerisinde
ya da perdenin arkasındaki ipler artık politikanın eline geçmiştir.
Sonuç olarak imgeler her zaman ölümcül bir güce sahip olmuşlardır.
Tıpkı bir model olarak benimsedikleri Tanrı’nın
ilâhî kimliğini yok etmeye çalışan Bizans ikonaları gibi. ÖldüGerçeğin
Yerini Alan Simülakrlar
20
rücü bir güce sahip imgenin karşısına, gerçeğin görünen ve
algılanabilen yanlarını sunan yeniden canlandırmanın diyalektik
gücüyle çıkılmaktadır. Batı, bu yeniden canlandırma olayının
önemine ya da göstergenin derin bir anlama sahip olabileceğine,
bir göstergenin, bir anlamın yerini alabileceğine ve bir
şeylerin –bu tabiî ki Tanrı’dır– bu değiş tokuşun gerçekleşmesini
sağladığına bütün kalbi ve iyi niyetiyle inanmaktadır. Tanrı
bile simüle edildikten, Tanrı’ya olan inanç, göstergelerine indirgenebildikten
sonra gerisini varın siz düşünün! İşte o zaman
bütün sistem yer çekiminin etkisinden kurtulmuş bir kütle,
devasa bir simülakra dönüşmektedir. Bu gerçek dışı bir şey
değil bir simülakrdır, gönderenden yoksun ve nerede başlayıp
nerede bittiği bilinmeyen, hiçbir şeyin durduramadığı bir kapalı
devre içinde, gerçeğin değil yalnızca kendi kendinin yerine
geçebilen bir şey.
Yeniden canlandırmanın karşıtı olan simülasyon işte budur.
Yeniden canlandırma: Gösterge ve gerçeklik arasında bir eşdeğerlik
ilkesi (bu eşdeğerlik ütopik bir şey bile olsa temel bir
aksiyomdur) bulunduğunu kabul etmektedir. Oysa simülasyon,
eşitlik ilkesi ütopyasına tamamen ters bir şey olup, göstergeyi
kesinlikle bir değer olarak yadsımakta ve her türlü gönderenin
ters yüz edilmesi ve öldürülmesi olarak görmektedir. Simülasyonu
sahte bir yeniden canlandırma biçimi olarak yorumlayarak
onu emmeye çalışan yeniden canlandırmaya karşılık; simülasyon
bir simülakra dönüştürdüğü yeniden canlandırma düzeninin
tamamını sarıp sarmalamaktadır.
İ mgeye özgü çeşitli aşamalar/basamaklar şöyle sıralanabilir:
– derin bir gerçekliğin yansıması olarak imge
– derin bir gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge
– derin bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge
– gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan, kendi kendi nin
saf simülakrı olan imge
Jean Baudrillard
21
Birinci durumda imge olumlu bir niteliğe sahiptir çünkü imge
burada bir tür âyin görevi yapmaktadır. İkinci durumda imge
olumsuz bir niteliğe sahiptir. Kötü büyü türünden bir şeydir.
Üçüncü durumda imge bir görünümün yerini almaya yani bir
büyüleme aracı olmaya çalışmaktadır. Dördüncü durumdaysa
imge artık görüntü düzenine değil simülasyon düzenine ait bir
şeydir.
Bir şeyleri gizleyen göstergeler aşamasından gösterilecek bir
şey kalmadığını gizleyen göstergeler aşamasına geçiş bir dönüm
noktasıdır. Çünkü birinciler ideolojilere özgü bir hakikat
ve sır teolojisine gönderirken; ikinciler bir simülasyon ve simülakrlar
çağına girilmiş olduğunu, artık ortada ne kendi kullarına
sahip çıkabilecek bir Tanrı, ne de gerçekle sahte ve gerçekle
yapay bir yönteme başvurularak diriltilmiş ‘gerçeğin’ birbirinden
ayrılmasını sağlayacak bir Kıyamet Günü olasılığı bulunmadığını
söylemektedirler. Çünkü her şey zaten ölmüş ve Kıyamet
Günü beklenmeden diriltilerek yaşama döndürülmüştür.
Nostalji denilen şey, gerçek, gerçekliğini yitirdiği gün asıl
anlamına kavuşmuştur. Çünkü dünyanın oluşum sürecini anlatan
efsane ve gerçekliğe ait göstergelerin sayısında inanılmaz
bir artış olmuştur. Aslına benzeyen ikinci bir hakikat, nesnellik
ve doğru sayısında aşırı bir artış vardır. Nesne ve tözden arındırılmış
bir ortamda hakikat, yaşanan olay ve figüratifte sayısal
bir artış vardır. Maddî üretim çılgınlığına koşut hattâ ondan
daha ileri bir çılgınlık düzeyine ulaşan gerçek ve gönderen sistemleri
üretilmektedir. İlgi alanımıza giren simülasyon aşaması
bu türden bir şeydir. Her yerde bir caydırma stratejisiyle örtüşen
gerçek, neogerçek ve hipergerçeği kapsayan bir stratejiyle
karşılaşıyoruz.
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
22
İyim ser Bir Diriliş Öyküsü ya da Ramses
Filipinler hükümeti, 1971 yılında sömürgeci, turist ve etnologların
ulaşamayacakları bir bölgede yaşayan bir avuç Tasadaylı’nın
ilkel yaşamlarına dönmesini sağlayan yasal düzenlemeyi
yaptığı gün, etnoloji de paradoksal bir şekilde kendi ölüm fermanını
imzalar gibi olmuştur. Sekiz yüz yılı aşan bir süreden
bu yana diğer insanlarla kesinlikle herhangi bir ilişki kurmadan
vahşi ormanın derinliklerinde yaşamış olan bu insanlar sonunda
antropologların elinden kaçamayarak keşfedilmişlerdi. Ne
var ki Tasadaylılar’ı keşfeden antropologlar bu insanların kendileriyle
ilişki kurar kurmaz, kapatılmış oldukları mezarlardan
açık havaya çıkartılır çıkartılmaz toz hâline gelen mumyalar
örneği, yok olup gittiklerini görünce ormandaki yaşamlarına
dönmelerini istemek zorunda kalacaklardı.
Öyleyse etnolojinin yaşayabilmesi için nesnesinin ölmesi gerekmektedir.
“Keşfedilen” nesne ölerek, hem intikam almakta
hem de kendini çözmeye çalışan bilime meydan okumaktadır.
Bütün bilimler de zaten kendi varlıklarını, kavradıklarını
sandıkları nesnelerinin zaman içinde eriyip gitmesi gibi bir
paradoks üzerine oturtmaya mahkum edilmemişler midir? Ölü
nesne, gözünün yaşına hiç bakmadan bilimi ters yüz etmekte
ve o ilk başlangıç noktasına geri göndermektedir. Tıpkı arkasına
bakması yasaklanmış olan Orfeus’un dayanamayarak başını
döndürmesi sonucunda sevgili karısı Eridikya’nın cehenneme
geri gönderilmesi gibi.
Böyle bir paradoks içine düşmek istemeyen etnologlar ise
Tasadaylılar’ı bir güvenlik çemberi içine alarak, aslında kendilerini
kurtarmaya çalışmışlardır. Çünkü o andan itibaren Tasadaylılar’a
dokunmak yasaklanmıştır. Keşfedilmiş bir maden
yatağının işletmeye açılmadan kapatılması gibi insanlar da ormanlarına
kapatılmışlardır. Burada nesne kazanmış, bilim kaybetmiştir.
Bilimin elinden kaçırdığı nesne, bu kez “bekâretini”
koruyabilmiştir. Burada bir fedakârlıktan (bilim asla fedakârlık
Jean Baudrillard
23
yapmaz, o her zaman için öldürücü bir özelliğe sahiptir) çok
kendi gerçeklik ilkesini korumaya çalışan bilimin yaptığı bir
fedakârlık simülasyonundan söz edilebilir. Dondurularak buzluğa
yerleştirilen Tasadaylılar etnoloji için kusursuz bir bahane,
sonsuza dek kendisinden yararlanılabilecek bir tür güvencedir.
Bu noktada Jaulin, Castaneda, Clastres gibi insanlarla ortaya
çıkan uçsuz bucaksız bir anti-etnoloji olayıyla karşılaşılmaktadır.
Çünkü normal bir gelişme sürecini yaşayan bir bilim giderek
nesnesinden uzaklaşmak ve sonunda ondan vazgeçmek
durumundadır. Bu durumda bilimsel özerklik fantastik bir şeye
dönüşmekte ve o saf, anlamsız biçimine kavuşmaktadır.
Camdan, saydam bir sandukaya benzeyen vahşi orman adlı
“ghettolarına” geri gönderilen yerliler, bu yüzden etnoloji disiplini
öncesinde yaşayan yerlilere özgü bir simülasyon modeline
dönüşmektedirler. Böylelikle kendi amaçlarını aşıp geçen etnoloji,
tamamen kendisi tarafından yeniden yaratılmış/üretilmiş
“yerlilere” ait “ham” gerçeklik içindeki yerini alabilecektir, yani
Vahşiler, Vahşiliklerini bile etnolojiye borçlu olacaklardır! Ne
büyük marifet! Kendini vahşileri yok etmeye adamış görünen
bir bilim için ne büyük zafer!
Öte yandan bu dondurulan, sterilize edilerek öldüresiye denebilecek
katı önlemlerle koruma altına alınan ve babası öldükten
sonra doğan çocuğa benzeyen vahşilerin bir gönderen sistemleri
simülakrına, biliminse saf bir simülasyona dönüşmüş
olduğu söylenebilir. Benzer bir olayla Fransa’nın Creusot bölgesinde
karşılaşılmıştır. Tarihin belli bir döneminde ortaya
çıkarak bu döneme tanıklık eden işçi mahalleleri, faaliyet hâlindeki
sanayi kuruluşları, erkeği, kadını ve çocuğuyla bütün bir
kültür canlı canlı bir tür açık hava müzesine dönüştürülmüş
gibidir. Bu insanların davranışları, konuşma biçimleri ve alışkanlıkları
belgesel bir film çekiminde olduğu gibi canlı canlı
fosilleştirilmiştir. Sınırlı bir alan üzerine inşa edilmesi gereken
müze ortadan kalkmış ve her yer müzeye dönüştürülerek yaşamın
bir parçası hâline getirilmiştir. Keza etnoloji de sınırlı bir
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
24
nesnel bilim dalı olmak yerine nesnesini özgür bırakıp, canlı
olan her şeyi kapsayarak simülakrlara özgü, her yerde hazır ve
nazır, görünmez bir dördüncü boyuta dönüşmektedir. Artık
hepimiz birer Tasadaylı, bir başka deyişle o ilk görünümlerine
ancak etnolojinin tezgâhından geçtikten sonra kavuşan –evrensel
bir etnolojik gerçekliğin varlığını nihâyet ifşa eden– Yerlilere
benziyoruz.
Hepimiz canlı canlı anlamını yitirmiş farklılıklar ve bu anlamını
yitirmiş farklılıkların diriltilmesi adı altında etnoloji ya da
yıldızı giderek parlayan bir etnolojinin saf biçimi olan antietnoloji
tarafından çözümlenmiş bulunuyoruz. Öyleyse etnolojinin,
Vahşilerin yaşadığı ya da adına Üçüncü Dünya denilen
bir yerlerde aranması çok büyük bir saflıktır zira etnoloji her
yerdedir. Metropollerde, Beyazların yaşadığı yerlerde, tepeden
tırnağa incelenip çözümlendikten sonra gerçeğe benzetilerek
yapay bir şekilde diriltilmiş bir simülasyon, hakikatin halüsinasyona
dönüştürüldüğü, gerçeğe şantaj yapılan, önce öldürülen
ve sonra da geri getirebilmek için isteri düzeyine ulaşan simgesel
biçimin her türünü kapsayan bir geçmiş (tarihsel) araştırmasının
yapıldığı bir dünyadadır. Vahşilerin eli mahkûm olduğu
için bu cinayetin ilk kurbanları onlar oldular, ancak bu cinayet
günümüzde tüm Batılı toplumları da içine alan bir boyuta
ulaşmıştır.
Sonuç olarak etnoloji, bize verebileceği tek ve son derste
kendine bir son verilmesini sağlayacak (oysa Vahşiler ondan
çok önce bunun farkına varmışlardı) “ölümün intikamı” denilen
sırrı ifşa etmektedir.
Bilimsel nesnenin kilit altına alınarak bir yerlere tıkılması
deliler ve ölülerin bir yerlere tıkılmasıyla eşdeğer bir anlama
sahiptir. Elden ele dolaşan bir delilik aynası (düşüncesi, açıklaması),
bulaşıcı bir hastalık gibi tüm toplumu nasıl bir daha
iyileştirilemeyecek hâle getirdiyse, keza bilim de kendisi için bir
karşı ayna görevi yapan bu bulaşıcı bir hastalığı andıran nesneyi
öldüren mikrobu kaparak, ölmekten başka bir seçeneğe saJean
Baudrillard
25
hip olmadığını kanıtlamaktadır. Görünüşe göre bilim nesnesine
egemen gibidir. Oysa nesne öznenin farkına varamadığı bilinçsiz
bir tersine çevirme sürecinden yararlanarak, kendisini anlamsız
ve bir sonuca götürmeyen bir sorgulamaya tâbi tutan
bilime arzuladığı anlamsız ve bir sonuca götürmeyen yanıtlar
sunarak, gizliden gizliye onu ele geçirmektedir.
Toplum bu delilik aynasını kırdığında (tımarhâneler kapatılıp
delilere konuşma özgürlüğü tanındığında vs.) ya da bilim
sahip olduğu nesnellik aynasını kırar gibi yaparak (nesnesine
teslim olan Castaneda vb.), “farklılıklara” boyun eğdiğinde
değişen bir şey yoktur. Çünkü içeri kapatılma biçiminin yerini
sayılamayacak kadar çok ve her yanımızı saran biçimlerden
oluşan bir düzenleme almıştır. Sahip olduğu klasik kurumsal
görünümü yıpranıp, yok olan etnolojinin; dünyaya (kurmaca)
bir farklılık martavalıyla (kurmaca) bir Vahşilik martavalını
yaymaya çalışan bir antietnoloji sayesinde hayatta kalmaya
çalıştığı görülmektedir. Etnoloji bu işi, antietnolojinin de yardımıyla
yeniden eski vahşilik düzeyine ulaştırdığı yani farklılık
ve ölümün mahvetmiş olduğu bizim dünyamızı gizleme amacıyla
yapmıştır.
Benzer nedenler yüzünden, orijinalini koruma bahanesiyle
Lascaux mağarasının ziyareti yasaklanmış ancak beş metre
öteye aynı mağaranın tıpatıp benzeri inşâ edilerek ziyarete
açılmıştır (ziyaretçiler önce gerçek mağaraya dikiz deliğinden
bir göz attıktan sonra kopyasının tamamını ziyaret edebilmektedirler).
Orijinal mağarayı insanların belleğinden silip atmanın
bir yarar sağlayacağını sanmıyorum çünkü gerçeğiyle kopyası
arasında hiçbir fark yoktur. Bir kopya her ikisini de yapaylaştırmaya
yetmiştir. Keza geçtiğimiz günlerde bilim ve teknik,
uzun zamandan beri bir müze köşesinde çürümeye terk edilmiş
II. Ramses’in mumyasını tüm olanaklarını zorlayarak kurtarmaya
çalışmaktadır. Her nedense Batı, simgesel düzenin dört
bin yıldan beri gözlerden ve ışıktan korumayı başardığı bir eseri
korumaktan aciz olduğu gibi bir telaşa kapılmıştır. Oysa RamGerçeğin
Yerini Alan Simülakrlar
26
ses bizim için bir anlam ifade etmemektedir. Paha biçilemeyen
şeyse onun mumyasıdır çünkü mumya kültürel birikimin bir
anlama sahip olduğunu gösteren kesin bir kanıttır. Geçmişi
gün ışığına çıkarıp depolayamadığı takdirde şu bizim çizgisel
ve bir birik(im)tirme anlayışı üzerine oturan kültürümüz çökme
tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. İşte bu yüzden Firavunları
mezarlarından, mumyalarıysa içine kapatılmış oldukları
o sessiz dünyadan çekip çıkarma gereksinimi duyulmuştur. İşte
bu yüzden onları unutulmaktan kurtarmaya ve askerî alandaki
başarı ve şereflerinin kutlandığı bir törene ihtiyaç duyulmuştur.
Bu yapılırken de mumyalar bilime ve kurtçuklara yem edilmişlerdir.
Oysa binlerce yıldan bu yana onların bozulmadan kalmasını
sağlayan şey sırlarıydı. O eski düzende çürümeyi engelleme
gücü, ölüme üstün gelmek demekti. Sahip olduğumuz
bilimsel düzeyse mumyaları onarmanın ötesine geçememektedir.
Bir başka deyişle görünmesi gereken bir düzeni onarmaktan
başka bir şey yapamıyoruz. Oysa mumyalama işlemi gizli
bir boyutu ölümsüzleştirilmek istenen efsanevî bir çalışmaydı.
Geçmişimiz görüntüye dökülmeli ve süreklilik taşıyan bir
görünürlüğe sahip olmalıdır. Başlangıç noktasını görebildiğimiz
bir efsane günün birinde bizim de sonumuzun geleceğini
anlamamıza ve rahatlamamıza neden olmaktadır. Çünkü biz
asla sonumuzun geleceğine inanmadık. İşte bu yüzden Orly
havaalanında Ramses’in mumyası için tarihî bir karşılama töreni
düzenledik. Çünkü Ramses büyük bir asker ve despottu.
Kuşkusuz öyleydi. Bu töreni düzenlememizin nedeni kendisiyle
hiçbir ilişkisi olmayan kültürümüzün başka bir düzene ait ölü
gücü kendine mâl edebilme isteğidir. En büyük arzusu budur
çünkü onu kendi geçmişine ait bir şeymiş gibi mezarından çıkartmış
ve yok etmiştir.
İsa’nın öğretisinden bîhaber Amerikalı yerliler karşısında
şaşkınlıktan küçük dillerini yutan Rönesans dönemi Hıristiyanları
gibi, biz de Ramses’in mumyası karşısında adeta büyülendik.
Kolonizasyonun başlangıç yıllarında İncil’in dayattığı evJean
Baudrillard
27
rensel yasalardan bir anlığına kurtulma olasılığı karşısında insanlar
şaşkınlık ve hayretten ne yapacaklarını bilemeyecek hâle
gelmişlerdi. Bu durumda iki seçenekten birini onaylamaları
gerekiyordu: Ya İsa yasalarının evrensel yasalar olmadıklarını
kabul etmek ya da bu yasaların her yerde geçerli olmadığını
gösteren Kızılderilileri yok etmek. Genel olarak Kızılderililer
Hıristiyanlaştırılmışlar ya da yalnızca keşfedilmişlerdir ki, her
iki durumda da Kızılderililer açısından bunun anlamı yavaş bir
ölümdür.
Ramses’i yok edebilmek için onu gün ışığına çıkartıp, bir
müzeye yerleştirmek yeterli olmuştur. Mumyaları kemirip yok
eden şey o küçük kurtçuklar değil, simgesel düzeni yer değiştirmeye
zorlayan, hiçbir konuda yetkin olmayan ve kendinden
önce var olmuş kültürleri çürümeye ve ölüme mahkûm etmekten
başka bir şey bilmeyen, onları önce öldürüp sonra bilimsel
yöntemler aracılığıyla diriltmeye çalışan bize özgü bir tarih,
bilim ve müze anlayışıdır. Tüm bu sırlara karşı yapılan bir saldırı,
sırdan yoksun bir uygarlığın saldırısıdır. Bu, üstüne oturduğu
temellerden nefret eden bir uygarlıktır.
Nesnesini elinden kaçırırmış numarası yaparak o saf biçimini
korumaya çalışan etnoloji gibi, müzelik olmaktan kurtarma
girişimi de yapaylık halkasına bir halka daha eklemekten
başka bir anlama sahip değildir. Büyük paralar harcanarak
Cloyters of New York’tan alınarak, çalındığı yere gönderilecek
olan Saint-Michel de Cuxa manastırının avlusunu çevreleyen
üstü kapalı, kolonlu geçit bunun en güzel kanıtıdır. Herkes de
bu geri dönme olayını alkışlamıştır [Bu olay Champs-Elysées
caddesindeki kaldırımları araçlardan kurtarma amacıyla yapılan,
yeniden ele geçirme denemesine benzemektedir]. Bu sütun
başlıkları Amerika’ya herhangi bir nedene dayanarak gönderilmediği
için Cloyters of New York tüm kültürleri (değerin kapitalist
anlamda merkezîleştirme mantığına uygun bir şekilde) bir
araya getiren yapay bir mozaiktir. Bu sütun başlıklarının geri
gönderilmesiyse daha da yapay bir olaydır, başka bir deyişle
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
28
simülakrın bir tur attıktan sonra “gerçeklikle” üst üste çakışmasıdır.
New York’ta kimseyi kandırmayan sütun başlıkları, bu simülasyon
ortamında kalsalardı daha iyi olurdu. Çünkü geri
gönderme eylemi bir kurnazlıktan başka bir şey değildir. Sanki
hiçbir şey olmamış gibi yapmak ve yapıtlar eski yerlerine ulaştığındaysa
sevinç çığlıkları atmak!
Yine Amerikalılar, Kızılderili sayısını bu kıtanın keşfinden
önceki Amerika’nın sahip olduğu düzeye getirdikleri için kendileriyle
övünmektedirler. Her şeyin üzerine bir kalem çekilmiş
olduğunu, her şeye yeniden başlandığını söylemektedirler.
Hattâ daha da ileri giderek biz daha iyisini yaptık ve başlangıçtaki
rakamın üstüne çıktık demektedirler. Bu da sözüm ona
uygarlığın üstünlüğünü gösteren bir kanıt sayılırmış. Evet, uygarlık
Kızılderili sayısını Kızılderililer’in kendi kendilerine üretebilecekleri
Kızılderili sayısının çok üstüne çıkarmayı becermiştir.
(Bu olayın kökeninde haince bir düşünce vardır. Çünkü
aşırı üretim buradaki Kızılderililer’in başka bir yöntemle yok
edilmesi anlamına gelmektedir. Zira Kızılderili kültürü de diğer
kabile kültürleri gibi sınırlı sayıda insanın varlığını zorunlu
kılmakta ve İshi’de olduğu gibi gereğinden çok insanın “gelişigüzel”
bir şekilde dünyaya getirilmesine tepki gösterilmektedir.
Sonuçta Kızılderili nüfusundaki artış simgesel bir cinayete
dönüşmektedir.)
Görüldüğü gibi her yerde tuhaf denilebilecek bir şekilde orijinaline
benzeyen bir evrende yaşıyoruz. Şeyler harıl harıl kendi
ikizlerini üretmeye çalışıyorlar. Ancak geleneklerin iddia ettiği
gibi bunun anlamı şeylerin ortadan kalkacağı türünden bir
sonuç değildir çünkü şeyler artık ölümsüz kılınmışlardır. Tıpkı
“funeral homes”un (cenaze işleriyle ilgilenen şirketler) ölüyü
gömülmeden önce, makyajla, modelin yaşarkenki görünümünden
daha doğal ve mütebessim hâle getirmeleri gibi.
Jean Baudrillard
29
Düşsel ve Hipergerçek
Disneyland bütün simülakr düzenlerinin iç içe geçmiş olduğu
kusursuz bir modeldir. Disneyland her şeyden önce: Korsanlar,
Geleceğin Dünyası vb. şeylerden oluşan bir illüzyon ve fantazm
oyunudur. Bu düşsel evren kendine düşen görevi başarıyla yerine
getirmektedir. Aslında kalabalıkları buraya çeken şey çelişkileri
ve güzellikleriyle gerçek Amerika’nın minyatürleştirilmiş
toplumsal bir mikrokozmosuna benziyor olması ve alınan kolektif
(dinî denilebilecek türden) keyiftir. Aracınızı otoparka
bıraktıktan sonra içerde kuyruğa giriyor ve sonunda dışarıya
yapayalnız ve kendi hâlinize terk edilmiş bir vaziyette çıkıyorsunuz.
Bu düşsel evrendeki tek olağanüstü şey, içerdeki kalabalıktan
yayılan sıcaklık ve sevecenliğin yanısıra insana pek çok
değişik duygu yaşatan bol miktardaki oyun ve oyuncağın varlığıdır.
Bir konsantrasyon kampına benzeyen otoparkla içerdeki
kalabalık arasında tam bir tezatlık vardır. Başka bir deyişle
içerdeki bin bir çeşit oyuncak, insanları bir nehir misali oradan
oraya sürüklerken, dışarı çıkan insan yalnızlığa (oyuncağına),
arabasına doğru ilerlemek zorunda kalmaktadır. Olağanüstü
bir rastlantı sonucu (bu türden rastlantılar kuşkusuz bu evrene
özgü bir çekiciliğin bir ürünüdür) bu zamanın dondurulmuş
olduğu çocuksu evren, bugün kendisi de dondurulmuş bulunan
bir adam tarafından tasarlanarak hayata geçirilmiştir. Adı Walt
Disney olan bu adam –180 derecelik bir ısı altında dünyaya
yeniden döneceği günü beklemektedir.
Disneyland’ın her köşesinde nesnel bir Amerika modeliyle
karşılaşabilmek mümkündür. Bu görüntü kalabalık ve bireylerin
morfolojik yapısına kadar giden bir benzerlik göstermektedir.
Burada Amerika’nın sahip olduğu tüm değerler minyatürleştirilmekte
ve çizgi filmler aracılığıyla çoğaltılarak, kendilerinden
geçmektedir. Tıpkı içi doldurularak süs eşyasına dönüştürülen
ölü vahşi hayvanlar gibi. Buradan yola çıkarak (L. Martin’in,
Utopiques, jeux d’espaces’da çok güzel bir şekilde açıkGerçeğin
Yerini Alan Simülakrlar
30
ladığı gibi) ideolojik bir Disneyland çözümlemesi, digest of
American way of life’la (Amerikan yaşam biçiminin özetlenmiş
hâlinin) övülen Amerikan değerleri, idealleştirilmiş zıtlıklarla
dolu bir gerçekliğin bu mekâna uydurulmuş hâlinin eleştirisini
yapabiliriz. Bütün bunlar kesinlikle doğrudur, ancak bütün
bunların gizlediği başka şeyler vardır. Bu ideolojik “tezgâh”
üçüncü basamak bir simülasyon olayının gizlenmesini sağlamaktadır.
Disneyland “gerçek” ülkenin, “gerçek” Amerika’nın
bir Disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır. Bu durum
sıradan gündelik yaşantısının bir hapishaneyi andırmadığını
gizlemeye çalışan toplumsal bir yapının hapishaneler inşâ
etmesine benzemektedir. Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles
ve Amerika, gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittir.
Burada sorun yanıltıcı bir yeniden canlandırılmış gerçeklikten
(ideoloji) çok, gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizleyebilmek
ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmektir.
Disneyland’daki düşsellik ne gerçektir ne de sahte. Burası
gerçeğe özgü düşselliği, gerçeği simetrik bir şekilde yeniden
üretebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma (ikna) makinesidir.
Bu çocuksu düşselliğe özgü sefâlet ve yozlaşmışlığın nedeni
de zaten budur. Bu evrene çocuksu bir görünüm verilmek
istenmesinin nedeni, yetişkinlere özgü “gerçek” ve başka bir
evren bulunduğu düşüncesini onaylatma arzusudur. Disneyland
bir çocuksuluğun gerçek anlamda her yere hâkim olduğunu
gizleyebilmek için, yetişkinlerin de buraya gelerek çocuklaşmalarına
olanak tanımak ve gerçekte çocuk olmadıklarına
inandırma amacıyla kurulmuş bir evrendir.
Zaten Los Angeles’ta Disneyland’a benzeyen Enchanted
Village, Magic Mountain, Marine World vb. başka yerler vardır.
Bu türden oyun ve eğlence merkezleri Los Angeles’ı çepeçevre
sarmış durumdadırlar. Bu türden merkezler aslında Los
Angeles’ın, gerçeğin enerjisinden yararlanan gerçek dışı, dur
durak tanımayan bir hareketlilik (araç, insan devinimi, vb.)
sisteminden başka bir şey olmadığını gösteren ve bunun kentin
Jean Baudrillard
31
sahip olabileceği tek sır olduğunu belgeleyen kanıtlardır. Muazzam
bir alana yayılmış olan bu kent, aslında bir uzam ve bir
boyuttan yoksundur. Elektrik ve atom santralleri ya da sinema
stüdyoları gibi bu kent de artık kurmaca bir öykü (film senaryosu)
ve sonu gelmeyen bir kaydırmaca (travelling) hareketine
benzemektedir. Çocuksu gölgelerle tahrif edilmiş fantazmlardan
oluşan bir sempatik sinir sistemi gibi Los Angeles’ın da
pabucu dama atılmış eski düşselliğe ihtiyacı olduğunu söylemek
yanlış olmayacaktır.
Başka yerlerde (hattâ burada) çöpleri işleyerek yararlı hâle
getiren fabrikalar gibi, Disneyland da düşsele o eski görünümünü
iade etmeye çalışan bir mekândan başka bir şey değildir.
Bugün dünyanın her yerinde herkes çöpleri yeniden yararlı bir
hâle getirmeye çalışmaktadır. Bu anlamda çocuklarla insanlara
özgü düşler ve fantazmlarla onlara ait masalsı, efsanevî, düşgüçleri
bir kalıntı ya da çöpe dönüşmektedirler. Hipergerçek
bir uygarlığı zehirleyen ilk önemli pislik (dışkı) Disneyland’dır.
Bu eğlence merkezi zihinsel düzeyde bir “yeniden sağlığına kavuşturma”
(yeniden kazanma) görevini yerine getiren bir prototiptir.
Zaten Kaliforniya’da yerden mantar bitercesine ortaya
çıkan tüm cinsel, ruhsal, somatik (rcyclage) yeniden kazanım
enstitüleri de benzer bir amaçla kurulmuştur. Sokaklarda birbirlerinin
yüzüne bakamayan bu insanlar için yüz yüze bakma
enstitüleri kurulmuş; birbirine dokunamayan insanlarsa birbirine
dokunma (contactothérapie) tedavisi görmeye başlamış;
yürümeyi unutanlar içinse “jogging” keşfedilmiştir, vb. Yaşamla
ilgili her şeye örneğin yitirilmiş yetenekler, yitirilmiş vücutlar,
yitirilmiş toplumsallık ya da eski tadını yitirmiş yiyecekler konusunda,
hemen her alanda her şeye eski işlevi yeniden kazandırılmaya
çalışılmaktadır. Açlık ve oruç tutma natural food,
healthfood, yoga vb. isimler altında yeniden keşfedilmektedir.
Burada Marshall Sahlins’in düşünceleri ikinci dereceden bir
gerçekliğe dönüşmektedir. Çünkü Sahlins’e göre açlığın kökeninde
doğa koşulları değil Pazar ekonomisi vardır. Gereksiz
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
32
ayrıntılarla arapsaçına döndürülmüş bu muhteşem pazar ekonomisinde
sonuç itibariyle açlık bir açlık-göstergesi, açlıksimülakrına
dönüşmüştür. Bu ise az gelişmiş bir ülke insanını
simüle eden bir davranış biçimidir (buna herkesin benimsemiş
olduğu Marksist az gelişmiş insan modelini de ekleyebilirsiniz).
İnsanı dışlamayan bir kültürün kazandığı zafere, çevre sağlığı
ve temizliğinin yanısıra enerji ve sermaye krizini de kattıktan
sonra, buna bir de içe dönüklük halkasını eklediğinizde bu iş
tamamdır. Böyle bir sistemin daha önce hiç karşılaşmamış
olduğu zihinsel bir felâket, zihinsel kabuğuna çekilme ve için
için kaynama felâketiyle karşılaşma olasılığı vardır. Bu felâketin
en belirgin göstergeleri belki de şu acayip şişkoluk, lüks, Tanrı
ve para arasındaki inanılmaz koalisyondur. İnanılmaz düzeydeki
lüks bir yaşantı içinde karşılaşılan inanılmaz zıtlıklarla,
akla gelebilecek en tuhaf düşünce ve davranışların bir arada
bulunması.
Politik Üfürükçülük
Disneyland’ın tasarlanma biçimiyle Watergate skandalının tasarlanma
biçimi arasında hiçbir fark yoktur (bu düşsel oyun da
ilki gibi önceden belirlenmiş yapay sınırların ötesinde herhangi
bir gerçekliğin bulunmadığını gizlemeye çalışmaktadır) Bu
skandal, olgular ve ifşâ ediliş biçimleri arasında hiçbir fark bulunmadığını
gizlemeye çalışmaktadır (CIA görevlileriyle Washington
Post gazetecileri aynı yöntemlere başvurmaktadırlar.)
Politik skandal sonuç olarak bir yandan ahlâkî ve politik bir
ilkeyi eski sağlığına kavuşturmaya çalışırken, diğer yandan da
düşgücünü harekete geçirerek yitip gitmekte olan gerçeklik
ilkesine o ilk görünümünü yeniden kazandırma gayreti içindedir.
Böyle bir skandalın ifşâ edilmesi yasalara saygı duyulduğunu
göstermektedir. Belki de Watergate’in başarabildiği tek şey
herkesi Watergate’in bir skandal olduğuna inandırmaktır. Bu
Jean Baudrillard
33
anlamda Watergate’in çok güçlü bir zehirleme yöntemi olduğu
söylenebilir. Çünkü bu skandal sayesinde dünyaya bir doz politik
ahlâk yeniden şırıngalanmaktadır. Bu noktada Bourdieu’
nün şu saptamasına katılmamak mümkün değil: “Güç ilişkilerinin
özünde yatan şey, güç ilişkilerine benzememeye çalışarak
gücünün tamamını bu gizlilikten almaktır”. Bu açıklamaya
dayanarak ahlâksız ve vicdansız bir kapitalin ancak ahlâkî bir
ütopyanın ardına gizlenerek var olabileceği düşünülebilir. Bu
açıdan kamusal ahlâkı diriltmeye çalışan herkesin (ifşâ ya da
infial duyma yoluyla, vb.) aslında kapitalist düzen için çalıştığı
söylenebilir. Zaten Washington Post gazetecileri de böyle yapmışlardır.
Zira böyle bir saptama, olsa olsa ideolojinin formülü olabilir.
Zaten Bourdieu olayın ideolojik yanını ortaya koyduğunda
aslında “güç ilişkilerini” kapitalist egemenliğe özgü bir hakikat
olarak kabul ettirmeye çalışmakta ve bunun da bir skandal
olduğunu söylemektedir. Öyleyse Bourdieu de Washington
Post gazetecileri gibi determinist ve ahlâkçı bir konuma sahiptir.
Bu açıdan değerlendirildiğinde aslında yapılan şey, düzenin
ahlâkî açıdan temizlenip paklanması ve ovulup parlatılarak
yeniden devreye sokulmasından başka bir şey değildir. İnsanların
ahlâkî ve politik vicdan anlayışlarına göre anlamsız ve dinamik
biçimlere benzeyen güç ilişkilerinin ötesine geçildiğindeyse
karşımıza toplumsal düzene özgü simgesel şiddetin gerçek bir
şiddete dönüştüğü bir hakikat düzeni çıkmaktadır.
Kapital de zaten rasyonel bir varlık olarak kabul edilmek ve
rasyonellik adına yargılanmaktan başka bir şey istememektedir.
Ahlâklı bir varlık olarak kabul edilmek ve ahlâk adına yargılanmak
istemektedir. Çünkü ikisi arasında hiçbir fark yoktur.
Bunu farklı bir şekilde yorumlayabilmek mümkün. Örneğin
eskiden bir skandal gizlenmeye çalışılırdı; günümüzdeyse tam
tersine bunun bir skandal olmadığı gizlenmeye çalışılmaktadır.
Watergate bir skandal değildir. Kesinlikle değildir çünkü
herkes onun bir skandal olmadığını gizlemeye çalışmaktadır.
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
34
Bütün bunlar aslında kapitalin yeniden o ilk başlangıçtaki (bu
kez sahneye konulmuş) bir görünüp, bir kaybolan anlaşılması
güç zalimliğinin temelini oluşturan ahlâksızlığa benzedikçe,
giderek karanlık bir görünüm arz eden ahlâk anlayışının, artan
bir panik duygusuyla gizlenmesinden başka bir şey değildir.
Aydınlanma kuramından komünizme kadar giden ve ahlâkla
ekonomi arasında bir eşdeğerlik sisteminin bulunması gerektiğine
inanan sol düşünce aksiyomuna göre asıl skandal budur.
Kapitalin böyle bir sözleşme yapmış olabileceğinden dem vurulmaktadır.
Oysa “aydınlanmış” düşünce kapitale kurallar
empoze ederek onu denetim altına almaya çalışmıştır. Bugün
devrimci düşüncenin yerini almış olan eleştirel düşünceyse
kapitali, oyunu kuralına göre oynamamakla suçlamaktadır. “Bu
iktidar haksızlıklar üzerine kurulmuştur. Bu bir sınıf adaletidir.
İktidar bizi sömürüyor” gibi şeyler söylemektedir, sanki kapital
yönettiği toplumla bir sözleşme yapmışmış gibi. Bu eşdeğerlik
aynasıysa kapitalin karşısına sol düşünce tarafından konulmaktadır.
Böyle davranarak kapitalin bu tuzağın içine düşeceğini,
bu toplumsal uydurmacasına kanacağını ve tüm topluma karşı
yükümlülüklerini yerine getireceğini umut etmektedir. Çünkü
kapitalizm bunları yaptığı zaman devrim yapmaya gerek kalmayacaktır.
Kapital bu eşdeğerlik formülünü yaşama geçirdiği
takdirde sorun kendiliğinden çözülmüş olacaktır.
Kapital, egemenliği altındaki toplumla hiçbir zaman böyle
bir sözleşme imzalamamıştır. Kapital, toplumsal ilişkiler adlı
büyücülüğün ürünüdür çünkü kapital topluma karşı bir meydan
okuma biçimidir. Ona kendi yöntemleriyle yanıt vermek
gerekmektedir. Kapitali, ahlâkî ya da ekonomik rasyonellikten
yola çıkılarak bir skandal olarak sunamazsınız. Kapital kendisine
simgesel kurallara göre meydan okunması gereken bir
meydan okumadır.
Jean Baudrillard
35
Sar mal Bir Olumsuzluk Biçimi ya da Möbiyüs Şeridi
Watergate, sistem muhaliflerine kurulan bir tuzak, iktidarı güçlendirebilmek
amacıyla gerçekleştirilen bir skandal simülasyonudur.
Filmde bu tuzağı kuran kişiliğin adı “Deep Throat”tır.
Nixon’dan kurtulabilmek için sol eğilimli gazetecileri perde arkasından
güdümleyen bir Cumhuriyet partili. Neden olmasın?
Bu hariç tüm diğer varsayımlar geçerlidir. Çünkü aslında sol
kendiliğinden ve çok doğal bir şekilde sağın görevlerini yerine
getirmektedir. Burada iyi niyetli bir yanlışlıktan söz etmek saflıktır
çünkü sağ da kendiliğinden solun görevlerini yerine getirmektedir.
Sonuç olarak bu olay tüm güdümleme varsayımlarının
her zaman için tersine çevrilebileceğini gösteren bir fırıldak
oyununa benzemektedir. Çünkü güdümleme: Olumluyla
olumsuzun karşılıklı olarak birbirlerini üretmenin yanısıra aktifle
pasif kavramlarının dışlandığı, rastlantısal bir nedenselliktir.
Politik gerçeklik ilkesini kurtarmanın tek yolu, bu ortalıkta
başıboş bir şekilde dolanan nedenselliğin nedensiz bir şekilde
durdurulmasından geçmektedir. Politik bir gerçeğe benzerlik
(ve doğal olarak “nesnel” çözümleme, mücadele, vs.) ancak
öncüllerle sonuçların önceden belirlenebildiği sözleşmesel,
sınırları belirlenmiş bir alan derinliğinin yüzey düzeyinde simüle
edilmesiyle ayakta durabilmektedir. Çizgisel bir süreklilikle
diyalektik bir kutuplaşmadan yoksun bırakılmış bir sistemde
herhangi bir olay ya da eylemin nasıl ortaya çıktığını izleyecek
olursanız, simülasyonun sapıttırdığı bir ortamda her türlü determinasyonun
eriyip buharlaştığını; her eylemin herkesin işine
yaradıktan sonra akla gelebilecek tüm anlamlara bürünerek
ortadan kaybolduğunu görürsünüz.
Örneğin İtalya’daki bombalı saldırılar kimin işidir? Aşırı sol
grupların mı? Aşırı sağ provokasyonun mu, yoksa tüm aşırı
uçlara mensup teröristlere karşı bir tepki oluşturabilmek amacıyla
iktidardaki merkez sağcıların işi mi? Belki de güvenlik
güçlerinden vazgeçilemeyeceğini göstermek isteyen bir polis
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
36
senaryosudur! Bütün bunlarda bir gerçeklik payı vardır. Ortada
bir kanıt olup olmaması ya da olguların nesnelliği çılgınca yorumlar
yapılmasını engelleyememektedir. Bunun nedeni simülasyon
mantığının her şeyi egemenliği altına almış olmasıdır.
Bu mantığın bir olgular ve nedenler mantığıyla hiçbir ilişkisi
yoktur. Çünkü simülasyonun en belirgin özelliği en önemsiz
olguları bile kapsayan gerçeğin yerini almış modellerden oluşmasıdır.
Önce modeller vardır. Bir bomba gibi yörüngeye yerleştirilen
bu modeller olayın gerçek çekim merkezini oluşturmaktadırlar.
Bu yüzden olguların kendilerine özgü bir rotaları
yoktur. Modeller aracılığıyla olgulara ulaşılmaktadır. Tek bir
olgunun tüm modellere ait olabilmesi mümkündür. Bu önceden
belirlenmişlik, bu daha doğmadan önce ad koyma işlemi,
bu kısa devre yaptırma eylemi, modelle olgunun birbirlerine
karıştırılması (olguyla model arasında anlamsal bir fark yoktur.
Negatif bir elektrik akımı da yoktur. İçin için kaynayan zıt
kutuplar) vardır. Modelle olgunun birbirlerine karıştırılması
her defasında çelişkili olanlar da dahil olmak üzere bin bir türlü
yorumun yapılmasına neden olmaktadır. Genelleştirilmiş bir
süreçten yola çıkılarak modeller gibi, değiş tokuş edilebildikleri
ölçüde bir gerçekliğe kavuşabilen olgularla ilgili bu yorumların
hepsi geçerlidir.
Sosyalist partiye saldıran komünistler, sanki soldaki birliği
özellikle bozmak istiyor gibidirler. Bu direnişin daha radikal bir
politika güdülmesine yol açabileceğini iddia etmektedirler. Aslında
iktidara geçmek gibi bir niyetleri yoktur. Genelde sol,
özelde de Sol birlik içinde zayıflamış bulunan kendi konumları
açısından elverişsiz sayılabilecek bu tarihî koşullarda iktidardan
kaçmaya ya da vazgeçmeye çalıştıklarını söylemek daha mı
doğru olur? Berlinguer: “İtalya’da komünistlerin iktidara gelmesinden
korkmayın!” dediği zaman bu sözler aynı zamanda:
– Komünistlerden korkmayın çünkü iktidara geldiklerinde
kapitalist düzende hiçbir değişiklik yapmayacaklardır.
Jean Baudrillard
37
– Komünistlerin iktidarı ele geçirmesinden korkmayın
çünkü onlar hiçbir zaman iktidara gelemeyecekler (bunun
nedeni iktidara geçmek istememeleridir) –zaten gelseler bile
bu işi ancak vekâleten yapabileceklerdir.
– Aslında ortada gerçek anlamda iktidar diye bir şey kalmadığından
birilerinin iktidara gelmesi ya da yeniden gelmesinin
bir sakıncası yoktur.
– Ya da ben Berlinguer olarak, İtalya’daki komünistlerin
iktidarı ele geçirmelerinden korkmuyorum! Bu açık ve seçik
bir düşünceye benzemekle birlikte sanıldığı kadar net
değildir.
– Çünkü söylemek istediğinin tam tersi bir anlama da gelebilir
(bunun için psikanalitik bir yoruma gerek yoktur),
Komünistlerin iktidarı ele geçirmelerinden korkabilir ve bu
düşüncenin kendince geçerli nedenleri olabilir.
Bütün bu söylenenler doğru olabilir. Bunun nedeni yalnızca
tüm politik söylevler gibi karmaşık olması değil aynı zamanda
iktidarın da söylevi gibi belli bir konuma4 sahip olma olanaksızlığıdır.
Bu mantık yalnızca şu ya da bu partiye özgü bir mantık
değildir. İsteseler de istemeseler de tüm bu söylevler bu mantığın
egemenliği altındadırlar.
Bu karmaşık durumun içinden nasıl çıkılacaktır? Gordiyum
düğümü için bir kılıç darbesi yeterli olmuştu. Mobiyüs şeridini
ikiye böldüğünüzde yüzeylerini tersine çevirmenin olanaksız
olduğu (burada varsayımların tersine çevrilebilirliği sona ermemektedir)
ikinci bir sarmalla karşılaşırsınız. Burada hiçbir şey
çözülmediği gibi tam tersine her şey daha da karmaşıklaşmaktadır.
Bu cehennem azabının kökeninde anlamı kavranması güç
4 Burada yalnızca söylenenlere ne anlam verilmesi gerektiğinden kaynaklanan
bir umutsuzluk değil aynı zamanda bir anlam doğaçlamasından,
saçma bir anlam ya da aynı anda ortaya çıkarak karşılıklı olarak
birbirlerini yok eden birçok anlamdan söz edilebilir.
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
38
bir kurnazlık ve şeytanlıkla değişikliğe uğratan simülasyon vardır.
Franko’nun armağan ettiği Burgoslu mahkûmlar sayesinde
yıkılıp, çökmekten kurtulan Batı demokrasisinin tehlikeye düşmüş,
ayakta durmakta zorlanan hümanizması; nedense İspanyol
kitlelerin bu yakışıksız yabancı müdahale yüzünden, Franko
yönetimiyle yekvücut olup karşı çıkmasına yol açmıştır. Tezgâhlanan
olaylar tuhaf ve enfes denilebilecek bir şekilde tezgâhlayanların
aleyhine döndüğünde sizce hakikat nerede aranmalıdır?
Sistemle, sisteme ters düşen alternatifi dışbükey bir aynanın
iki ucunda yekvücut olmuş gibidirler. Bundan böyle sağdan
sola tersine çevrilebilen, sağın solu bir mıknatıs gibi kendine
doğru çektiği, kısırdöngüleşmiş bir politikanın yoldan çıkmış,
eğik perspektifi içine girmiş bulunuyoruz. Bu eğim, komütasyonun
kötülük meleğine benzemektedir çünkü sistem, sonsuz
görünen kapitalin bir anlamda başlangıç noktasıyla buluşmasıyla
sonsuzluk-ötesi bir sisteme dönüşmüştür. Arzu ve libidinal
uzam konusunda da benzer şeyler söylenebilir. Arzuyla
değer, arzuyla kapital arasında bir birleşme yok mudur? Arzuyla
yasa arasındaki birleşme, yasanın zevkten dört köşe olmuş
biçimi (zaten arzunun sürekli olarak gündemde bulunmasının
nedeni de budur). Lyotard’a göre, zaten yalnızca kapitalizm
orgazm olabilmektedir. Oysa sıra ona gelinceye kadar
hepimizin, kapitalizmin içinde, zevkten dört köşe bir vaziyette
yaşamakta olduğumuzu söylemesi gerekirdi. Deleuze’ün sunduğu
arzu kavramı insanı aptallaştıracak kadar çok anlama
sahiptir. Deleuze anlaşılmaz bir şekilde arzuyu tersine çevirerek
“arzu kendiliğinden devrimci ve hiç farkında olmadan ne
istediğini bilen”, baskı altına alınmak ya da paranoyak ve faşist
sistemlerin egemenliği altına girmek isteyen bir şeydir demektedir.
Kurnazca bir eğimle kendisine yön değiştirtilen arzu
devrimi de böylelikle tarihî devrimle aynı karmaşa içine itilmiş
olmaktadır.
Jean Baudrillard
39
Gönderen sistemlerinin tamamı kısırdöngüsel, Möbiyüs şeridini
andıran bir biçime sahip söylevlerini, bilinçli olarak birbirlerine
karıştırmaktadırlar. Bundan birkaç yıl öncesine kadar
cinsellikle–iş birbirlerine kıran kırana karşıt iki terimken, bugün
cinsellik talebiyle, iş talebi aynı sürecin birer parçası hâline
gelmişlerdir. Eskiden tarih üzerine çekilen söylevlerdeki şiddetin
kökeninde doğaya karşı koyma arzusu, arzunun kökenindeyse
iktidara karşı koyma isteği vardı. Bugün ikisi de hem
gösterenlerini hem de ‘içerik’lerini (=senaryolarını) değiş tokuş
etmiş gibidirler.
Can çekişmekte olan bir ülkeye skandal, fantazm ve simüle
edilmiş ölümle (bunu olumsuzluk ve bunalım yönteminin kullanıldığı
bir tür hormon tedavisi olarak nitelendirebiliriz) yeniden
hayat vermeye çalışan Watergate türünden bir olay ya da benzeri
caydırma yöntemlerini sayıp dökerek tüm işlemsel olumsuzluk
biçimlerini gözden geçirmek oldukça uzun bir zaman
alabilir. Bütün bunlar arasındaki ortak payda gerçeğin düşsel,
hakikatin skandal, yasanın yasak çiğneme, çalışmanın iş, sistemin
bunalım ve kapitalin de kendini devrim aracılığıyla kanıtlama
girişimidir. Tıpkı (Tasadaylılar konusunda olduğu gibi)
etnolojinin kendisini ancak nesnesinden kopma koşuluyla kanıtl
aması gibi. Bu arada:
Tiyatronun kendini antitiyatro,
Sanatın antisanat,
Pedagojinin antipedagoji,
Psikiyatrinin de antipsikiyatri aracılığıyla kanıtlama girişimlerinden
söz etmeyi gereksiz buluyoruz, vb.
Saf ve temiz bir görünüme sahip olmak isteyen her şey karşıtına
dönüşmektedir. Tüm iktidarlar ve kurumlar kendi kendilerinden
ancak kendilerini yadsıyabildikleri ölçüde söz edebilmektedirler.
Bir ölüm simülasyonuna başvurarak, gerçek ölümün
elinden kaçabileceklerini sanmaktadırlar. Kendi ölümünü
sahneye koyan (oynayan) bir iktidar az da olsa bir yaşama (var
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
40
olan) ve yasal bir kurum olabilme hakkına sahip olabileceğini
düşünmektedir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri başkanları
konusunda olduğu gibi. Kennedy cinayeti gerçek anlamda
bir politik boyuta sahipti. Oysa Johnson, Nixon ve Ford yalnızca
hayalî, simüle edilmiş suikastlere hedef olabildiler. Çünkü
onlar birer iktidar kuklası olduklarını gizleyebilmek için bu türden
yapay tehditlerin yaratacağı “aura”dan (cazibe, çekicilik)
yararlanmak istediler. Eskiden krallar ölmek zorundaydılar
(tanrılar da). Zaten onları güçlü kılan şey de buydu. Günümüzün
“krallarıysa” aşağılık bir ölme numarasına yatmaktadırlar.
Bunu yapmalarının nedeni iktidarın “avantajlarını” elden kaçırmama
isteğidir. Çünkü iktidar onların elinden zaten çoktan
kayıp gitmiştir.
Kendi ölümü sayesinde yeniden yaşama dönebileceğini düşünmek.
Varlığını bunalım, olumsuzluk ve iktidar-karşıtı bir
aynayla sürdürebileceğine inanmak. Bunlar bildik (déjà-vu) ve
ölüp gitmiş (déjà-mort) her türlü iktidarla kısırdöngüleşmiş bir
sorumsuzluk ve asal bir biçime dönüşmüş yokluklarına bir son
vermek isteyen her türlü kurumun başvurabileceği türden çözüm
bahaneleridir.
Gerçeğin Stratejisi
Mutlak bir gerçeklikten söz edebilmek ne kadar güçse, illüzyonun
sahnelenmesinden söz etmek de o kadar güç bir şeydir.
İllüzyondan söz edebilmek imkânsızdır çünkü ortada gerçek
diye bir şey kalmamıştır. Burada bir parodiye dönüşen politikayla
hipersimülasyon ya da karşı saldırıya geçen simülasyondan
söz ediyoruz.
Örneğin bir baskı aracı olan polisin, simüle edilmiş bir soyguna
gerçek bir soygundan çok daha şiddetli bir tepki gösterip
göstermeyeceğini kim garanti edebilir? Çünkü gerçek bir soygunun
düzeni bozmaktan başka bir amacı yokken, diğeri yani
simülakr, bizzat gerçeklik ilkesinin kendisine saldırmaktadır.
Jean Baudrillard
41
Yasalara karşı gelmek ya da şiddete başvurmak pek önemli bir
şey değildir çünkü onlar yalnızca gerçeğin bölüşülme biçimiyle
ilgilenmektedirler. Oysa simülasyon çok daha tehlikeli bir şeydir
çünkü hep nesnenin ötesine geçmeye ve düzenle yasanın
aslında simülasyondan başka bir şey olamayacaklarını anlatmaya
çalışmaktadır.
Böyle bir tehlikeyi göze almaya değer mi? İnsan nasıl olur
da bir suç işlemiş gibi yapıp, üstelik bunu kanıtlamaya kalkar?
Büyük bir mağazada bir şeyler çalıyormuş gibi yapın. Mağazanın
gözcülerini bunun simüle edilmiş bir hırsızlık olduğuna
nasıl inandıracaksınız? Gerçek hırsızlıkla, simüle edilen hırsızlık
arasında hiçbir “nesnel” fark yoktur. Gerçek bir hırsızlık
sırasında ne yapılıyorsa, simüle edilen bir hırsızlık olayında da
aynı şeyler yapılmakta; aynı göstergelere başvurulmaktadır.
Kurulu düzen açısından bunların gerçek göstergelerden hiçbir
farkı yoktur.
Sahte bir soygun düzenleyin. Silahlarınızın hiçbiri gerçek
olmasın. Yasal açıdan suçlanmamak için bulabileceğiniz en
önemli kişiyi rehin alın. Fidye isteyin ve olayın herkes tarafından
duyulabilmesi için elinizden geleni yapın. Elinizden geldiğince
“hakikate” yaklaşın ve kusursuz denebilecek bir simülakr
aracılığıyla düzenin gerçek tepkisini ölçün. Böyle bir şeyi başarabilmeniz
mümkün değildir. Yapay göstergeler kaçınılmaz
şekilde gerçek elemanlarla iç içe geçeceğinden polisin biri size
ateş edecek; bir banka müşterisi kalp krizi sonucu ölecek ve
istediğiniz palavra fidye size ödenecektir. Özetle kendinizi hiç
istemediğiniz hâlde, işlevlerinden biri her türlü simülasyon
girişimini anında yutarak, gerçeğe indirgemek olan bir gerçeğin
içinde bulmanız işten değildir. Zaten kurulu düzen de budur.
Kurumlarla adaletin devreye girmesinden önce olaya bizzat
kurulu düzen müdahale etmektedir.
Simülasyon sürecinin yalıtılmasını imkânsızlaştıran şey, ortalıkta
gerçekten başka bir şey göremeyen; gerçekten başka bir
şey düşünemeyen bir düzenin varlığıdır. Çünkü bu düzen yalGerçeğin
Yerini Alan Simülakrlar
42
nızca gerçeğin bulunduğu bir ortamda var olabilmektedir. Bir
suç simülasyonu ortaya çıkartıldığı zaman eylem ya daha hafif
bir şekilde cezalandırılacak (çünkü böyle bir suçun “cezası”
olamaz) ya da kamu düzenini bozmakla suçlanacaktır. Bu asla
bir suç simülasyonu olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü gerçekte
simülasyonun eşdeğerlisi olan bir şey yoktur. Çünkü
simülasyon düzeyinde baskı (polis) diye bir şey yoktur. İktidar
kendisine meydan okuyan bir simülasyona karşılık vermekten
âcizdir. Bir erdem simülasyonunu nasıl cezalandırabilirsiniz ki?
Oysa bir erdem simülasyonu da en az bir suç simülasyonu
kadar ciddi bir olaydır. Parodi, boyun eğmeyle, yasak çiğneme
arasındaki farkın doğurduğu yasayı devre dışı bırakmaktadır.
Kurulu düzenin buna karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur. Zira
yasalar ikinci basamak simülakrlar arasında yer almaktadırlar.
Simülasyon ise her türlü toplumsal olguyla, her türlü iktidarın
üstüne oturtulduğu hakikiyle sahte, eşdeğerliklerle rasyonel
ayrımlarının ötesine geçmiş durumdadır. Gerçeğin bulunmadığı
yerde düzene saldıracaksınız.
İşte bu yüzden simülasyon her zaman için gerçeğe saldırmaktan
yanadır. Kuşkunun olduğu yerde en emin yol budur
(zaten ordu da simülatörlere bu yüzden deli muamelesi yapmaktadır).
Bu giderek içinden çıkılmaz bir duruma dönüşmektedir
çünkü simülasyon yalıtılması giderek güçleşen hattâ imkânsızlaşan
bir olguya dönüşmektedir. Bunu başarmasını sağlayan
şey ise bizi çevreleyen gerçeğin tepkisizliğidir. Bunun
tersi de doğrudur (ve bu tersine çevrilebilirlik hem iktidarın
güçsüzlüğü, hem de simülasyon düzeneğinin bir parçası hâline
gelmiştir). Çünkü bundan böyle gerçeğin üretilişi sürecini yalıtabilmek
imkânsızlaştığı gibi gerçeği kanıtlayabilmek de imkânsızlaşabilmektedir.
İşte bu yüzden bütün soygunlar, uçak kaçırmalar, vs. bir tür
soygun simülasyonuyla uçak kaçırma simülasyonuna benzemektedir.
Çünkü bu olaylar bir anlamda her gün, medyayı yönlendirerek,
bulmaca düzeninin bir parçasına dönüşmekte ve
Jean Baudrillard
43
daha önceden hazırlanarak sahneye konulan ve sonuçları daha
başlangıcından itibaren bilinen şeylere benzemektedirler. “Gerçek”
sonuçlarıyla kimsenin ilgilenmediği olaylar yalnızca bir
yinelenmeye mahkum edilmiş bir göstergeler bütününe dönüşmek
zorundadır. Ancak bu durum onların etkinliğini bütünüyle
safdışı edememektedir. Tam tersine bir amaçtan yoksun hipergerçek
ve birbirlerini doğurup, birbirlerine neden teşkil etmekten
başka bir işe yaramayan olaylar (tıpkı tarihî grevler, bunalımlar,
vb. gibi)5 bir anlamda bir düzen tarafından denetlenebilmeleri
imkânsız şeylere dönüşmektedirler. Çünkü düzen yalnızca
gerçek ve rasyonel nedenlerle, sonuçlar üzerinde etkili
olabilmektedir. Oysa kesintisiz bir simülasyonun yineleme gücüyle
yerçekimi yasalarına uymayan bu tuhaf nebula karşısında
gerçeğin yapabileceği bir şey yoktur.
Bu türden bir başarısızlığa karşı iktidarın başvurabileceği
tek silah, tek strateji her tarafa yeniden gerçek ve gönderen
sistemleri yerleştirerek, bizi toplumsal gerçekliğin varlığıyla
ekonominin ciddiyeti ve üretimin amaçları bulunduğuna inandırabilmektir.
Bunu başarabilmek için bunalım söyleviyle birlikte
(neden olmasın?) arzu söylevine de başvurmaktadır. “Arzularınızın
gerçekleştiğini düşünün!” sözü iktidarın üretebileceği
en son slogandır, zira gönderen sistemlerinden yoksun bir
dünyada gerçeklik ilkesiyle, arzu ilkesinin birbirine karıştırılması
bulaşıcı bir hastalık gibi her yanı saran hipergerçeklikten
daha az korkutucudur.
5 Enerji bunalımı ve ekoloji sorunları, bir felâket filmi gibi sahneye
konulmaktadırlar. İkisi de hem stil hem de maliyet açısından şu anda
Hollywood’a çok para kazandıran filmlere benzemektedirler. Bu filmleri
“nesnel” bir felâket fantazmıyla karşılaştırmanın bir anlamı yoktur.
Asıl önemli olan, tam tersine, toplumsalın güncel dile getiriliş
biçiminin bir felâket filmi senaryosuna uygun olduğu gerçeğidir (Bkz.
M. Makarius, La Stratégie de la Catastrophe, s. II).
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
44
Hipergerçeklik ve simülasyon, insanı her türlü ilke ve amaçtan
caydırabildiği gibi, bu caydırma yeteneğini uzun süre kendisinden
yararlanmış olan iktidara karşı da kullanabilmektedir.
Zaten bugüne kadar kapital her türlü gönderen sistemiyle, insancıl
amaçların yok oluşuna katkıda bulunmuş ve bu fırsattan
ilk önce o yararlanmıştır. Bu şekilde davranarak doğruyla yanlış,
iyiyle kötü arasındaki ayrımları ortadan kaldırmıştır. Üstelik
bütün bunları iktidarın temel taşı hâline getirdiği radikal bir
değiş tokuş ve eşdeğerlik yasası oluşturabilmek için yapmıştır.
İlk kez kapital soyutlayıcı, caydırıcı, bağları kopartıcı ve toprak
bütünlüğünü bozmaya yönelik bir rol üstlenmiştir. Gerçeklikle
gerçeklik ilkesini birbirine karıştıran kapital aynı zamanda bu
gerçekliği, her türlü kullanım değeri, gerçek eşdeğerlik ilkesi,
üretim ve zenginliği ortadan kaldırarak yok etmiştir. Uğruna
mücadele edilen şeylerin sahip oldukları gerçek dışılık ve güdümlemenin
gücü sayesinde güya bir gerçekliğin ortadan nasıl
kaldırılmış olduğunu gördük. Kapitali yok etmek isteyen mantığın
bugün ondan bir farkı yoktur. Son iktidar kırıntısı da, yaratmış
olduğu bu felâket sarmalını (spiralini), kalan son gerçeklik
ışığıyla yok etmeye çalışırken, aslında, bu felâketin gösterge
sayısını arttırmak ve simülasyon oyununu hızlandırmaktan
başka bir şey yapamamaktadır.
Gerçeğin ürettiği tarihî tehditlere karşı iktidar her zaman
bir caydırma ve simülasyon oyununa başvurmuştur. Bu işi kesintisiz
bir şekilde ürettiği gerçeğe eşdeğer göstergeler aracılığıyla
(tabiî bu arada bütün karşıtlıkları da darmadağın ederek)
yapmıştır. Günümüzde simülasyon tarafından tehdit edilen
(göstergeler oyunu içinde yok olup giden) iktidar: Hem gerçek,
hem de bunalım üreterek yapay toplumsal, ekonomik ve
politik mücadele biçimleri sunmaktadır. Oysa atı alan Üsküdar’ı
çoktan geçmiştir.
Çağımızdaki temel hastalığın adı: Gerçeğin üretimi ve yeniden
üretimi denilen şeydir. Ekonomi politiğin altın yıllarına
özgü diğer üretim çeşitlerinin: Değer üretimi, mal üretimi,
Jean Baudrillard
45
vb.’nin ne zamandır bir anlamı kalmamıştır. Uzun yıllardan bu
yana toplumun hiç durmadan üretip, yeniden can vermeye
çalıştığı şey, işte o elinden kaçırmış olduğu gerçektir. İşte bu
yüzden “maddî” üretimin bizzat kendisi günümüzde hipergerçek
bir şeye dönüşmüştür. Bugün maddî üretim geleneksel üretimin
tüm özelliklerine sahip olmakla birlikte, onun çok daha büyük,
devasa boyutlara ulaştırılmış yansımasından başka bir şey değildir
(keza hipergerçekçi sanatçıların tüm derinlik ve enerjisiyle,
tüm anlam ve çekiciliğini bir yeniden canlandırma süreci
içinde yitirmiş olan gerçeğe akıl almaz bir şekilde benzettikleri
gerçek işte böyle bir gerçektir. Böylelikle simülasyonun ürettiği
hipergerçek, gerçeğin her yerde şaşırtıcı biçimde ona benzemesine
neden olmaktadır).
İktidar ise uzun yıllardır kendine benzeyen göstergeler üretmekten
başka bir şey yapamamaktadır. Böyle bakınca doğal
olarak ortaya bir başka iktidar görüntüsü çıkmaktadır. Bunun
adı: Kolektif iktidar göstergeleri talebidir. Ortadan kaybolan
iktidarın çevresinde kutsal denebilecek bir birlik oluşmuştur.
Az ya da çok herkes bu politik çöküşün yarattığı teröre ortak
olmaktadır. Sonuç olarak iktidar oyunu yerini, iktidarı eleştirme
saplantısına bırakmış gibidir. Ortadan kaybolmaya başlayan
iktidarla birlikte bu kez de ortaya iktidar ölecek mi saplantısı
çıkmıştır. Ortadan tamamıyla kalktığı gün ise mantıksal olarak
bir iktidar halüsinasyonu sürecine girmiş olacağız. Bu saplantıyla
hemen her yerde karşılaşılmaktadır. Herkes bir yandan bu
saplantıdan kurtulmaya çalışırken (kimse iktidara sahip olmak
niyetinde değildir, herkes iktidarı bir başkasına kakalama eğilimindedir),
bir yandan da iktidar özleminin yol açtığı bir ürperti
hissetmektedir. Bu iktidarsız toplumlara özgü bir özlemdir ve
bu özlem bir zamanlar faşizmin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Faşizm ise, yitirmiş olduğu iktidarın yasını tutan ve ondan
bir türlü kopmak istemeyen bir toplumun sahip olduğu “abartılı
miktardaki gönderen (referans) sistemidir”.
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
46
Tükenmeye başlayan bir politika dünyasıyla birlikte Cumhurbaşkanları,
(Clastres) ilkel toplumlarda bir iktidar kuklasından
başka bir şey olmayan kabile şeflerine benzemektedirler.
Kennedy iktidarından sonra gelen tüm başkanlar, sanki onu
kendileri öldürmüş gibi, bu cinayetin hesabını verme durumuyla
karşı karşıya kalmışlardır. Bu hesap verme hem hayal, hem
de olgular düzeyinde geçerlidir. Bir kusura dönüşen bu cinayet
arkadan gelen başkanlar arasında bir tür suç ortaklığının oluşmasına
neden olmuştur. Sonuç olarak bu cinayetin bedelini
simüle edilmiş suikastlerle ödemeye çalışmışlardır. Çünkü böyle
bir cinayet ancak simüle edilebilirdi. Başkan Johnson’la
Ford’un hedef oldukları bu başarısız suikastlerin önceden planlanmış
suikastler olduğu ya da en azından birer saldırı simülasyonu
olduklarını düşünebiliriz.
Kennedy’ler en azından bir şeyleri: Politika ve politik tözü
temsil etmekteydiler. Zaten bu yüzden gerçekten öldürüldüler.
Oysa ondan sonra gelen başkanlar politika ve politik tözün bir
karikatürüne ya da boş bir film şeridine benzemektedirler.
Johnson, Ford ve Nixon’un suratları her nedense bir maymunu
andırmaktadır. Bunun nedeni belki de bir iktidar maymunundan
başka bir şey olamamalarıdır.
Hiçbir zaman için geçerli bir ölçüt olmayı becerememiş olan
ölüm, bu durumda oldukça anlamlı bir konuma sahip olmaktadır.
Efsanevî bir isme sahip olan James Dean, Marilyn Monroe
ve Kennedy gibi insanlar gerçekten ölmek zorundaydılar (bunun
nedeni romantizm değildir. Bunun nedeni temel bir ilke
olan tersine çevirme ve değiş tokuş olayıdır). Oysa bu dönem
çoktan sona ermiştir zira içinde yaşadığımız dönemin adı artık
simülasyon yoluyla cinayetler, genelleştirilmiş simülasyon estetiğiyle,
sözde-cinayetler dönemidir. Ölümün yeniden alegorik
bir anlama sahip olması iktidarı cezalandırmaktan başka bir şey
değildir. Çünkü bu şekilde cezalandırılmayan bir iktidar ne bir
töze, ne de kendine ait bir gerçekliğe sahip olabilmektedir.
Jean Baudrillard
47
Bu önceden tezgâhlanmış başkan suikastleri Batılı toplumlardaki
muhalefet, “sol” ve eleştirel söylev gibi olumsuzlukların
da konumunu simgelemektedir. İktidar bu muhalefet simülasyonundan
yararlanarak kendi yokluğu, kendi sorumsuzluğu ve
kendi gücü konusundaki kuşkuları bertaraf etmeye çalışmaktadır.
Zaten bu iktidar da para, dil ve kuramlar gibi dalgalanmaya
bırakılmıştır. Yalnızca eleştiri ve olumsuzlama, bir hayalete
dönüşmüş iktidarın gerçekliğini gündemde tutabilmektedir.
Günün birinde eleştiri ve olumsuzlama tükenirse, iktidarın
buna karşı alabileceği tek önlem onlara yapay bir şekilde yeniden
can vermek ve bir halüsinasyona dönüştürmektir.
İşte bu yüzden İspanya’daki ölüm cezaları Batılı liberal demokrasiler
açısından, ölmekte olan demokratik değerler sistemini
bir tür teşvik anlamına gelmektedir. Bu tazelenen kanın
kendilerini daha ne kadar idare edebileceğini sanıyorlar? Tüm
iktidarlar kaçınılmaz bir çöküş süreci içine girmiş bulunuyorlar.
“Devrimci güçlerse” bu çöküş sürecini ne yazık ki hızlandıramadıkları
gibi çoğu kez tam tersini yapıyorlar. Sistem sık sık
bu gücü kendine karşı kullanarak her türlü töz ve amacı yok
etmeye çalışmaktadır. Böyle bir süreçle baş edebilmek için sisteme
karşı koymaya kalkışmak anlamsız bir girişimdir. Onu bu
şekilde yok edebilmek mümkün değildir. Çünkü sistemi öldürebilecek
bir şey varsa o da sistemin ölümünün engellenmesidir.
Sistem de zaten bizden bunu istemektedir: Ölmesini engellememizi
ve olumsuz anlamda onu yeniden diriltmemizi arzulamaktadır.
Burada devrimci “praxis”le diyalektik sona ermektedir.
Her nedense Nixon, ruhsal dengesini yitirmiş sıradan biri
tarafından öldürülmeye layık bulunmamıştır [başkanların gerçekten
ruhsal dengesi bozuk kişilerce öldürülmesi tarih açısından
hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Burada solun, sağ tarafından
tezgâhlanan komploya karşı ayaklanması gereksiz ve anlamsızdır.
İktidarı ölüme mahkûm edeceğini önceden haber
vermek gibi şeyler ilkel toplumlardan bu yana sürüp gelmiştir.
Bu türden olayların kökeninde ya şeytanlar ya da deliler ve
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
48
nevrozlular vardır. Ne var ki bu insanların toplumsal işlevi başkanlara
saldıranlarınki kadar önemlidir]. Ancak Watergate
başkanı yine de ritüele uygun bir şekilde ölüme mahkûm etmiştir.
Sonuç olarak Watergate de iktidarı güncel bir şekilde öldürme
oyunundan/tezgâhından başka bir şey değildir. Bu açıdan
Amerikan başkanlık kurumu Avrupalılar’ınkinden çok
daha ilginçtir çünkü ilkel iktidarlarla vahşi ritüellerin tüm şiddet
ve dengesizliğine sahiptir. Oysa günümüzde başkanların
yasal açıdan mahkûm edilmeleri artık cinayetten sayılmıyor.
Çünkü mahkûmiyet anayasaya uygun bir eylemdir. Sonuç olarak
Nixon tüm iktidarların gerçekleştirmeyi düşlediği şeyi yani
yeterince ciddiye alınmak, hayatî bir tehlikeye dönüşmek ve
sonunda iktidardan düşürülerek, ıskartaya atılmayı becermiştir.
Oysa Ford böyle bir şansa sahip olamamıştır. Ölmüş bir iktidar
simülakrı olarak tüm iktidar göstergelerini, kendine karşı düzenlenen
bir cinayet aracılığıyla tersine çevirmekten başka bir
şey yapmamıştır. Onu çileden çıkaran şey de zaten bu ölüme
karşı iktidarsızlıktan kaynaklanan bir şerbetlenmişliktir.
Kralın kutsal ve resmî bir törenle öldürülmesini isteyen primitif
ritüellerin tersine (kendini kurban etme sözünü veremeyen
biri ne kral ne de şef olabilmektedir), modern politikanın
hayâl gücü Devlet başkanının ölümünü elden geldiğince geciktirmek
ve gizlemekten öteye geçememektedir. Bu saplantı devrimlerle
karizmatik liderler döneminde daha bir yoğunlaşmıştır.
Hitler, Franko ve Mao’nun “yasal” mirasçıları olmadığından(!),
iktidarı sürdürebilecek yeni liderler de bulunmadığından,
bu liderler kendilerine rağmen sonsuza dek yaşamak zorundadırlar.
Popüler mitler onların ölmesini engellemektedir.
Firavunlar döneminde de benzer şeyler oluyordu. Birbirlerinin
ardına sıralanan tüm Firavun hikâyelerinde kahramanların adı
istisnasız bir şekilde nedense hep Firavun’dur.
Bugün de sanki Mao’yla Franko pek çok kez ölmüş ve yerlerini
her seferinde “sosie”leri (ikiz denilebilecek benzerleri)
almış ve yeniden yaşama dönmüş gibidirler. Politik açıdan birJean
Baudrillard
49
birlerine benzedikleri sürece, devlet başkanlarının şu ya da bu
kişi olması hiç önemli değildir. Çünkü çok uzun bir zamandan
beri devlet başkanları (hangisi olursa olsun) kendi simülakrlarından
başka bir şeye benzemiyorlar. Zaten onların iktidarda
kalmalarını sağlayan şey de budur. Çünkü hiç kimse bu yaşayan/
gerçek insanın görüşlerini paylaşmayacağı gibi, onun peşinden
de gitmeyecektir. Asıl lider ölmüş olduğundan sadâkat
gösterisi “benzerine” yapılmaktadır. Bu mit, kralın törensel bir
şekilde öldürülme zorunluluğu karşısında uğranılan hayâl kırıklığının
sürüp gitmesinden başka bir şey değildir.
Günümüzde de farklı bir durumda bulunduğumuz söylenemez.
Aynı tükeniş sürecini yaşayan toplumlardan hiçbiri bugüne
kadar gerçek, iktidar ya da toplumsalın kendisini öteki dünyaya
yollayamamıştır. Biz bu gerçek iktidar ve toplumsalı yapay
bir şekilde geliştirip güçlendirerek onlardan kurtulmaya çalışıyoruz.
Bu işin sonu kuşkusuz sosyalizme çıkacaktır. Bu beklenmedik
yön değişikliği ve tarihle hiçbir ilişkisi bulunmayan
ironi sonucunda, Tanrı’nın ölümüyle ortaya çıkan dinler gibi,
toplumsalın ölümüyle ortaya çıkan bir sosyalizmden söz edilecektir.
Bu akla havsalaya sığmayacak düzeyde bir tersine çevirme
olayıdır. Bu bir erdemsizlik örneği, dolambaçlı yoldan
iktidara gelmektir. Tıpkı ortalıkta bir iktidar bulunmadığını
gizlemeye çalışan iktidar örneğinde olduğu gibi. Bu sonsuza
kadar sürüp gidecek bir simülasyon örneğidir. Çünkü bir yapı,
bir strateji ve güç ilişkileriyle, uğruna mücadele edilecek bir
nedenden oluşan hakiki iktidarın tersine, bu simülatif iktidar,
varlığını toplumsal talebe borçludur. Öyleyse simülatif iktidar,
bir arz ve talep nesnesidir yoksa şiddet ve ölümün egemen
olduğu bir şey değil. Politik niteliğini yitirmiş bir iktidarsa,
kitlesel üretim ve tüketim düzenine ait sıradan bir mala dönüşmüştür.
İktidar ateşi tamamıyla sönmüş, geriye yalnızca
sağlıklı bir evren düşü kalmıştır.
Çalışma konusunda da benzer şeyler söylenebilir. Üretim
coşkusuyla üretim üzerine kurulan şiddet oyunları artık sona
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
50
ermiştir. Günümüzde herkes üretmektedir. Oysa bu arada çalışma
kavramının hiç fark ettirilmeden başka bir şeye dönüştürülmüş
olduğu görülmektedir. Çalışma da (Marx’ın ideal anlamda
açıkladığı ancak bugünkünden çok farklı olan) bir gereksinim,
bir boş zamanları değerlendirme gibi toplumsal bir
“talep” nesnesine dönüştürülmüştür, yani yaşamın genel gidişatını
belirleyen temel bir kurum olmaktan çıkmıştır. Çalışma
sürecinin anlamını yitirmesine koşut olarak, çalışma da toplumsal
bir talebe dönüşmüştür.6 Çalışma da iktidarın geçtiği
aşamalardan geçmiştir. Çalışma senaryosu (önceden belirlenmiş
bir süreç) ise aslında çalışma ve üretme olaylarının gerçekten
de sona ermiş olduklarını gizlemeye çalışmaktadır. Grev
senaryosunun gerçekte grevin sona ermiş olduğunu gizlemesi
gibi. Çünkü grev bundan böyle işi bırakma değil, çalışma hayatının
bir ritüele dönüşmüş, yarım yamalak bir alternatifidir.
Grev başladığı anda fabrika yönetimine el koyan personel (gücül
düzeyde) bir yandan grevde olduğunu söylerken, diğer
yandan da normal üretimi sürdürmektedir.
Bu bir bilimkurgu öyküsü değildir. Söz konusu olan şey çalışma
sürecine uydurulan kılıftır. Üstelik bu kılıfın adı grevdir.
6 Çalışma ya da iş alanında yapılan yatırımlardaki artışa karşın tüketim
alanındaki harcamalarda bir düşüş görülmektedir. Otomobilin
kullanım değeri ve prestij denilen şey sona ermiştir. Hız ve çalışma
nesnesini karşı karşıya getiren aşk söylevi de sona ermiştir. Bundan
böyle bu söylevin yerini tüketim nesnesi üstünde yoğunlaşan bir söylev
almıştır. Otomobilin özellikleriyle uyumlu hâle getirilen bir söylev
(daha az benzin tüketin, güvenliğinizi düşünün, hız artık eski moda
bir kavramdır, vb.) zorlayıcı, dolaysız ve etkin bir yönlendirme biçimi
olmaya çalışmaktadır. Başka bir deyişle kutuplara yer değiştirilerek
oyun sürdürülmek istenmektedir. Çalışma bir gereksinime, arabaysa
bir çalışma ürününe dönüşmek zorunda kalmaktadır. Tüm araçlar
arasında hiçbir fark bulunmadığını gösteren en güzel kanıt budur.
Politikanın anlamını ve önemini yitirmesiyle birlikte “seçme” hakkı
düzeninden “seçme” yükümlülüğü düzenine geçilmiş olunmaktadır.
Jean Baudrillard
51
Bir üretim bunalımına dönüştürülen grev, modası geçmiş araç
gereçle yapılan bir düşük üretim sürecine benzemektedir. Oysa
böyle bir durumda ne grev ne de çalışmadan söz edilebilir. Yapılması
gereken şey ikisinden aynı anda söz etmektir. Sonuç
olarak ortaya bambaşka bir adı olan: Çalışma sihirbazlığı, göz
aldatmacası (bir melodram dememek için), bir üretim “scénodrame”
ı, bomboş bir toplumsal sahnesinde oynanan kolektif
bir dramaturji çıkmaktadır.
Burada çalışma ideolojisinin “i”si bile yoktur (“nesnel” sömürü
süreciyle “gerçek” çalışma sürecini gizlemeye çalışan şey
geleneksel etiktir) yalnızca bir çalışma senaryosu vardır. Tıpkı
bir iktidar ideolojisi değil de, bir iktidar senaryosundan söz edilebileceği
gibi. İdeoloji, göstergelerin gerçekliğin üstüne yıktıkları
bir suçluluk duygusundan başka bir şey değilken; simülasyon
gerçekliğe kısa devre yaptırılarak, göstergeler aracılığıyla
yeniden yaratılan şeydir. İdeolojik çözümlemenin amacı nesnel
süreci yeniden oluşturmakken; hakikati bir simülakr şeklinde
sunmaya kalkışmak sahtekârlıktan başka bir şey değildir.
İşte bu yüzden iktidar, ideolojik söylevlerle ideoloji üstüne
çekilen söylevlerin hepsiyle aynı görüş ve düşünceleri paylaşmaktadır.
Çünkü bunlar hakikat’le ilgili söylevler olup hepsi
olumludur. Özellikle de devrimci olanlar simülasyonun öldürücü
darbelerine karşı son derece etkilidirler.
Panoptiğin Sonu
Amerikan televizyonu (TV-vérité) günlük yaşam ideolojisiyle
gerçekliğe ait sıradanlık ve özgünlüğü hâlâ bir referans olarak
almaktadır. Örneğin 1971 yılındaki Loud ailesi deneyinde olduğu
gibi. Yedi ay aralıksız bir şekilde sürdürülen çekim sonucunda
300 saatlik bir film elde edilmiştir. Üstelik bu filmin ne
senaryosu ne de scripti vardır. Bir ailenin yaşadığı dramlar, keyifli
anlar hiçbir atlama ve sıçrama olmadan, kesintisiz bir şekilde
“el değmemiş” bir hikâye gibi sunulmuştur. Kısaca bu
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
52
“brüt” (ham, işlenmemiş) bir tarihî belgedir. Televizyonun, insanoğlunun
aya ayak basmasını göstermesi kadar önemli bir
belge, üstelik günlük yaşantımızla ilgili bir belge. Olayın kötü
olan yanı, bu filmin çekimi bitirildikten sonra ailenin darmadağın
olmasıdır. Loud ailesi boşanmış vs. Bu durum bizi içinden
çıkılmaz bir tartışma ortamına sürüklemektedir. Bu parçalanmanın
nedeni televizyon mudur? Peki televizyon olmasaydı, bu
aile yaşantısını sürdürebilecek miydi?
Loud ailesini sanki TV kamerası evin içinde değilmiş gibi
çektik yaklaşımıysa daha da tuhaftır. Yönetmen: “Aile sanki biz
orada değilmişiz gibi davrandı ve yaşadı” diyerek kendi kendine
böbürlenmektedir. Bu saçma ve paradoksal bir formüldür
çünkü ne doğru ne de yanlıştır. Sadece ütopik bir formüldür.
“Sanki biz orada değilmişiz gibi” sözüyle “sanki siz oradaymışsınız
gibi” sözü aynı anlama gelmektedir. Zaten yirmi milyon
seyirciyi baştan çıkartan şey de işte bu paradoks, bu ütopyadır.
Bu programı izleyen seyircilerse, gerçekte “röntgencilik” yaparak
alacakları zevkten fazlasını almışlardır. Söz konusu olan
şey, günlük “hakikatin” bir parçası olan bir sır ya da ahlâksızlık
değildir. Söz konusu olan şey gerçek ya da hipergerçek estetiğin
sunduğu bir tür ürpertidir. Hem içine hile katılmış hem de
insanı dehşete düşürecek bir gerçekliğin yarattığı ürperti. İnsanı
hem yabancılaştıran hem de çok yakından izleyerek bakışımızı
anormalleştiren, aşırı saydamlığın sonucu olan bir ürperti.
Gösterge ibresi normal anlam çizgisi altına düştüğü anlarda
anlam bolluğunun, aşırılığının getirdiği bir haz. Çekimler anlamsız
olana aşırı anlam yüklemektedirler. Bugüne kadar gerçeğe
hiç bu kadar çok yaklaşılmamıştı (“sanki o evin içindeymişiz
gibi”). Gerçeği hipergerçeğe dönüştüren mikroskopik
simülasyonun sunduğu haz budur. Pornografik filmlerdeki
görüntüler de aşağı yukarı bu konuma sahiptirler. Pornonun
büyüleyiciliği metafizik olmaktan çok cinseldir.
Zaten işin başından itibaren böyle bir ailenin seçimi hipergerçek
bir olaydır. İdeal, tipik bir Amerikan ailesi. Kaliforniya’
Jean Baudrillard
53
da yaşayan, üç garajı, beş çocuğu olan, toplumda iyi bir yere
sahip, meslekî açıdan oldukça iyi para kazanan, dekoratif bir ev
kadınına (housewife) ve uppermiddle standing (orta sınıfın üst
katmanlarındaki yaşam kolaylıklarına) sahip bir aile. Bu anlamda
Loud ailesini ölüme mahkûm eden şey işte bu kusursuzluktur.
“American way of life”ın ideal kahramanı olan bu aile,
Antikçağ kurban törenlerinde yapıldığı gibi “medium”un (aracın
ya da televizyonun) ışıkları altında yüceltilmek ve öldürülmek
üzere seçilmiştir. Modern fatum (modern yazgı) işte budur.
Kokuşmuş, çürümüş site toplumları artık Tanrıların gazabına
uğramamaktadır. Çünkü bir kamera objektifi, tıpkı bir
“laser”in yaptığı gibi yaşanan gerçekliği öldürebilmek için onu
parçalarına ayırmaktadır. Yönetmen: “Loud ailesi televizyon
ekranında görünmeyi kabul ederek kendini ölüme mahkûm
etmiş bir ailedir” diyecektir. Öyleyse söz konusu olan şey gerçekten
bir kurban törenidir. Yirmi milyon Amerikalı seyirciye
sunulmuş bir kurban töreni. Kitle toplumunu anlatan (liturgique)
dramatik özelliklere sahip bir tören.
TV-Hakikat. Çok anlamlılığı, anlam karmaşasını anlatacak
daha güzel bir terim bulunamazdı. Söz konusu olan şey, bu
ailenin hakikati midir yoksa televizyonunki mi? Gerçekte
Loud’ların hakikati, televizyonun hakikatidir. Hakikat televizyonun
kendisidir. Bu hakikat düşünce, ayna, perspektif kurallar,
panoptik sistemle bakışa özgü bir hakikat değildir. Bu hakikat
araştıran, soruşturan anketle; yoklayıp, parçalarına ayıran
laser’ın; delikli bir film şeridine dönüşmüş yaşamsal kalıplarla
davranışlarımızı belirleyen genetik kodun yanısıra duygusal
evrenimizi de örgütleyen hücrelere özgü geçici bir hakikattir.
TV adlı “medium” aracılığıyla Loud ailesinin karşı karşıya kalmış
olduğu hakikat, işte böyle bir hakikattir. Bir anlamda bu
bir öldürme eylemidir. Burada hâlâ hakikat denen bir şeyden
söz edebilmek mümkün müdür?
Bu panoptik sistemin sonu olur. Televizyon hakikati görebilen
yegâne göz değildir. İdeal denetim düzeni de şeffaflığın zoGerçeğin
Yerini Alan Simülakrlar
54
runlu kılmış olduğu değildir. Çünkü şeffaflık nesnel bir uzamla
(Rönesans devri uzamı gibi), güçlü bir despotik bakışı zorunlu
kılmaktadır. Bu da bir hapsetme ve gözaltına alma sistemidir.
Panoptiğin odak noktası körleşse bile her zaman dış görünüş
üzerine kurulan ve bakanla bakılan arasındaki karşıtlık üstünde
oynayan çok kurnazca bir göz altına alma biçimi.
Loud ailesi başka gerçeklerin de farkına varmamızı sağlamıştır:
Artık siz televizyona değil, televizyon sizin nasıl yaşadığınıza
bakıyor ya da siz “Paniğe Gerek Yok”u değil; “Paniğe
Gerek Yok” sizi izliyor. Panoptik gözetleme sisteminden (gözetlemek,
cezalandırmak), aktifle pasifin yok edildiği bir caydırma
sistemine geçilmiştir. Bundan böyle model ya da bakışa
boyun eğme zorunluluğu ortadan kalkmıştır. Çünkü bundan
böyle: “Model sizsiniz!”, “Çoğunluk sizsiniz!”. Modelle gerçeğin
birbirine karıştığı istatistik işlemlerdeki gibi gerçekle “medium”
un birbirine karıştığı (Loud ailesi örneğine bakınız) hipergerçek
bir toplumsal da böyle bir şeydir. Artık ikna etme
değil (propaganda, ideoloji, reklam, vb.), caydırma üstüne oturan
toplumsal, yani bizim ilişkilerimizin ulaşmış olduğu son
aşama budur: “Haber sizsiniz, toplumsal sizsiniz, olay sizsiniz,
bu sizin sorununuz, söz sizin, vs.” Bu tersine çevirme yüzünden
model, iktidar, bakış ve “medium”a özgü sürecin herhangi
bir ânını belirleyebilmek imkânsızlaşmaktadır çünkü bunu yaptığınız
anda zaten karşı tarafa geçmiş oluyorsunuz. Bu noktada
artık ne bir özne, ne bir odak noktası, ne merkez, ne de çevrenin
sınırlarından söz edebilmek mümkündür. Çünkü burada
yalnızca bir daireyi andıran bir eğimden başka bir şey yoktur.
Burada şiddet ya da gözetleme yoktur; yalnızca “haber” vardır.
Gizli bir şiddet, zincirleme tepki, için için kaynama-patlama ve
gerçeği andıran bir şeylerin içinde devinmeye devam ettikleri
uzam simülakrları vardır. Perspektif ve panoptik kuram gözümüzün
önünde yok olup gitmektedir. Bu, iktidarın “nesnel”
özü konusundaki tüm klasik çözümlemelerle dayanışma içinde
olan ahlâkî bir varsayımdı. Öyleyse bu bir gösteriye benzeyen
Jean Baudrillard
55
her şeyin de sonu demektir. Örneğin Loud ailesi konusunda
televizyon bir gösteri aracı değildir. Bundan böyle “situationniste”
lerin sözünü ettikleri bir gösteri toplumu olmaktan çıktığımız
gibi, gösteri toplumunun zorunlu kıldığı özgün bir yabancılaşma
ve baskı tipine de sahip değiliz. Bundan böyle “medium”
u da o eski biçimiyle algılayamayız. “Medium”la mesajın
(Mc Luhan)7 birbirine karıştırılması yeni çağın ilk önemli ve
7 “Medium”la/mesaj karmaşası alıcıyla gönderici karmaşasının bir
sonucudur. Çünkü alıcı/gönderici ikilisi her türlü ikili (ya da kutuplaşmış)
yapıya bir son vermiştir. Oysa dilin söylevsel özelliğini oluşturan
ikili yapıyla anlamın önceden belirlenmiş eklemlenme biçimi bizi
Jacobson’un ünlü işlevler çizelgesine göndermektedir. Bu bağlamda
söylev, sözcüğün gerçek anlamında oradan oraya “dolanan” bir şeydir,
bir başka deyişle söylev bir noktadan yola çıkıp bir başka noktaya
ulaşmak yerine bundan böyle hangisinin nerede olduğunun belli olmadığı
gönderici ve alıcı konumları arasında herhangi bir ayrım yapmadan
belli bir kısırdöngüsel düzeni izleyerek ortaya çıkan şeydir.
Öyleyse bu durumda iktidara özgü ya da gönderici bir süreçten söz
edebilmek olanaksızdır. Sürekli olarak el değiştiren iktidarın kökenlerini
ortaya çıkarabilmek giderek güçleşmektedir. Klasik tanımını yitiren
iktidar, egemenle bağımlı konumlarının sürekli tersine döndürüldüğü
bir şeye benzemiştir. Durmadan el değiştiren bir iktidar, bilgi ve
söylev, süreçlerin ve kutupların yerlerinin belirlenmesini olanaksızlaştırmaktadır.
Örneğin psikanalitik yorumlamada yorumlayıcının sahip
olduğu “iktidarın” kökeninde yorumladığı kişi vardır. Bu durum her
şeyin değişmesine neden olmaktadır çünkü iktidarın geleneksel sahiplerine
bu gücü nereden alıyorsunuz sorusunu sormamıza yol açmaktadır.
Seni kim dük yaptı? Seni kim kral yaptı? Kim yaptı? Yanıt
ancak Tanrı olabilir. Çünkü sorulan sorulara yanıt vermeyen tek varlık
Tanrı’dır. Oysa seni kim psikanalist yaptı sorusuna hekim, sen
(yani hasta) yanıtını verebilir! Bu durumda ters bir simülasyonla “çözümlenenden”
“çözümleyene”, pasiften aktife geçilmekte ve sonuç
olarak kutupların sürekli olarak nasıl yer değiştirdikleri ve dolayısıyla
iktidarın bu kısırdöngü içinde kusursuz bir güdümleme nesnesine
dönüşerek aslında, nasıl yok olup gittiği görülmektedir. Bundan böyle
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
56
büyük formülüdür. Sözcüğün yazılı anlamında artık “medium”
diye bir şey yoktur. Çünkü “medium” gerçeğin içine yayılmış
ve dağılmış olduğundan algılanması imkânsızlaşmıştır. Üstelik
gerçeği en ufak bir şekilde etkileyememektedir.
Sonuç olarak sözünü ettiğimiz şey dur durak tanımayan,
kronik bir hastalık gibi gerçeğin içine yerleşerek onu değiştirmeye
çalışan bir “medium”dur. Burada “medium”un, süzgeçten
geçirerek sunduğu haber ya da bir lazer ışığının boşlukta
oluşturduğu üç boyutlu bir reklam imgesi gibi bir hayalete dönüşmüş
bir gerçekten söz ediyoruz. Tıpkı yaşamın içinde çözülerek
eriyen televizyon ya da televizyonun içinde çözülerek
eriyen yaşam gibi. Yaşamla televizyon birbirlerinden ayrılması
imkânsız bir solüsyona benzemektedirler. Loud’lar gibi biz de
yalnızca medya ve modellerin şantajına, şiddetine, baskısına ve
iktidar yönlendirici ve bakışın egemen olduğu bir düzene değil, dokunma
ve yer değiştirmenin egemen olduğu bir düzene aittir. Bunun
yanısıra Devlet/aile arasındaki kısırdöngüleşmiş ilişkinin toplumsal ve
kişisel imgelerin metastatik düzenlemesi ve başıboşluğu sayesinde
nasıl sürdürüldüğüne bir bakmak gerekir (J. Donzelot La police des
Familles). Bundan böyle şu ünlü: “Nereden arıyorsunuz?” –“Nereden
biliyorsunuz?”, “Gücünüzü nereden alıyorsunuz?” sorularını,
ânında verilecek bir “Sizden söz ediyorum, bu güce sizin sayenizde
kavuştum!” yanıtını almadan sorabilmek olanaksızlaşmıştır. Burada
imâ edilmeye çalışılan şey ‘konuşan sizsiniz, öyleyse bilen ve iktidarın
sahibi olan da sizsiniz’dir. Bu muazzam bir açmaz, dolaylı bir konuşmaya
benzeyen bir şantajdır. Konuştuğu varsayılan ancak kendisinden
bir yanıt alınamayan ve kendi hakkında sorulan sorulara bile hep
yanıt sizsiniz ya da yanıt zaten sorunun içinde, vb. yanıtlarını veren
kesinlikle caydırılmış bir özneye benzemektedir. Bu ele geçirildiği
sanılan sözün çok karmaşık yollardan boğazlanmasıdır. Konuşma
özgürlüğü adı altında zorla yaptırılan itiraflar. Özneye getirilen kendi
sorularına kendi yanıt verme zorunluluğu. Yanıtın sorudan önce gelme
(yani sorunun önüne ya da yerine geçmesi) önceliğine sahip olması
(zaten yorumlamanın tüm şiddeti de burada gizlidir. Tabiî
“söz”ün bilinçli ya da bilinçsiz özerk bir şekilde kullanımı da).
Jean Baudrillard
57
saldırısına değil aynı zamanda televizyona özgü o hissedilir
görünmeyen şiddet, gizliden gizliye ele geçiriliyor ve elektrik
enerjisi akımına mâruz bırakılıyoruz.
Bu tersine çevirme simülakrı ya da kutuplara yer değiştirtme
olayı, her türlü güdümleyici söylevin sırrını oluşturan şu
dâhice bir kaçak dövüştür. Sonuç olarak iktidar sahnesinin
ortadan kalktığı günümüzde buna iktidarın sırrı deniyor. Bütün
söylevlerin yüklendikleri ve zamanımızın en belirgin özelliğini
oluşturan şu fantastik sessiz çoğunluk olayının kökeninde de
aynı şey vardır. Bütün bunlar demokrasi simülakrı denilen şeyle
birlikte ortaya çıkmışlardır. Bir başka deyişle iktidarın Tanrı’dan
alınıp halka verilmesiyle başlamıştır. Gücünü bir yerlerden
(Tanrı, ulus, vb.) alan iktidar yerine bir yeniden canlandırma
biçimine dönüşmüş iktidarla başlamıştır. Bu Kopernik’in
savunduklarının tam tersini öne süren; iktidar ve bilginin artık
aşkın denilebilecek bir güneş ya da ışık kaynağına sahip olmadığını
savunan bir devrim gibidir. Her şeyin başı artık halktır.
Her şey halka aittir. Evrensel güdümleme simülakrı ya da halk
oylaması senaryolarından güncel kamuoyu araştırma numaralarına
kadar giden bu müthiş “yenilenme” hareketi yavaş yavaş
yerli yerine oturmaktadır.
Bu söylevin zorunlu kıldığı olumsuzlukları göz ardı etmemek
gerekiyor çünkü burada söz konusu olan şey ne bir hastalık
ne de bulaşıcı bir mikroptur. Medyayı, gerçeği hipergerçeğe
dönüştüren genetik bir koda benzetmek yanlış bir şey olmayacak.
Tıpkı mikromoleküler kodun, anlamı, bir yeniden canlandırma
ortamından söküp alarak, programlanmış bir sinyalizasyon
ortamına yerleştirmesi gibi.
Burada söz konusu olan şey, o bildik geleneksel nedensellik
yönteminin kendisidir. Bu yöntem bir perspektif sunan, determinist,
“aktif”, eleştirel ve analitik bir yöntemdir. Zaten bu
yöntem o yüzden birtakım sonuçlar sunabilmekte; bir aktifle
bir pasife; özneyle nesneye sahip olabilmektedir. İşte bu anlamda
televizyon bizi izlemekte, bizi kendimize yabancılaştırGerçeğin
Yerini Alan Simülakrlar
58
makta, güdümlemekte ve bilgilendirmektedir… Bütün bunlar
olup biterken biz de analitik medya düşüncesiyle aktif ve etkin
bir dış etken; kendini gerçek ve anlamla sınırlandırmayı seçmiş
“perspektif” (üç boyutlu) bir haber düşüncesinin varlığını sürdürmesine
katkıda bulunmaktayız.
Oysa televizyonu bir nedenle sonuç, bir özneyle nesne arasına
minimal bir mesafe koyan, o eski iki kutuplu nükleer kasılma
ve küçülme şemasına uygun bir şekilde zıt kutupları yok
edebilen bir güce sahip DNA yöntemi gibi görmek gerekiyor.
Genetik kodlama sırasında ortadan kaybolan şey de bu
farktır. Belirleyebilme gücünden yoksunlaşmayı, moleküller
arası bir rastlantıdan çok ilişki yokluğunda aramak gerekir.
DNA çekirdeğinden “bilgilendirdiği-oluşturduğu” “töze” kadar
giden moleküler komut süreci içinde artık bir sonuç, bir enerji,
bir determinasyon ya da bir mesaj aşaması yoktur. “Komut,
sinyal, (impulsion) içtepi, mesaj, vs”. Bütün bunlar olan biteni
anlamamıza yardımcı olmaktadırlar. Ancak bu konuyu, hakkında
hiçbir şey bilmediğimiz bu boyutu kayıt, vektör ve kod
çözme terimlerinden yararlanarak analojik bir şekilde açıklamaya
çalışanlar vardır. Oysa bu bir “boyut” bile değildir ya da
ona dördüncü boyut demek gerekecektir (zaten Einsteincı
görecelik terimleriyle konuşmak gerekirse bu dördüncü boyut
da farklı kutuplardan oluşan zaman ve mekân boyutunun yutulmasıyla
açıklanmaktadır). Sonuç olarak bütün bu süreç
olumsuz bir şekilde algılanabilir. Bundan böyle bir kutbun diğerinden
ayrılmasını sağlayabilecek hiçbir şey yoktur. İki kutup
sanki akıl almaz bir şekilde birbirine geçmiştir. Sanki o geleneksel
iki kutuptan biri, diğeri tarafından emilmiş gibidir. Bu
bir implosion’dur (için için kaynama, patlama diyebileceğimiz
bir şekilde bir kutbun, diğeri içinde erimesi olayı). Yıldızı hâlâ
parlayan nedensellik, determinasyon ve ayrımlama yöntemlerinin
pozitif ve negatif elektrik enerjileriyle birlikte yutulmaları.
Bu bir anlam implosion’udur. Simülasyon da zaten tam bu noktada
devreye girmektedir.
Jean Baudrillard
59
İki kutupluluğun sona ermiş olduğu tüm alanlarda; örneğin
politika, biyoloji, psikoloji, medya, vb. alanlarda simülasyon evresine
geçilmiştir. Öyleyse bu evre salt bir güdümleme evresidir
ancak bu bir edilginlik evresi değildir çünkü aktifle pasif arasında
bir fark kalmamıştır. İşte DNA bu rastlantısal indirgemeyi
canlı bir töz gibi sunmaktadır. Loud ailesi örneğinde televizyon
denilen araçta bu belirsizlik had safhaya ulaşmaktadır.
Çünkü Loud’ların televizyon karşısındaki konumları canlı tözün,
kendi moleküler kodu karşısındaki tözünden daha aktif ya
da daha pasif değildir. Genetik kod ya da televizyon olayında,
en yalın elemanlarına indirgendiğinde bile, kendisi ya da gerçekliği
çözülemeyen bir (nebülöz) bilmece vardır.
Yör üngesel ve Nükleer
Nükleer, simülasyonun ulaşabileceği en üst aşamadır. Oysa yaşamın
kılcal damarlarına kadar içten içe sızmış caydırıcı bir sistem,
korkutabilmek için o muazzam gücünü bir gösteri nesnesine
dönüştürmek zorundadır. Askıya alınan nükleer tehlike,
dünyanın her yerinde sürüp giden nedensiz şiddet olaylarının
yanısıra, bize sunulan seçeneklerden oluşan rastlantısal düzenekle
medyanın merkezindeki caydırma düzenini kilitlemekten
başka bir işe yaramamıştır. Davranışlarımızın en önemsizi bile
nötralize edilerek, anlamsız ve birbirinden farksız (eşdeğerli)
göstergeler tarafından belirlenmektedir. Tıpkı “strateji oyunlarını”
düzenleyen anlamsız göstergeler gibi. Oysa gerçekler
başka türlüdür ve buradaki bilinmeyen, nükleer silahların tamamına
hipergerçek bir görünüm kazandıran simülasyonun bir
değişkeninden başka bir şey değildir. Üstelik bu simülakr, bütün
dünyayı egemenliği altına alıp, tüm olayları “anlamsızlaştırarak”,
anlamı kısa süreli “geçici” senaryolara, yaşamıysa bir
hayatta kalma mücadelesine hattâ sıradan bir iddia, bir meydan
okumaya dönüştürmektedir. Bu karşılığı ölümle ödenmeye
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
60
değmeyecek kadar anlamsız bahis, ortaya bile konulamadan
devalüe olmuş bir senede benzemektedir.
İnsanın yaşantısını paralize eden şeyin adı atom bombası
atma tehdidi değildir. Yaşamımızı kanser eden şeyin adı caydırmadır.
Üstelik bu caydırma oyunun kökeninde bulunan şey
gerçek bir nükleer savaş olasılığının ortadan kalkmış olması bile
değildir. Çünkü bir göstergeler sisteminde gerçeğin gerçekleşme
ihtimali önceden yok edilmiş durumdadır. Herkes nükleer
bir savaş ihtimaline inanıyormuş gibi yapmaktadır. Askerlerin
böyle bir olasılığa inanmaları anlaşılması kolay bir davranıştır
çünkü onlar bunu büyük bir ciddiyet içinde ve “strateji”
konusundaki tüm bilgilerini ortaya dökerek yapmaktadırlar.
Oysa ortada bu düzeyde herhangi bir iddia ya da meydan okuma
yoktur. Zaten durumun özgünlüğü de toptan yok oluşun
ihtimal dışı olmasından kaynaklanmaktadır.
Caydırmanın amacı bir savaş ihtimalini devre dışı bırakmaktır.
Bu yayılmak, daha da büyümek isteyen sistemlere özgü arkaik
bir şiddettir. Caydırma: Metastaz ya da gerileme özelliğine
sahip sistemlerde karşılaşılan, için için kaynayan-patlayan nötralize
olmuş bir şiddettir. Bu sistemde caydırmanın ne öznesi,
ne rakibi ne de stratejisi vardır. Caydırma, evrensel boyuttaki
proje ve arzuları yok etme özelliğine sahip bir yapıdır. Truva’da
nasıl bir savaş olmadıysa, günümüzde de bir nükleer savaş
olmayacaktır. Atom silahlarının giderek karmaşıklaşan yapısıyla
birlikte nükleer bir toza dönüşme ihtimalimiz de giderek bir
bahaneye dönüşmektedir çünkü bu giderek karmaşıklaştırma
işi, önceden saptanmış tüm hedefleri şimdiden aşıp geçmiş
olduğundan artık olmasıyla olmaması arasında bir fark kalmayan
bir semptoma dönüşmüştür. Nükleer savaşla hiçbir ilgisi
olmayan caydırıcı özelliğe sahip evrensel bir denetleme, kilitleme
ve güvenlik sisteminin yerli yerine oturtulmasındaki (dünyayı
havaya uçurma fikri, belki bir anlığına o da soğuk savaş
yıllarında henüz nükleer düzenle, geleneksel savaşın birbirine
karıştırıldığı bir sırada söz konusu olmuş olabilir) amaç tüm
Jean Baudrillard
61
gerçek olayların yanısıra, daha genelinde, sistem içinde bir olay
niteliğine sahip olabilecek ve onun dengesini bozabilecek her
şeyi kapsayabilmektedir. Terör dengesi aslında bu dengenin yol
açmış olduğu bir terörden ibarettir.
Caydırma bir strateji değildir. Tıpkı spekülatif para yörüngesine
özgü akış süreciyle dünyadaki tüm para alım satımını
denetleyen uluslararası sermayeler gibi, caydırma da, nükleer
silahlara sahip başrol oyuncuları arasında değiş tokuş edilmekte
ve el değiştirmektedir. Böylelikle uluslararası para piyasalarında
gerçek bir üretim referansından yoksun spekülatif sermaye
dolanımı gibi nükleer bir yörüngede dönüp duran gerçek
bir yok etme referansından yoksun yok edici nitelikteki para,
yeryüzündeki tüm potansiyel çatışma ve şiddetin denetlenebilmesini
sağlamaktadır.
Gezegen boyutlarındaki bu tezgâh, dünyamızın başına çok
büyük bir “nesnel” tehdit adı altında örülmeye çalışılan bu çorap
ya da diğer adıyla Demokles’in kılıcı sonuç olarak, bugüne
kadar hiç var olamamış maksimal bir denetleme sisteminin
kurulmasına neden olmuştur. Çünkü böyle bir denetleme sisteminin
asıl amacı, bu güvenlik hipermodeli aracılığıyla bütün
dünyayı bir uyduya dönüştürebilmektir.
Aynı düşünce, barış amaçlı oldukları söylenen nükleer santraller
için de geçerlidir. Barıştan yana olmanın sivil ya da asker
olmayla bir ilişkisi yoktur. Tersine çevrilmesi imkânsız denetleme
tertibatlarının bulunduğu; güvenliğin en önemli şeye dönüştüğü;
güvenlik normunun (savaş da dâhil olmak üzere) eski
yasalarla tüm şiddet olaylarının yerini almış olduğu, her yerde
gelişen ve yaygınlaşan bir caydırma sistemiyle karşılaşmaktadır.
Bu caydırma sisteminin çevresinde giderek genişleyen şeyin
çölün adıysa; tarih, toplum ve politikadır. Muazzam bir gerileme
tüm karşıtlıklar, tüm hedefler ve çatışmaların kasılıp kalmasına
neden olmaktadır. Onları durduran, nötralize eden ya da
donduran şey işte bu evrensel tehdittir. Bundan böyle hiçbir
başkaldırı olayı, hiçbir hikâye kendi doğal mecrasını (mantıksal
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
62
silsilesini) izleyerek gelişemeyecektir. Bundan böyle strateji
diye bir şey olmayacak, savaş tehdidi (saldırı) askerlerin elinde
bir çocuk oyuncağına dönüşecektir. Artık politik hedefler ölmüştür,
geriye yalnızca önceden belirlenmiş çatışma ve hedef
simülakrları kalmıştır.
İnsanlığın “uzay macerasıyla”, nükleer güçlerin tırmanışı
benzer işlevlere sahiptir. Bu durum 1960’lı yıllarda Kennedy ile
Kruşçev’in kolayca bir araya gelerek “barış içinde yaşama ve
gelişme” düşüncesini benimsemelerini sağlamıştır. Öyleyse
uzay araştırmalarında ulaşılan son hedef, son aşama nedir sorusunu
sorabiliriz. Ayın fethi ne anlama gelmektedir, uzaya
uydular yollamanın amacı nedir? Bütün bunların amacı evrensel
bir yerçekimi modeli oluşturmaktır. Başka ne olabilir ki?
Bütün bunların amacı bir uydulaşma modeli, hiçbir şeyin rastlantısal
olmadığı, programlanmış bir mikro-evren hâline getirilmiş
uzay kapsülünün kusursuz bir çekirdek görevi yapması
değil midir? Yalnızca rota, enerji, hesap, fizyoloji, psikoloji ve
çevreden oluşan, hiçbir şeyin rastlantısal olamayacağı, normların
her şeyi egemenlikleri altına almış oldukları bir evren. Yasadan
yoksun ancak ayrıntılara özgü işlemsel içkinliğin yasa
yerine geçtiği bir evren. Her türlü anlam tehdidinden arındırılmış,
yerçekiminin etkisinden kurtulmuş ve mikropların yok
edilmiş olduğu (sterilize) bir evren. Zaten insanı büyüleyen şey
de işte bu kusursuzluktur. Çünkü insanları büyüleyen şey Aya
ayak basmak ya da bir adamın uzayda yürümesi değildir (böyle
bir şey olsa olsa daha önce görülen düşlerin gerçekleşmesi
anlamına gelecektir). Hayır, insanları hayrete düşüren şey teknik
programlamayla manipülasyonun düzeyidir. Programlanmış
bir serüvene özgü akış düzeninin içkinleşen büyüleyiciliğidir.
İnsanın olasılıklara hâkimiyeti ve kusursuz bir norm düzeni
karşısındaki büyülenmedir. Bu korku ve içtepiden yoksun bir
ölüme benzeyen modelin yarattığı kaygıdır. Karşı gelmeden
kaynaklanan bir cazibeye sahip düzen hâlâ ahlâksız bir düşsel
üretim peşinde koşarken; norm büyülemekte, şaşırtmakta ve
Jean Baudrillard
63
dondurma işlemiyle her türlü düşsele karşı çıkmaktadır. Artık
kusursuz bir program konusunda şaka bile yapılamamaktadır.
Programı izlemek bile büyüleyici bir olaya dönüşmektedir. Bu
kusursuz bir dünyanın ürünüdür.
Bu programlanmış kusursuzluk, bu maksimal güvenlik ve
caydırıcılık modeli toplumsala da sıçrayarak onu da yönlendirmeye
başlamıştır. Nükleer tehlikenin gerçek sonuçları toplumsalın
içindedir, yoksa başka bir yerde değil. Teknik kusursuzluk,
toplumsal kusursuzluğa modellik yapmaktadır. Bundan
böyle toplumsal yaşamda da hiçbir şey rastlantıya bırakılamayacak’tır.
Zaten yüzyıllar önce başlamış ve günümüzde hızlandırılmış
bir evresini yaşayan ve devrimci bir özelliğe sahip olduğu
sanılan toplumsallaşma bu anlama gelmektedir. Ne var
ki, bu toplumsallaşma tam aksi yönde ilerleyen, için için kaynayan/
patlayan ve tersine çevrilmeyen bir sürecin içine girmiştir.
Bu süreç içinde her türlü rastlantı, kaza, sınırlandırma, amaç
ve karşıtlığın içinde genelleşerek normlara boyun eğmiş haberiletişim
mekanizmalarının sinyalleştirilmiş saydamlığına mahkûm
bir toplumsalın karmaşık yapısı ya da yapısal bozuklukla
yüz yüze gelinmektedir. Gerçekte uzay ve nükleer alana ait
modellere özgü bir amaç yoktur. Onların amacı ne Ay’ı keşfetmek
ne de askerî ve stratejik bir üstünlüktür. Onlar yalnızca
ve yalnızca birer simülasyon modelidir, o kadar. Evrensel bir
denetleme sistemine ait yönlendirme modelleridir (çünkü bu
senaryonun başrol oyuncuları da özgür değildir zira herkes
uydulaşmış bir durumdadır).8
Sakın görünüme aldanmayın: Çünkü uydulaştırma olayında
uydulaşan, gerçekte uydulaştığı sanılan değildir. Bir uzay aracının
belirlenmiş yörüngesine bakıldığında asıl uydulaşanın dünya
olduğu söylenebilir. Merkezkaç, hipergerçek ve anlamsız bir
8 Paradoks yani bombalar tertemiz nesnelerdir. Sahip oldukları tek
kirletici özellik patlamadıkları zaman çevreye saçtıkları bir güvenlik
ve denetleme sistemidir.
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
64
şeye dönüştürülen sürecin adı dünyaya özgü gerçeklik ilkesidir.
Aslında bir denetleme sistemi olan bu süreç: Barış içinde birlikte
yaşama gibi yörüngesel bir süreç görünümünü aldığında,
yeryüzündeki tüm mikro-sistemler özerkliklerini yitirerek birer
uyduya dönüşmüşlerdir. Tüm olaylarla enerjiler bu merkezkaç
(eksantrik) yerçekimi denilen şey tarafından emilmektedir. Her
şey sanki tek bir denetleme mikro-modeline (yörüngeleşmiş
uydu) indirgenmeye çalışılmaktadır. Tıpkı biyoloji evreninde
her şeyin genetik kodun moleküler mikro-modeline indirgenmeye
çalışılması gibi. Aynı anda tırmanışa geçen nükleer ve
genetik gibi iki temel caydırma kodu, her türlü anlam ilkesini
emerek, gerçeğin çevreye yayılmasını imkânsızlaştırmaktadır.
1975 yılının Temmuz ayında yaşanan iki olay bu olguyu kesin
bir şekilde doğrulamıştır. Bu olayların birincisi Amerikan ve
Sovyet süper uydularının uzaydaki buluşmasıdır. Barış içinde
birlikte yaşamanın en uç noktası; diğeriyse Çinliler’in zaman
içinde ideogramlardan oluşan alfabelerini terk ederek Latin
alfabesine geçişi benimsemiş olmalarıdır. Bu sonuncu olay
soyut ve bir model özelliğine sahip bir göstergeler sisteminin
“yörüngeleşme” sistemine girmeyi kabul etmesi anlamına gelir
ki, bu yörünge stil ve yazımla ilgili daha önceleri özgün bir
şekilde var olmuş tüm biçimleri kendiliğinden yutacak demektir.
Burada uydulaşan şey bir dildir. Bu, Çin usulü bir barış
içinde birlikte yaşama formülüdür. İki uydunun gökyüzünde
buluştuğu anda, yeryüzünde de bu olay gerçekleşmiştir. İki
Büyüğün yörüngeleşen uçuşuyla, yeryüzünde kalan tüm diğerlerinin
nötralize olup, homojenleşmeleri.
Yörüngeleşme sürecinin getirdiği caydırıcılığa karşın, her
nedense –nükleer kod ya da moleküler kod– yeryüzündeki olay
sayısı, haberin yerküre üzerinde oluşturduğu bitişik düzen ve
hız nedeniyle giderek artmaktadır. Ancak bu olaylar aynı süre
içinde, açıklanması olanaksız bir şekilde, anlamlarını yitirmektedirler.
Onlar zirveye tırmanmış olan bir simülasyonun (duplex)
aynı anda farklı merkezlerden yayımlanan bir sonucundan
Jean Baudrillard
65
başka bir şey değildirler. Bunun en güzel örneğiyse Vietnam
Savaşı’dır. Çünkü bu savaş olabilecek en “devrimci” ve tarihî
bir amaca koşut denilebilecek bir caydırma sürecinin yerli yerine
oturtulmuş olduğu bir anda ortaya çıkmıştır. Vietnam Savaşı’nın
anlamı nedir? Bu savaş hem zamanımızın en önemli
tarihî olayı hem de tarihi gömen bir olaya benzemektedir.
Böylesine acımasız, uzun ve vahşi bir savaş nasıl olur da bir
hokkabaz numarasına benzer şekilde, birdenbire, aniden duruverir?
Amerika neden bozguna uğramıştır? (bu ABD tarihinin en
büyük bozgunudur). Bu bozgunun Amerika’nın iç yaşantısı
üstünde hiç mi etkisi olmamıştır? Bu savaş gerçekten de
ABD’nin yeryüzü boyutlarındaki stratejisinin başarısızlığı anlamına
gelmiş olsaydı Amerikan politik sistemiyle ülkedeki iç
dengeyi de zorunlu olarak allak bullak etmesi gerekirdi. Oysa
böyle bir şey olmamıştır.
Öyleyse başka şeyler oldu. Bu savaş, birlikte barış içinde yaşama
düşüncesine en zor anlarından birini yaşatmaktan başka
bir işe yaramamıştır. Bu savaş Çin’in, bu barış içinde birlikte
yaşama sürecinin içine alınmasını sağlamıştır. Uzun yıllar boyunca
Çin’in bu savaşa somut bir şekilde müdahale etmemesi
sağlanmıştır. Bu arada Çin de dünya boyutlarındaki bir modus
vivendi’nin ne olduğunu anlamıştır. Bu arada evrensel bir devrim
stratejisinden; güçlerle, imparatorlukların paylaşıldığı bir
sürece geçilmiştir. Bundan böyle radikal bir alternatiften, bir
temele oturtulmuş münavebeli bir politik sisteme geçilmiştir
(Pekin-Washington ilişkilerinin normalleştirilmesi). Zaten Vietnam
Savaşı’nın asıl amacı da budur. Bu anlamda ABD, Vietnam’ı
terk etmiştir ama savaşı da kazanmıştır.
Hedefe ulaşıldığı an, savaş “kendiliğinden” sona ermiştir.
İşte bu yüzden bu kadar kolay bir bozgun ve çöküşle karşılaşılmıştır.
Aynı şeyleri Vietnam için de söyleyebilmek mümkün.
Çünkü (komünist Vietnamlılar da) sağlıklı bir politika ve disiplinli
bir iktidarın var olmasını engelleyen tüm unsurları ortadan
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
66
kaldırmadıkça savaşı devam ettirmişlerdir. Savaş silahlı direniş
gruplarından, düzenli Kuzey ordusuna devredildiğinde sona
erdirilmiştir. Çünkü ulaşılmak istenen hedefe varılmıştır. Öyleyse
bu tarafta da hedef politik bir değişikliğin sağlanmasıydı.
Amerikalılar açısından bu işi başaran Vietnamlılar’a yardım
etmemek için ortada bir neden kalmamıştı. Başta bir komünist
iktidarın bulunması o kadar da önemli değildir çünkü ortaya en
azından kendisine güvenebilecek bir düzen çıkmıştır. Üstelik
bu düzen kapitalizm öncesi arkaik ve “vahşi” toplumsal yapılanmaların
ortadan kaldırılmasında kapitalizmden daha etkin
olmuştu.
Cezayir Savaşı sırasında da benzer bir senaryoya başvurulmuştu.
Bu savaş ve bundan sonraki her savaşın ikinci bir yüzü
olacaktır çünkü silahlı şiddetin gerisinde, rakipler arası öldürücü
bir zıtlaşma vardır. Üstelik bu zıtlaşma bir hayat memat
sorununa dönüşmüş gibidir (aksi takdirde insanları bu türden
olaylar yüzünden ölüme gönderebilmek imkânsızlaşacaktı). Bu
ölümüne mücadele ve dünya boyutlarındaki amansız bir çıkar
sürtüşmesi simülakrının gerisinde, iki rakibin temelde adı söylenmeyen
ve hiç söylenmemiş bir şeylere karşı çok sıkı bir dayanışma
içinde oldukları söylenebilir. Bu iki rakibin suç ortaklığı
sayesinde, savaşın nesnel sonuçları tribal, cemaat tipi, prekapitalist
yapılarla, tüm değiş tokuş, dil ve simgesel örgütlenme
biçimlerinin ortadan kaldırılması şeklinde olmaktadır. Bu savaşın
nesnesi (ya da asıl amacı), işte bütün bu yok edilenlerdir.
Savaş gerçekte muazzam bir ölüm gösterisine dönüştürülmüş
bir tertibat olarak, toplumsalın terörist bir yöntemle rasyonalize
edilme sürecinde bir araç olmuştur. Tutulan yol ister komünizm,
isterse kapitalizm olsun toplumsalın üstüne oturduğu
iktidar işte bu türden bir cinayet işlemiş olacaktır. Komünizmle
kapitalizm arasında katıksız bir suç ortaklığı vardır. Bir başka
deyişle bu iki rakip kendi egemenlik alanları içinde, toplumsal
ilişkiler düzeyinde, birbirine benzeyen bir boyun eğme biçimi
oluşturabilmek için (bunu gerçekleştirebilmek için her iki taraf
Jean Baudrillard
67
muazzam özverilerde bulunmayı kabul etmişlerdir) bir işbölümü
yapmışlardır.
Örneğin, Kuzey Vietnamlılar, Amerikalılar’ın çekilme senaryosu
konusunda, kendilerine verilen öğütleri dinlemek zorunda
kalmışlardır. Çünkü bu senaryonun doğal olarak onları rezil
etmemesi gerekiyordu.
Bu senaryo şöyle özetlenebilir. Önce Hanoy çok şiddetli bir
şekilde bombalanmalıydı. Bir simülakrdan başka bir şey olmayan
bu ağır bombardıman ateşi karşısında Vietnamlılar, oyun
kuralı gereği, uzlaşmaya yanaşmak zorunda kalacaklardı.
Nixon ise Amerikan halkına askerlerini geri çektiği numarasını
yutturacaktı. Her şey önceden inceden inceye planlanmıştı.
Geriye son rötuşların gerçeğe benzemesini sağlamaktan başka
yapacak bir şey kalmıyordu.
Savaş ahlâkıyla yüce savaş “değerlerinden” söz edenler fazla
üzülmesinler: Çünkü savaş bir simülakra benzediği zaman bile
insana yeterince acı çektirebilmekte ve sonuç olarak bu savaşın
gazileri de diğerleriyle aynı düzeyde bir değere sahip olabilmektedirler.
Bu açıdan hedefe ulaşma konusunda bir sorun
yoktur, tıpkı toprak sınırlarının belirlenmesi ve disipline dayalı
bir toplumsallığın gerçekleştirilmesi konusunda bir sorunla
karşılaşılmaması gibi. Üstünde durmaya değmeyecek bir şey
varsa o da rakipler arasındaki rekabete dayanan zıt amaçlar ve
savaşın ideolojik ciddiyeti denilen şeydir. Sözü edilmeye değmeyecek
bir şey varsa o da zafer ya da bozgunun gerçekliğidir.
Çünkü savaş, görünümlerinin çok ötesinde zaferler kazanmayı
başarabilen bir süreçtir.
Zaten günümüzde bizi egemenliği altına almış olan barış
içinde birlikte yaşama (ya da caydırma) süreci, gerçekte savaşla
barışın ötesinde bir şeydir. Caydırma her zaman için savaş ve
barışla eşdeğerli bir şeydir. Orwell: “Savaş barış demektir”
diyordu. Burada iki farklı kutbun birbiri içinde eriyip gidişine
ya da birbirlerine taze kan taşımaya çalışma girişimlerine tanık
olmaktayız. Karşıtlıkların zamansal çakışması hem bir parodi
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
68
hem de her türlü diyalektiğin sonudur. Bu yüzden bir savaşın
gerçekliğinin farkına bile varmadan yanından geçip gidebilmek
mümkün olmaktadır. Bir başka deyişle bu savaş gerçekte sona
ermiş olduğu tarihten çok önce sona ermişti. Savaşa daha savaşılırken
bir son verilmişti. Belki de böyle bir savaş hiç başlamamıştı.
Buna benzer başka olayların da (petrol krizi, vs.) yapay
bir evre olmanın dışında, tarihî bir araştırma girişimini
engelleyebilme amacıyla uydurulan kriz, felâket ve tarihe özgü
senaryolar, (ersatz) uyduruk ve kurmaca olaylar hiçbir zaman
için ortaya çıkmamış, hiç var olmamıştır. Amaçların doğruluğu
ve gerçekliğiyle olgulara özgü nesnellik illüzyonunu sürdürebilmek
için resmî haber senaryosuyla medyanın tamamı emre
hazır bir şekilde beklemektedirler. İşte bu yüzden tüm olayları
tersine çevirmek zorundayız. Aksi takdirde (İtalya’da “iktidardaki”
komünistler gibi, Gulag Takımadaları’nda yaşayanlarla
Sovyetler Birliği’nden kaçanların farkına iş işten geçtikten sonra
varırız. Tıpkı bu olaylarla aynı zaman dilimi içinde ortaya
çıkan ve can çekişmekte olan bir etnolojinin, iş işten geçtikten
sonra “farklılıklarını” yitirmiş Vahşilerin farkına varması gibi)
bütün bu olayların ayırdına, farkına varılması gereken anda
değil çok sonra varabiliriz. Olayların anlamlarını ortaya çıktıkları
anda yitirmiş olduklarının farkına çok geç varılmaktadır.
Bu olaylar göstergelerin yapay ve anlık pırıltıları sayesinde bir
havai fişek gibi bir görünüp, bir kaybolmaktadırlar. Bütün bu
olayların art arda sıralanmasında hiçbir mantık bulunmadığı
gibi, akıl almaz boyuttaki bir eşdeğerlik ilkesine boyun eğdikleri
ve kendi sonuçlarıyla kesinlikle ilgilenmedikleri görülmektedir
[oysa bu olayların neden oldukları bir sonuç bile yoktur. Bu
olaylar müthiş bir (saf) görüntü olmanın ötesine geçememektedirler.]
“Güncel olaylar” (ya da haberler) adlı film insanda
bir kitsch, bir retro ya da bir porno izlenimi uyandırmaktadır.
Herkes bunun böyle olduğunu bilmekle birlikte kimse bu gerçeği
kabul etmeye yanaşmamaktadır. Simülasyonun gerçekliği
tahammül edilmesi imkânsız bir gerçekliktir. Artaud’nun “VahJean
Baudrillard
69
şetin Tiyatrosu”ndan bile daha acımasızdır. “Vahşet Tiyatrosu”,
yaşama en azından dramatik bir biçim verme denemesiydi.
Tek bir damla bile kan dökmeden, tüm önemli düşüncelerin
yok edilmesini sağlayan bir sistemde, insanı sürükleyip götürecek
ideal bir şiddet, yaşam biçimi ve vücuda sahip olma çabasıydı.
Oysa bizim işimiz bitmiştir. Bizim için gerçek bir vahşet
dramaturjisi üretme ya da gerçek bir şiddete başvurma şansı
sıfırdır. Yaşamımıza egemen olan şey simülasyondur. Bizim
için geriye retro ya da tüm yitirmiş olduğumuz gönderen sistemlerine
parodik, fantomatik bir şekilde yeniden hayat vermekten
(diriltmekten) başka yapacak bir iş kalmamıştır. Çevremizde
ne olup bitiyorsa hepsi caydırıcılığın soğuk ışığı altında
olup bitmektedir. Öyleyse Artaud da ya da vahşete özgü referans
sistemi de herkes ve her şey gibi bir “revival”a yeniden
gündeme getirilme hakkına sahiptir.
İşte bu yüzden nükleer tehlikenin giderek büyümesi, nükleer
bir felâket ya da bir kazaya neden olması için yeterli değildir.
“Genç” olarak nitelenebilecek güçler Amerikalılar’ın Hiroşima’da
yaptıkları gibi (çünkü yalnızca Amerikalılar bu bombanın
“kullanım değeri” hakkına sahip oldular. Bundan böyle
atom bombasına sahip olacak güçler) atom bombasına sahip
oldukları için bu bombayı kullanabileceklerini düşüneceklerdir.
Atom severler kulübüne girme (işçi dünyası için sendikalaşma
gibi bir şeydir bu), çok kısa bir süre içinde her türlü şiddete
dayalı müdahaleden vazgeçilmesini sağlamaktadır. Sorumluluk,
denetleme, sansür ve kendi kendini caydırma olayı her
zaman için sahip olunan güç ve silahlardan daha hızlı bir tempoda
gelişmektedir. Zaten toplumsal düzenin sırrı da burada
yatmaktadır. Örneğin bütün bir ülkeyi tek bir manivelayı döndürerek
kötürüm etme olasılığına sahip olan elektrik teknisyenlerini,
böyle bir silahı kullanmaktan alıkoyan şey sorumluluktur.
Total ve devrimci bir grev efsanesi de bu olanaklar sağlandığı
anda ortadan kaybolmaktadır. Toplumsala böyle olanaklar
Gerçeğin Yerini Alan Simülakrlar
70
tanındığı için bu türden sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Zaten
caydırma süreci de böyle bir şeydir.
İşte bu yüzden günün birinde nükleer güçlerin kolaylıkla
atom bombası ve atom silahları ihraç edebileceklerini düşünebiliriz.
Tehdit yoluyla denetim yerini bomba ya da bombaya
sahip olma gibi çok daha etkili bir pasifikasyon stratejisine
bırakacaktır. Kendi atom silahlarına sahip olacaklarını düşünen
“küçük” güçlerin gerçekte satın alacakları şey bir caydırma
virüsüdür. Onlar kendilerini caydıracak bir virüs satın almış
olacaklardır. Bu türden ülkelere sattığımız santraller için de
aynı şeyi söyleyebiliriz. Onlara her türlü patlama riskiyle, her
türlü tarihî şiddete yol açabilecek nötron bombasından istedikleri
kadar satabiliriz. Nükleer tehlike bu anlamda her yerde
hızlandırılmış birbiri içine yayılma sürecini başlatmış ancak bu
arada çevresindeki her şeyi dondurarak, her türlü canlı enerjiyi
de yutmuştur.
Nükleer, hem var olan tüm enerji çeşitlerinin en önemlisi;
hem de bütün enerji denetim sistemlerinin maksimum düzeye
çıkartılması demektir. Denetleme ve kilitleme düzeni, gücül/sanal
düzeydeki özgürleştirme hareketleriyle aynı gelişme hızına
sahiptir. Modern anlamda devrimlerin gerçekleşmesini engelleyen
şey de bu mantıktır. Enerjileri donduran şey sahip oldukları
ateş gücüdür. Enerjileri caydıran şey bizzat kendileridir.
Sahip olduğu nötralize olmuş, işe yaramaz, anlaşılmaz, patlaması
imkânsız güçlerin bizzat kendi üstünde muazzam bir bıkkınlık
ve köşesine çekilme duygusu yarattığı sistemde, bunların
gerisinde hangi amaç, güç, strateji ya da öznenin yattığı belli
değildir. Belki de bütün bunların gerisinde, bir felâket süreci
içinde yok olup gidecek bütün bu enerjilerin içedönük bir şekilde
patlama olasılığı vardır. Sözcüğün yazılı anlamında ya da
bir başka deyişle bütün sürecin tersine çevrilerek minimal bir
nokta, tüm enerjilerin tersine çevrilerek minimal bir düzeye
indirgenmesi vardır.
“RETRO” BİR SENARYO OLARAK TARİH
Şiddetin belirleyici olduğu tarihsel ve güncel bir dönemde (bu
iki dünya savaşıyla soğuk savaş arasında kalan süre olsun),
düşsel bir içerik olarak değerlendirilen mit, sinemada belirleyici
bir rol oynamıştır. Bu dönem, önemli despotik ve efsanevî dirilişlerin
altın çağıdır. Tarihsel şiddetin de etkisiyle gerçeğin
dışına itilen mit sinemaya sığınmak durumunda kalmıştır.
Günümüzdeyse bu kez tarih aynı senaryo doğrultusunda sinemayı
belirlemektedir. Tarihsel amaç, adına dünya boyutlarında
barış içinde birlikte yaşama denen ve sesi soluğu çıkmayan
gündelik yaşama özgü şu tekdüzelik, muazzam bir nötralizasyon
süreci tarafından yaşantımızın dışına itilmiştir. Önemini
ve anlamını yitirmiş tarihinden bir anda ya da yavaş yavaş koparak,
günahlarından arındırılabilen bir toplum, mitleri yeniden
yaşama döndürme sürecine benzer bir süreç aracılığıyla ekranlar
üzerindeki yapay diriltilişini kutlamaktadır.
Tarih yitirmiş olduğumuz bir gönderenler sistemidir, yani
tarih artık bize özgü bir mittir. Zaten ekran üzerindeki mitlerden
nöbeti devralmasının nedeni de budur. “Politikanın üniversiteye
girişi” gibi bir düşünce bizi nasıl keyiflendirdiyse, “sine“
Retro” Bir Senaryo Olarak Tarih
72
ma aracılığıyla bir tarih bilincine sahip olma” gibi bir düşünceden
alınacak keyif de bir illüzyondan başka bir şey olmayacaktır.
Aynı yanlış anlama ve kandırmaca bu konu için de geçerlidir.
Tarihi terk eden politika üniversiteye girmiştir. Bu tözünü
yitirmiş ve kendisine yasal bir yüzeysel uygulama alanı sunulmuş
retro bir politikadır. Bu politika cinsellik ya da meslek içi
eğitim (ya da bir zamanların sosyal sigortası) gibi öldükten
sonra liberalleştirilen bir politikadır.
Bu tarihî dönemde yaşanan en önemli olay, en büyük travma,
o çok güçlü referans sistemlerinin can çekişmeye başlamış
olmalarının yanısıra gerçek ve rasyonelin bir simülasyon çağının
başladığını haber vermeleridir. Oysa pek çok kuşak ve özellikle
de sonuncusu olumlu ya da olumsuz bir devrim düşüncesinin
peşi sıra, tarihin arkasından sürüklenip gitmiştir. Günümüzde
tarihin, ardında gönderenlerinden arındırılmış, akımlardan
etkilenebilen, duyarsız bir (nebula) kütle bırakarak çekip
gitmiş olduğu gibi bir izlenime sahibiz. Geçmiş bir tarihe
ait hayallerin biriktirildiği, ideolojiler ve retro modaların tepeleme
yığıldığı yer işte bu boşluktur. İnsanlar artık bütün bunlara
pek inanıp, umut bağlamamakla birlikte en azından faşist de
olsa tarih ve şiddet diye bir şeyin var olduğu ve bir ölüm kalım
mücadelesinin yaşandığı o eski günleri diriltmeye çalışmaktadırlar.
İçinde yaşanılan bu boşlukla tarih ve politika adlı bu
kanser ve değer kaybından kaçabilmek için her yol mubahtır.
Tüm içeriklerin karmakarışık bir şekilde dile getirilerek, tüm
geçmiş tarihin gelişigüzel bir şekilde diriltilmesi bu rahatsızlıkla
doğru orantılı bir şeydir. Seçici ideolojik düşünce yerini dur
durak bilmeyen bir nostalji, yani savaş, faşizm, devrimci mücadele
ya da “belle époque”un şaşaalı günlerini “biriktirme”/yeniden
üretme eylemine bırakmıştır. Tüm farklılıklar ortadan
kaldırıldığından artık hiçbir ayrım yapılmaksızın her şey aynı
yapmacık ve sıkıcı coşku gösterisiyle aynı retro çekicilik içinde
birbirine karıştırılmaktadır. Anlamını yitirmiş olsa bile bize çok
yakın bir tarihî geçmişin ayrıcalığı vardır (faşizm, savaş, savaş
Jean Baudrillard
73
sonrası gibi konuları işleyen sayısız film bize daha tahrik edici,
daha yoğun, daha baş döndürücü ve daha bildik kokular sunmaktadır).
Bu durumu (belki bu da retro bir varsayımdır) Freudçu
fetişizm kuramıyla açıklayabiliriz. Bu travma (gönderen
sistemlerinin yitirilmesi) çocuktaki cinsel ayrımın keşfedilmesine
benzemektedir (en az bu keşif kadar ciddi, önemli ve tersine
çevrilmesi olanaksız bir şeydir). Bir başka deyişle bir nesnenin
fetişleştirilmesi dayanması zor (insana acı veren) bir keşfin
(=cinsiyet ayrımı) gizlenmesini amaçlamaktadır. Zaten Freud
da, bu, herhangi bir nesnel değil, çoğu kez çocukta travma
yaratan keşiften hemen önce farkına varılmış en son nesnedir
demektedir. Öyleyse fetişleştirilen tarih özellikle bizim “göndermelerden
yoksun” çağımızdan hemen önce yaşanmış olan
dönemi kapsayacaktır. Böylelikle retro denilen dönemde faşizmle
tarihe neden öncelik tanındığı ortaya çıkmaktadır. Bunun
politik bir çakışma ya da benzerlikle ilişkisi yoktur. Faşizmi
anlatan filmlerden yola çıkarak bunların faşizmin yeniden
canlanmasına neden olacağına inanmak safça bir düşüncedir.
Artık faşist bir dönemde yaşamadığımız, daha da kötü bir başka
dönemde yaşadığımız için, vahşeti retro süzgecinden geçirilerek,
estetize edilen faşizm yeniden çekici bir görünüme sahip
olabilmektedir.1
1 Bugüne kadar hiçbir yorumlamanın (ne egemen sınıfların politik
güdümlemesi üzerine oturtulmuş Marksist yorum, ne Reich’ın cinselliği
baskı altına alan kitleler yorumu ne de Deleuze’cü despotik paranoya
yorumu) tam olarak açıklamayı başaramadığı faşizmin, ortaya
çıkış biçimi ve sahip olduğu kolektif enerjinin sırrı şöyle açıklanabilir.
Batı’da değer ve kolektif değerlerin çekiciliklerini yitirmeye, yaşamın
çağdaş bir rasyonellik ve tek boyutlu bir görünüme kavuşturulduğu,
toplumsal ve bireysel yaşamın bütünüyle işlemselleştirilmiş olduğu bir
sırada faşizm, mitik ve politik gönderen sistemlerinin “irrasyonel”
boyutlara ulaştırılması, kolektif değerin (kan, ırk, halk, vs.) çılgınca
abartılması, ölümün ya da “politik bir ölüm estetiğinin” yeniden enjekte
edilmesi anlamına gelmektedir. Bir kez daha bu değer felâketiyle
“Retro” Bir Senaryo Olarak Tarih
74
Tarih ancak öldükten sonra sinemaya böyle görkemli bir giriş
yapabilmiştir (“tarihî” teriminin de başına aynı şey gelmiş ve
öldükten sonra fosilleşmiş “tarihî” bir an, bir anıt, bir kongre,
bir figür olarak yeniden ortaya çıkmıştır). Tarihin sinema aracılığıyla
yeniden şırıngalanmaya çalışılmasının bilinçlenmeyle
değil, yitirilmiş bir gönderenler sistemine duyulan özlemle ilişkisi
vardır.
Bu sinemanın tarihe hiç önem vermediği, güncel bir süreç,
bir diriliş değil bir direniş biçimi olarak gösterilmediği anlamına
gelemez. Gerçek yaşamda da sinemadakine benzeyen bir
tarih olmuştur, ancak bugün bu tarih ortadan kaybolmuştur.
Sinemanın bize “gösterdiği” (bizden çalınmış) tarihin “tarihsel
gerçek”le olan ilişkisi, resim alanında klasik gerçekçi görüntülerle
neo-figürasyon arasındaki ilişkiden yoğun değildir. Neofigürasyon
bir yandan benzerlikten yardım dilenirken, bir yandan
da yeniden canlandırılan nesnelerin artık namevcut olduklarını,
yani hipergerçek bir şeye dönüşmüş olduklarını gösteren
kesin bir kanıttır. Bu resimlerdeki nesneler hiperbenzerlikten
kaynaklanan bir parlaklığa (tıpkı güncel sinemadaki tarihin
parlaklığı gibi) sahiptirler ki, bu da onların aslında hiçbir şeyi
yeniden canlandıramayan, gerçeğe benzeyen bomboş görüntüler
oldukları anlamına gelmektedir. Bu bir ölüm kalım sorunudur,
yani bu nesneler ne canlıdır ne de ölü. Zaten bu yüzden
âni bir gerçek kaybına uğrayacak olursak gerçeğin tıpkısı, kubu
nötralize edilmiş ve pasifleştirilmiş yaşam biçiminden kurtulabilmek
için her yol mübahtır. Faşizm bütün bunlara karşı bir direnme,
çok derinden gelen, irrasyonel, şeytanî bir direnme biçimidir. Eğer
böyle olmasaydı yani faşizmden daha da kötü sayılabilecek bir şeylere
karşı bir direniş anlamına gelmeseydi, böylesine kitlesel bir enerjiyi
peşinden sürükleyemezdi. Faşizme özgü şiddet ve terörün kökeninde
Batı’da çok derinlere kadar inmiş bulunan gerçekle rasyonelin birbirine
karıştırılmasından kaynaklanan bir başka terör vardır ve faşizm bu
teröre verilen bir yanıttır.
Jean Baudrillard
75
sursuz, kaybedilmiş bir ikizi olarak onun yerini alabilecektir.
Chinatown, Akbabanın Üç Günü, Barry Lyndon, 1900, Başkanın
Adamları, vb. dâhil olmak üzere bütün bu tarihî filmlerdeki
kusursuzluk insanı endişelendirmektedir. Bu yapıtları izlerken
insanın gerçek filmlerden çok kusursuz benzerler, kombinatuvar
(ya da McLuhancı anlamda mozaik) bir kültürün getirdiği
olağanüstü kurgulama olanakları, muazzam foto, kino ya da
sentetik tarihî görüntülerle karşı karşıya olduğuna inanası gelmektedir.
Bir konuda anlaşalım. Söz konusu olan şey bu filmlerin
nitelikleri değildir. Sorun bu filmler karşısındaki duyarsızlığımızdır.
Örneğin Last Picture Show. Bu filmi izlediğim sırada
dalgınlıkla onun 50’li yıllara ait özgün bir prodüksiyon olduğunu
düşünmüştüm. Küçük bir Amerikan kentine özgü atmosferi
ve görenekleri anlatan, vs. güzel bir film olduğunu
düşünmüştüm. İçimde küçük bir kuşku uyanmıştı çünkü bu
film gereğinden de iyi, aynı konuyu işleyen benzerlerinden
daha güzel ve derli toplu bir filmdi. O dönemin diğer filmlerinde
görülen duygusal, ahlâkî ve psikolojik izlerden eser yoktu.
Onun 1970’li yıllara ait bir film olduğunu öğrendiğim zaman
şaşkınlıktan neredeyse küçük dilimi yutacaktım. 1950’li yıllara
ait filmlerin hipergerçekçi bir yeniden sunumu cilalanmış, temizlenmiş,
kusursuz bir retro film. Şu sıralarda sessiz film
yapılacağından dem vuruluyor. Kuşkusuz bu filmler de asıl
üretilmiş oldukları dönemden çok daha güzel bir şekilde yapılacaklardır.
Belli bir döneme ait filmler yeni biçimleriyle yeniden
gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Oysa bu iki film tipi
arasındaki fark, gerçek insanla ona benzeyen otomat arasındaki
fark gibidir. Bir başka deyişle bu filmler kusursuz, olağanüstü
“artefact”lar sinemayı sinema yapan halüsinasyon ve
düş gücünden başka eksikleri olmayan dahice simülakrlardır.
Gördüğümüz filmlerin büyük bir çoğunluğu (en iyileri) bu türden
filmlerdir. Bu türün en güzel örneği Barry Lyndon’dur.
Ondan daha iyisi yapılmamış, yapılmayacaktır. Çünkü bu bir
yeniden canlandırma değil, bir simülasyondur. Bu filmdeki tüm
“Retro” Bir Senaryo Olarak Tarih
76
zehirli ışınlar temizlenmiş, gerekli ve yeterince malzeme kusursuz
bir şekilde yerli yerine oturtulmuştur. Hiçbir hata yoktur.
Gerçeği söylemek gerekirse bu filmden estetikle ilişkisiz
“cool”, soğuk, işlemsel, denklemsel ve güdümlenmiş bir keyif
alınmaktadır. Visconti’nin (Leopar, Senso, vb. filmlerini düşündüğümüzde,
ki bu filmler kimi açılardan Barry Lyndon’u andırmaktadırlar)
filmleriyle karşılaştırdığımızda yalnızca aradaki
stil farkını değil aynı zamanda sinematografik yaklaşım farkını
da görebilirsiniz. Visconti’de anlam, tarih, çekici bir dil, boş
anlar, tutkulu bir oyunculuk vardır. Bu tutku hem filmlerin
tarihsel içeriklerinden hem de sahneye konulma biçiminden
yansımaktadır. Kubrick’te bunların hiçbiri yoktur. O, filmini
bir satranç tahtası gibi görmekte ve tarihi işlemsel bir senaryoya
dönüştürmektedir. Doğal olarak bu yaklaşım biçimi bizi, o
eski anlam oyunu ve anlama meydan okuma karşıtlığına yani,
ayrıntı zenginliğine önem veren us’la, geometrik us karşıtlığına
götürmemektedir. İçinde yaşadığımız anlamdan yoksun filmler
çağında artık bunlar çeşitli boyutlarda, kocaman karmaşık sentetik
görüntü sistemleridir.
Sanki Leone’nin westernlerinde de buna benzeyen bir şeyler
var? Bilemiyorum. Bütün gelişmeler bu yöndedir. Örneğin
Chinatown lazer tekniğiyle yeniden tasarımlanmış bir polisiye
roman gibidir. Aslında bu bir kusursuzluk sorunu değildir çünkü
teknik kusursuzluk da anlamın bir parçası olabilir. Bu durumda
retro ya da hipergerçekçi bir teknikten söz edilemeyeceğinden
insanda bir sanat olduğu izlenimini bırakacaktır. Burada
teknik kusursuzluk modele borçlu olunmakta, gönderene
özgü taktik değerlerden biri gibi algılanmaktadır. Anlama ait
gerçek bir sözdiziminin (syntaxe) bulunmadığı bir yerde, bütüne
özgü taktik değerlerden başkasıyla karşılaşamıyoruz. Örneğin,
akla gelebilecek her şeyi yapan CIA adlı mitolojik makine,
“her işi yapan” bir stara benzeyen Robert Redford, hikâyeyle
ilgili zorunlu bir referansa benzeyen toplumsal ilişkiler ve siJean
Baudrillard
77
nemanın zorunlu kıldığı üst düzeyde bir teknik sihirbazlık bu
filmde hayranlık uyandıracak bir uyum içindedir.
Sinema en fantastik ya da mitik olandan gerçekçi ve hipergerçekçi
olana doğru giden bir gelişim çizgisi izlemiştir.
Sunduğu güncel ürünlere bakılacak olursa sinemanın teknik
açıdan giderek mutlak gerçeğe yaklaştığı, gerçeği tüm sıradanlığı,
hakikati tüm çıplaklığı ve can sıkıcılığıyla verdiği hattâ tekniğin
sağladığı kendine güven duygusuyla gerçeğin kendisi, hemen
şu anda burada olanın ta kendisi, anlamsız bir şey, inanılmaz
bir çılgınlık modeline dönüştüğü görülmektedir. Keza
fonksiyonalizme özgü nesne, işlevi ve kullanım değeri arasındaki
en uyumlu çakışmanın –dizayn aracılığıyla– sağlandığı
iddiasının da pek aklı başında bir girişim olmadığı görülmektedir.
Bugüne kadar göstergeler konusunda hiçbir kültür, böylesine
naif, paranoyak, püriten ve terörist bir bakış açısına sahip
olmamıştır.
Gerçek her zaman için teröristtir.
Bu gerçekle yüzde yüz örtüşme/çakışma arzusu sinemanın
aynı zamanda kendi kendisiyle de örtüşmesine neden olmaktadır.
Bu çelişkili bir durum değildir, hattâ bunun hipergerçeğin
tanımı olduğu söylenebilir. Sinema canlı ve çarpıcı bir betimleme,
bir ayna işlevi gören bir şeydir. Kendi kendini taklit edebilmekte,
kendi kendinden kopya çekebilmekte, kendi klasiklerini
yeniden çekebilmekte, özgün mitlerini yeniden gündeme getirebilmekte,
özgün sessiz filmlerden daha da kusursuz olan sessiz
filmler yapabilmektedir. Bütün bunlar mantıklıdır. Yitirilmiş
nesne (yani biz) nasıl anlamını yitirmekte olan bir gönderen sistemi
tarafından büyülenmişse(k), sinema da yitirilmiş bir nesne
olarak kendi kendisi tarafından büyülenmiştir. Eskiden sinema
ve (kendine özgü tekniğin çılgınca kullanımı da dâhil olmak
üzere romanesk, mitik, gerçek dışını kapsayan) düşsel arasında
canlı, diyalektik, dopdolu ve dramatik bir ilişki vardı. Bugün
sinema ve gerçek arasındaki ilişki bunun tam tersi sayılabilecek
negatif bir ilişkidir çünkü hem gerçek hem de sinema özgün“
Retro” Bir Senaryo Olarak Tarih
78
lüklerini yitirmişlerdir. Birbirlerine doğru asla birbirlerine kavuşamayacakları
bir düzlemde ilerleyen iki soğuk medyanın,
mutlak bir gerçek içinde yok olmaya çalışan sinemayla uzun bir
süreden bu yana sinematografik (ya da televizüel) hipergerçeklik
tarafından emilmiş bir gerçeğin, cinsellikten arındırılmış
nişanlılığı, “cool” bir suç ortaklığı ve iletişimden yoksun birlikteliği.
Tarih, belki de bilinçaltıyla birlikte son büyük güçlü mitti.
Bu mit olaylarla nedenler arasında “nesnel” bir mantıksal süreklilikle
söyleve özgü bir anlatım sürekliliği olabileceği olasılığını
dolaylı bir şekilde gündeme getirmektedir. Tarihle roman
aynı yaşlardadır. Giderek yitirdiğimiz şey, işte bu bir olay ya da
öyküye ait mitik enerjiyle masalsı özelliktir. Giderek başarılı ve
ikna edici bir mantığın ardında yatan tarihe sadık kalma ya da
kusursuz bir görüntü elde etme saplantısı (başka bir filmdeyse
bulaşık yıkamakta olan Jeanne Hilmann’ın gündelik yaşamına
ait, gerçek zaman dilimi içinde kaydedilmiş, kusursuz görüntüler
vardır. Geçmişin gerçekliğine, geçmiş ya da günümüzden
bir sahneye bu olumsuz anlamdaki sadakat; geçmiş ya da günümüze
ait mutlak bir simülakrın kusursuz bir yeniden sunumu
tüm değerlerin yerini almıştır. Bizler bu sürecin suç ortakları
olup, bu durumu tersine çevirmenin bir olanağı yoktur.
Çünkü sinema, tarihin ortadan kaybolmasına ve egemenliği bir
arşivin eline geçirmesine bizzat katkıda bulunmuştur. Fotoğraf
ve sinema, yararlandıkları mitlerden vazgeçme pahasına, tarihin
çağdaşlaştırılma sürecine görsel ve “nesnel” bir biçim kazandırarak
büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.
Bugün sinema tasfiye edilmesine katkıda bulunduğu tarihin
yeniden yaşama döndürülebilmesi için tüm teknik olanaklarını
onun hizmetine sunabilir. Ancak içlerinde yok olup gideceği
hayaletlerden başka bir şey üretemez.
HOLOCAUSTE
Bir katliamı unutmak da katliam türünden bir şeydir. Çünkü
bir katliamı unutmak insanın bir belleği olduğunu, bir tarihle
bir toplumun varlığını, vb. unutmak demektir. Bu unutma olayı
en az katliam olayının kendisi kadar önemlidir, ancak bu arada,
bizim bu katliam olayı ve hakikatine tanık olabilme şansımız
sıfırdır. Bu unutma olayı çok tehlikeli bir şeydir. Unutma olayı
yapay bir bellekle engellenebilir (günümüzde etrafımızı sarmış
olan bu yapay bellekler insan belleğinin yerini alarak, doğal belleği
unutturmaya çalışmaktadırlar). Örneğin Yahudi katliamının
yeniden sahneye konulması şeklinde yapay bir bellek üretebilirsiniz.
Oysa bu konuda gerçekten bir şeyleri yerinden oynatmak
ve derinlemesine etkileyebilmek için çok ama çok geç
kalınmıştır. Üstelik bu iş soğuk bir iletişim aracı olarak nitelendirebilecek
ve dünyaya unutma, caydırıcılık ve yok etme duygusu
yayan ve bunu esir kamplarındakinden çok daha sistemli
bir şekilde yapabilen televizyon adlı araç tarafından gerçekleştirilmektedir.
Televizyon her türlü tarihsel olaya son verebilen
gerçek çözümdür. Televizyonda Yahudiler gaz odaları ya da
fırınlardan geçirilerek değil ses ve imge şeritlerinden geçirilerek
Holocauste
80
yok edilmektedir. Böylelikle unutma, yani yok etme sonunda
estetik bir boyuta da sahip olabilmekte ve sonunda kitlesel bir
düzeye ulaşarak geçmişe ait görüntüler içinde eriyip yok olmaktadır.
Tarihsel ve toplumsal açıdan bugüne kadar ağza alınamayan,
söylenmesi ayıp olduğu için gizlenen, bir tür suçluluk duygusu
şeklinde sürüp gitmekte olan şey artık “herkes tarafından
bilinmektedir”. Herkes bu yok etme olayı (film) karşısında titremiş
ve ağlayıp zırlamıştır. Bu da “olayın” (katliamın) bir daha
asla yinelenmeyeceğini gösteren en güvenilir kanıttır. Az bir
masraf ve birkaç damla gözyaşıyla kotarılan(!) böyle bir olayın
tam da yinelenmeyeceği düşünüldüğü bir sırada, bu katliamı
kamuoyuna sunduğunu ilân eden televizyon adlı günah çıkartma
aracı tarafından yeniden yaşatılmakta ve üretilmektedir.
Bellekler ve tarih nasıl yok edilmeye çalışıldıysa, televizyon da
onları aynı şekilde unutturmaya, yok etmeye ve katletmeye
çalışmaktadır. Katliam olayı tersine çevrilmekte, için için kaynatılmakta,
hiçbir yankı bırakmadan emilmesi sağlanmakta ve
Auschwitz adlı karadeliğin yerini televizyon adlı karadelik almaktadır.
Bize, televizyonun bu diziyle Auschwitz üzerindeki
ipoteği kaldırarak bu konuda herkesi bilinçlendirdiği palavrası
sıkılmaktadır. Oysa bizzat filmin kendisi katliamın başka bir
kılığa, bu kez bir yok etme “kampı” değil bir caydırma “aracı”
(medium) kılığına sokularak sürdürülmesinden başka bir şey
değildir.
Hiç kimsenin anlamak istemediği bir şey varsa o da Holocauste
adlı bu dizinin her şeyden önce (ve özellikle) televizyon
dizisi hâline getirilmiş bir olay daha doğrusu televizüel bir nesne
olduğu (bu unutulmaması gereken temel bir McLuhan kuralıdır)
gerçeğidir. Bir başka deyişle soğumuş (küllenmiş) bir
tarihsel olayı yeniden ısıtma denemesidir. Bu olay trajik, ancak
geçen zaman nedeniyle sıcaklığını yitirmiş, soğuk bir olaydır.
Bu daha sonra başka biçimlerin içine yerleşen (buna soğuk
savaş, vs. de dâhildir) soğuk, soğutucu özelliğe sahip, caydırıcı
Jean Baudrillard
81
ve yok edici sistemlere ait ve soğuk kitleleri de kapsayan (bu
katliam sırasında öldükleri için bu olayla daha da yakından
ilgilenen, muhtemelen onu yönlendiren en kızgın kitle, bu işe
ölümüne inanmış ve kendi ölümlerinden de emin olan Yahudiler’dir)
ilk önemli olaydır. Bu soğumuş olay televizyon adlı
soğuk iletişim aracıyla yeniden ısıtılarak, bu görüntüler karşısında
caydırıcı özelliğe sahip gerçek bir ürperti hissedecek ve
heyecan duymadan izleyecek, kendileri de soğuk olan kitlelere
sunulacaktır. Sonuç olarak gerçek katliam bir tür iyi niyetli bir
felâket estetiğiyle unutulmaya mahkûm edilecektir.
Bu tarihsel olayı yeniden gündeme getirebilmek amacıyla
politik ve pedagojik bir tezgâh kurulmuş ve doğal olarak olay
bu kez bir televizyon gösterisi olmanın ötesine geçmemiştir)
olaya bir anlam yüklenmeye, dizinin çocuklar ve başkalarının
düşgücü üzerinde neden olabileceği sonuçlar türünden bir
korku duygusu yaratılmaya çalışılmıştır. Tüm pedagog ve sosyal
danışmanlar sanki bu yapay yeniden canlandırma bir tür
bulaşıcı hastalık tehlikesi arz ediyormuş gibi onu hafifletmeye
(süzmeye) çalışmışlardır! Oysa asıl tehlike tam tersi bir şey
olan soğuktan, soğuğa gidiştedir. Soğuk sistemlere özgü toplumsal
tepkisizlik ve özellikle de televizyondadır. Dolayısıyla bu
soğuk katliam canavarından yola çıkarak herkesin harekete
geçmesi ve yeniden toplumsal; sıcak bir toplumsal üretmesi;
sıcak tartışmaların olması öyleyse iletişimin gerçekleştirilmesi
gerekiyordu. Oysa ortada üstünde konuşmaya, tartışılmaya
değer bir olay, bir tarih ya da bir söz yoktur. Zaten asıl sorun
da budur. Öyleyse amaç her ne pahasına olursa olsun bunların
üretilmesidir. Sonuçta televizyon yayını üstüne ölü toprağı
serpilmiş bir toplumsalı yeniden harekete geçirebilmek için
olup bitmiş (ölü) bir olayın yapay sıcaklığından yararlanmaktadır.
Bu olayın etkisinin feed-back yöntemiyle sürdürülebilmesi
içinse ek bir araçtan yararlanılmakta, anketlerle yayının kitlesel
etkisi ve mesajın kolektif sonuçları belirlenmeye çalışılmaktadır.
Oysa bu anketlerin yapabildikleri bir şey varsa o da televizyon
Holocauste
82
adlı aracın başarılarından söz edilmesini sağlamaktır. Bunun
için, bu iki şeyin sürekli olarak birbirine karıştırılması gerekmektedir.
Buradan yola çıkıp soğuk televizyon ışığının insanın düşgücünü
(buna çocukların düşgücü de dâhildir) neden etkileyemediği
sorusunu sorabiliriz. Bunun nedeni televizyonun düşselle
olan ilişkilerinin kopmasıdır çünkü televizyondan yansıyan görüntü
bir imge bile değildir. Televizyon imgesiyle hâlâ yoğun
bir düşselliğin ürünü olma özelliğini koruyan (ancak televizyon
tarafından zehirlendiği için giderek bu özelliğini yitiren) sinema
imgesini karşılaştırabiliriz. Çünkü sinema imgelerden oluşmaktadır.
Çünkü sinema yalnızca beyaz bir perde ve görsel bir
biçim değil aynı zamanda bir mittir. Çünkü hâlâ bir ikiz, bir
fantazm, ayna, düş olabilme vs. özelliğine sahiptir. “Televizyon”
imgesindeyse bunların hiçbiri yoktur. Televizyon imgesi
insanı yerine mıhlayıp, mıknatıslayabilen bir özelliğe sahip değildir.
Hiçbir şey imâ edememektedir. Belki televizyon ekranı
diye bir şey yoktur. Bir başka deyişle televizyon minyatürleştirilerek
beynimizin içine yerleştirilmiş, tüm nöronlara bir transistor
işlevi yükleyen ve düğmesine basar basmaz manyetik bir
ses/görüntü bandı gibi (bir bant yoksa bir imge değil) gözlerinizin
önünden akıp geçen sizin ekran, televizyonun da sizi
izleyen gözlere dönüştüğü bir terminaldir.
CHINA SYNDROM
Her şeyin televizyon ve haber düzeyinde olup bittiği bir dünyada
yaşıyoruz. Örneğin Yahudi katliamının Holocauste adlı televizyon
dizisi yüzünden anlamını yitirmesi gibi, Televizyon adlı
soğuk iletişim aracı bu işi o küllenmiş katletme düzeninin yerini
alarak becermiştir. Böyle bir film aracılığıyla toplumun başına
gelen kötülükten tamamen arındırılacağı sanılıyordu. Keza
China Syndrom adlı film, televizyon haberciliğinin, gerçekleşme
olasılığı çok az olan, insanın neredeyse yalnızca düş düzeyinde
gerçekleşeceğine inanabileceği nükleer bir tehlikeden daha
önemli bir şey olduğunu göstermektedir.
Film bu olguyu bir anlamda farkında olmadan dile getirmektedir.
Çünkü televizyon ekibinin olay yerindeki varlığı rastlantısal
değildir. Tam tersine olaylar televizyon ekibi nükleer
santralin içine girdikten sonra başlamaktadır. Çünkü televizyon
günlük yaşantının bir modeli, olup bitecekleri önceden haber
veren, gerçek dünya ile olan bağlantımızı, bize dünya görüntüleri
sunarak koparan (telefission) bir şeydir. Rene Thom’a
inanmak gerekirse genelde televizyon ve televizyon haberciliği
bütün bir sistemi kesinlikle niteliksel değişime uğratabilecek
China Syndrom
84
şeyler olup, birer biçimsel ve topolojik felâkete benzemektedirler.
Bir başka deyişle Televizyon ve nükleer tehlike benzer şeylerdir,
yani “sıcak” ve negantropik, enerji ve haber kavramlarının
gerisinde her ikisinin de soğuk sistemlere özgü caydırıcı bir
güce sahip oldukları söylenebilir. Televizyon da zincirleme
giden bir nükleer süreçtir, ancak ondaki patlamanın için için
kaynama şeklinde olduğu söylenebilir çünkü olayların sahip
oldukları anlam ve enerjinin ateşini düşürerek, onları nötralize
etmektedir. Keza nükleer tehlike olayında da sözde bir patlama
riski olasılığıyla sıcak bir felâket ya da evrenselleştirilmeye çalışılan
bir caydırma sistemi gizlenmeye çalışılmaktadır.
Filmin sonunda basın ve televizyonun toplu olarak ikinci
kez nükleer santrale dalmaları bir drama yol açarak, teknik
müdürün Özel Tim tarafından öldürülmesiyle sonuçlanmaktadır.
Bir başka deyişle gerçekleşmeyeceği bilinen bir nükleer
felâket yerine dramatik bir ölüm olayı konulmaktadır.
İmgeler aracılığıyla hemen nükleer santral ve televizyon arasındaki
benzerliğin farkına varılabilmekte, nükleer santralin
kontrol ve uzaktan kumanda odasıyla bir televizyon stüdyosu
arasında neredeyse hiçbir fark bulunmadığı görülmektedir.
Nükleer santrallerin komut konsolları neredeyse televizyon
stüdyosundaki kayıt ve yayın konsollarının aynısıdır. Olaylar bu
iki kutup arasında cereyan etmektedir. Üçüncü yani reaktörün
“kalbi” diyebileceğimiz ve öykünün temelini oluşturan kutup
konusundaysa seyirciye bir şey gösterilmemektedir. Çünkü
gerçeğin kendisi gibi o da gizlenmekte ve görünmez bir hâle
getirilmektedir. Aslında film açısından reaktörün pek bir önemi
yoktur. Filmde nükleer tehlike olasılığı ortaya çıktığı sırada görüntüler
seyircinin düşgücünü etkileme açısından zayıf kalmaktadır.
Dram yalnızca gösterildiği ekran üzerinde bir inandırıcılığa
sahip olabilmektedir yoksa düşgücünde değil.
Jean Baudrillard
85
Harrisburg,1 Watergate ve Network adlı üç film bir araya
geldiğinde ortaya China Syndrom çıkmaktadır. Bu üçlemenin
içinden çıkabilmek imkânsızdır çünkü hangisinin diğerinin
sonucu ya da semptomu olduğu belli değildir. Watergate’in yol
açtığı ideolojik argüman, nükleer patlama tehlikesinin (Harrisburg’un
bir sonucu) yarattığı bir semptom mudur, yoksa enformatik
modelin (Network’un bir sonucu) ürettiği bir semptom
mudur? Gerçek (Harrisburg), düşselin (Network ve China
Syndrom) yarattığı bir semptomdan başka bir şey değil midir?
Yoksa tersi mi doğrudur? Bunları birbirlerinden ayırabilmek
olanaksızdır, zaten bu bir ideal simülasyon takım yıldızıdır.
Öyleyse China Syndrom muhteşem bir başlıktır çünkü semptomların
tersine çevrilebilme olasılığı ve aynı süreç içinde birbirlerine
yaklaşmaları bizim sendrom dediğimiz şeyi oluşturmaktadır.
Adının China Syndrom olmasıysa ona kafa karıştırıcı
ya da Çin işkencesi türünden şiirsel ve zihinsel bir lezzet katmaktadır.
China Syndrom ve Harrisburg arasında akıl almaz bir benzerlik
vardır. Rastlantının bu kadarı da biraz fazla olmuyor
mu? Simülakrla, gerçek arasında sihirli bir bağıntı kurmaya
gerek kalmadan China Syndrom’un “gerçek” Harrisburg kazasından
haberdar olduğunu anlıyoruz. Ancak bununla nedensel
mantık arasında bir ilişki yoktur. Bunun gerçeği modellere ve
simülakrlara bağlayan gizil benzerlik ve bilinçli öykünmeyle
ilişkisi vardır. Filmde Televizyon kanalı aracılığıyla farkına varılan
nükleer santraldeki kazayla Harrisburg’deki nükleer kazanın
filme dönüştürülerek gecikmeli bir şekilde seyirciye aktarılması
arasındakine benzer bir ilişki vardır. Düşünün ki, bir film
gerçek olayın ortaya çıkmasından çok önce aynı olayın gerçekleşme
sürecini bize adım adım izletmek gibi tuhaf bir şey yapmaktadır.
Çünkü gerçek olay simülakrının gösterdiği her şeye,
1 Filmin gösterime girmesinden birkaç gün sonra Three Miles Island’da
bulunan nükleer santralde bu tür bir olay yaşanmıştır.
China Syndrom
86
buna caydırıcılık açısından çok önemli olan felâketin gerçekleşmeyip
seyirciyi merakta bırakması da dâhil olmak üzere,
tıpatıp benzemiştir. Gerçek, filmdeki simülakrına benzemeyi
becermiş ve bir felâket simülasyonu üretmiştir.
Bu olaydan yola çıkıp, mantığımızı tersine çevirerek China
Syndrom’u gerçek olay ve Harrisburg’u da onun simülakrı olarak
kabul etme arasında büyük bir keyifle atılabilecek bir adımlık
mesafe vardır. Çünkü aynı mantık doğrultusunda filmde
nükleer tehlike, televizyonun yarattığı bir gerçeklik olarak ortaya
çıkmakta ve “gerçekteyse” Harrisburg olayı China Syndrom
adlı filmin bir sonucuna benzemektedir.
Ancak bu film, özgün bir Harrisburg olayının ortaya çıkmasını
sağlayan bir prototip de değildir. Biri gerçek, diğeri onun
simülakrı değildir çünkü ortada yalnızca simülakrlar vardır ve
Harrisburg bir anlamda ikinci dereceden bir simülakrdır. Bir
yerlerde zincirleme bir tepki oluşmuştur ve belki de bu yüzden
ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz. Ancak bu zincirleme
tepki, asla nükleer kökenli olmayıp simülakrlar düzeni ve simülasyon
evrenine ait bir zincirleme tepki yani gerçeğe ait tüm
enerjinin muazzam bir gösteriye benzeyen nükleer bir patlama
şeklinde değil de gizli ve sürekli bir için için kaynama şeklinde
yutulması, günümüzde korkutma amaçlı tüm patlama biçimlerinden
çok daha ölümcüldür.
Patlama hep bir vaat, bir umut ışığı olmuştur. Örneğin Harrisburg’de
herkes filmdeki gibi nükleer patlamanın gerçekleşeceği
ânı beklemekte ve patlasa da biz de şu ne idüğü belirsiz
panik duygusuyla caydırma amaçlı nükleer patlama düşüncesinden
kurtulsak diyecek hâle gelmektedir. Şu reaktörün “kalbi”
gerçek yok etme gücünü göstererek, bize gerçekten yok
edici bir enerjiye sahip olduğunu kanıtlayarak bu felâket gösterisine
tanık olmamızı sağlasa diyecek hâle gelmektedir. Aslında
herkes nükleer bir felâket gösterisine tanık olamayacağını bilmektedir.
Çünkü nükleer enerji bir gösteriye dönüşemez (Hiroşima
artık geçmişte kalmıştır). Zaten nükleer bir felâket gösJean
Baudrillard
87
terisi de bu yüzden gerçekleşememektedir. Daha önceki enerji
biçimlerine benzeseydi kuşkusuz bir gösteriye dönüşmesine
itiraz edilmeyecekti. Ortaya çıkan bu ikinci kıyamet olasılığıysa
kurtarıcı bekleyen libidomuzun temel gıdası hâline gelmiştir.
Böyle bir kıyamet olayıyla bir daha asla karşılaşmayacağız.
Çünkü bundan böyle hep içe yönelik, için için kaynama/patlamalar
olacaktır, yoksa asla dışa dönük patlamalar değil. Bundan
böyle enerjinin asla bir gösteriye, destansı bir biçime dönüşmesine
[dışa dönük bir patlamanın romantizmiyle çekiciliğine,
ki bunlar aynı zamanda devrimin özellikleridir] tanık
olmayacağız. Olsa olsa simülakrların soğuk enerjisiyle soğuk
haber sistemlerinin içine homeopatik dozlarda (azar azar) karıştırılmasına
tanık olabileceğiz.
Yalnızca var olmaları bile bir olay çıkması için yeterli olan
iletişim araçları Tanrı’dan başka ne isteyebilirler ki? Bu durumdan
herkes şikâyetçi olmakla birlikte gizliden gizliye bu
olasılık tarafından büyülenmiş gibidir. Bu bir simülakr mantığıdır.
Bundan böyle ilâhî bir yazgıdan çok gerçeğin yerini almış
modellerden söz edilebilir. Ancak bu sonuncular da bir yazgı
kadar acımasızdır. Zaten olaylar da bu yüzden anlamlarını
yitirmişlerdir. Bir başka deyişle olaylar anlamsız şeyler değildirler
sadece yerlerine geçmiş olan modelleriyle çakışmak zorunda
olan süreçlere dönüşmüşlerdir. Keza China Syndrom’da anlatılan
öykü, Fransız Elektrik Kurumu (EDF) gazetecilere Fessenheim’deki
santralı gezdirdiği sırada yinelenseydi müthiş bir şey
olurdu. Kameramanın o büyülü merceğinin ya da iletişim araçlarının
o an orada bulunmalarından kaynaklanacak bir kaza!
Ne yazık ki hiçbir şey olmadı. Hayır oldu! Çünkü simülakrların
mantığı öylesine güçlüdür ki, bu ziyaretten bir hafta sonra sendikalar
nükleer santrallerde çatlaklar bulmaya başladılar. Bir
buluşma ya da benzer zincirleme tepkiler mucizesi!
Filmin asıl konusu, Jane Fonda kişiliğinin neden olduğu
Watergate türünden bir olay ya da televizyonun nükleer santrallerde
gizlenmeye çalışılan günahları açığa çıkarması türünChina
Syndrom
88
den bir şey değildir. Tam tersine asıl konu, televizyonun nükleer
fizikte görülen zincirleme reaksiyonlar ve bunlara ait yörüngenin
bir ikizine dönüşmesidir. Zaten filmin sonunda (tam
bu noktada filmin kendisi ortaya atmış olduğu argümana karşı
acımasızlaşmaktadır). Jane Fonda canlı yayında gerçekleri topluma
açıkladığı sırada (maksimum düzeye çıkartılmaya çalışılan
Watergate türünden bir etki), bu görüntülerin ardından ekran
üzerinde âniden beliren sıradan bir reklam görüntüsü Fonda’nın
görüntüsünü ekran yüzeyinden silip atmaktadır. Network
etkisi, Watergate etkisinden çok daha güçlü olduğundan
Harrisburg etkisinin içine yayılıp dağılarak gelişmektedir. Bir
başka deyişle nükleer bir tehlikenin yarattığı etkiden çok, nükleer
bir felâket simülasyonunun içine yayılarak gelişmektedir.
Simülasyon her zaman gerçekten daha etkilidir. Nükleer bir
felâket simülasyonu bu evrensel ve bildik caydırma girişiminin
gizli stratejik nedenidir. Amacı halkları salt bir güvenlik ideolojisi
ve disiplini doğrultusunda yönlendirebilmek, onları çatlak
ve kaçak metafiziğine uygun hâle getirmektir. Bunun için çatlağın
bir kurmacaya dönüştürülmesi gerekmektedir. Çünkü
gerçek bir felâket şeylerde gecikmeye neden olabilir. Dışa dönük
tipte bir patlamaya benzeyeceğinden (üstelik bu felâket
olayların akışında hiçbir değişikliğe neden olmayacaktır. Örneğin
Hiroşima olayı insanları evrensel bu caydırma sürecini yaşamaktan
alıkoyabildi ya da geciktirebildi mi?) bu ters yönde
(yani gelişmeye karşı, gelişmenin tersi sayılabilecek) bir kaza
olacaktır.
Filmde gerçek bir patlamanın gösterilmesi çok kötü bir gerekçe
olabilirdi. Bu durumda film sıradan bir felâket filmine
dönüşebilirdi. Çünkü bu türden önemsiz filmlerde önemli olan
tek şey felâket olayıdır. Oysa China Syndrom etkileyiciliğini
felâket olgusunu filtre edebilmesine, olay ânında nükleer tehlikeyi
orada hazır bulunan televizyon kameraları aracılığıyla
damıtarak vermesine borçludur. Bize (bir kez daha farkında
olmadan) söylemeye çalıştığı bir şey varsa o da nükleer felâkeJean
Baudrillard
89
tin gerçekleşmemiş olduğu, gerçekleşmek gibi bir niyetinin olmadığıdır.
Zaten gerçekte de nükleer felâketin gerçekleşmemesi
gerekmektedir. Tıpkı soğuk savaş yıllarında atom silahlarının
kullanılmaması gerektiği gibi. Çünkü insanları korkutma politikası,
bu sonsuza dek sürüp gidecek her an bir nükleer patlama
olabilir olasılığı üzerine kurulmuştur. Atom bombasıyla
nükleer santraller, caydırma amaçlı bir kanser hastalığı gibi her
yanı sarmışlardır. Felâketin gücünü aptalca bir şekilde göstermek
yerine dur durak bilmeyen haber ağları içine homeopatik,
moleküler dozlarda şırıngalamak çok daha akıllıca bir şeydir.
Gerçek bulaştırma yöntemi, yani zihinsel bir felâket stratejisine
uygun bir yapısal bozukluğa neden olan budur, yoksa biyolojik
ya da radyoaktif yöntem değil.
Çok dikkatli bir şekilde izleyecek olursak filmin bize Watergate’tekinin
tam tersi denebilecek bir şeyler söylemeye çalıştığını
görebiliriz. Çünkü günümüzdeki temel strateji sonsuza
dek sürdürülmeye çalışılacak bir felâket simülasyonu aracılığıyla
zihinsel bir terör yaratma ve caydırma düşüncesi üzerine
kuruluysa, bu senaryoyu gizleyebilmenin tek yolu bir felâket
yaratmak, gerçek bir felâket üretmek ya da yeniden üretmektir.
Zaman zaman doğa da böyle yapmaktadır. Zaman zaman Tanrı
bu türden doğal felâketler yaratarak insanları içinde bulundukları
bu terör düzeninden geçici olarak kurtarmaktadır. İç
içe yaşadığımız terörizm de zaten böyle yapmakta ve bu gizli
güvenlik saldırısına karşı gerçek, elle tutulabilen somut bir şiddete
başvurmaktadır. Terörizmin ne yapmaya çalıştığını zaten
bu yüzden anlayamıyoruz.
APOCALYPSE NOW (KIYAMET)
Coppola’nın “Kıyamet”i yapış biçimiyle, Amerikan ordusunun
savaşma biçimi arasında bir fark yoktur. Zaten film bu olguyu
çok güzel bir şekilde kanıtlamaktadır. Çünkü Coppola, filmini
Amerikan ordusununkine benzer bir haddini bilmezlik, teknik
rahatlık ve inanılması güç benzer bir saflıkla yapmış… ve sonuçta
da benzer bir başarı elde etmiştir! Bir kafa bulma, teknolojik
ve psikedelik bir hayâl kurma biçimi olarak savaş. Bir özel
efektler silsilesi olarak savaş. Vietnam Savaşı öykülü bir film
hâline gelmeden çok önce filme çekilmiş ya da bir filme dönüştürülmüş
olan bir savaştır. Bu savaş teknolojik testler arasında
gürültüye gitmiştir. Zaten Amerikalılar için savaş demek, önce
teknolojik deneme yapmak yani silahlarını, yöntemlerini ve
güçlerini test edebilecekleri devasa bir alan demektir.
Zaten Coppola da sinemanın müdahale gücünü yani inanılmaz
maddî koşullara sahip, haddini aşan bir özel efekt makinesine
dönüşmüş bir sanatın olanaklarını test etmekten başka bir
şey yapmamaktadır. Bu anlamda, başka araçlardan yararlanılmış
olmasına karşın Coppola’nın filmi, yarım kalmış bir savaş
olan Vietnam Savaşı’nın bir uzantısı, bir tür bitirilmiş, en üst
Jean Baudrillard
91
düzeyde yüceltilmiş hâlidir. Savaş bir filme, filmse bir savaşa
dönüşmüş, yani teknik bu iki olayı aynı potada buluşturmuştur.
Westmoreland, gerçekte nasıl savaştıysa, Coppola da tıpkı
öyle savaşmıştır. Doğal olarak Güney Vietnam cehennemini
yeniden canlandırabilmek için Napalm bombalarının atıldığı
Filipin ormanları ve köylerinin oluşturdukları o müthiş ironik
görüntüleri saymazsak! Bu film olan biten her şeyin tıpatıp
aynısını yeniden yapmıştır. Örneğin çekim sırasında da o insafsız
Mısır tanrısı Moloch’un aldığı keyfin bir benzeri yaşanmıştır.
Milyarlar harcanır, yani o kadar araç gereç ve malzeme yok
edilir, o kadar olay yaşanırken de kutsal bir keyif alınmıştır. Bu
film bir olanaklar ve olaylar şenliğidir. Dünya çapında tarihî bir
olay olarak tasarlanan bu film çarpıcı bir paranoyanın ürünüdür.
Yaratıcının usunda Vietnam Savaşı budur, bir başka deyişle
ona göre böyle bir savaş olmamıştır. İnanın ki adına Vietnam
Savaşı denilen bir şey hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bu savaş
yalnızca bir düş, yani Napalm bombalarıyla tropik ormanlar
sayesinde baroklaşan bir düştür. Asla politik bir içeriğe sahip
olmamış ya da zaferi amaçlamamış (psikotropik) bir ilâcın
neden olduğu bir düş, ama aynı zamanda savaş sırasında bu
savaş görüntülerini çeken bir gücün sayısı belirsiz bir kurban
verme gösterisi. Coppola Vietnam Savaşı’na adadığı bu süper
filmle bir kitle gösterisine dönüşmüş olan bu savaşa da bir son
verecektir.
Filmde savaşa karşı herhangi bilinçli bir “tavır alma”, herhangi
bir eleştiri, gerçek savaşla gösterisi arasına konmaya çalışılan
herhangi bir mesafe (yabancılaştırma) yoktur. Bir başka
deyişle filme vahşi bir nitelik kazandıran şey, savaşın yol açtığı
ahlâk psikolojisi tarafından kirletilmemiş olmasıdır. Coppola,
kimseden çekinmeden helikopter pilotunun başına bir hafif süvari
alayı şapkasını geçirebilmekte ve Wagner müziği eşliğinde
ona bir Vietnam köyünü bombalatabilmektedir. Bunlar yabancılaşmayı
hedefleyen eleştirel göstergeler değildir. Film, bunlarla
dolup taşmaktadır. Bunlar yalnızca birer özel efekttir. CopApocalypse
Now (Kıyamet)
92
pola’nın filmi de aynı tarihî megalomanyak düşünce tarafından
güdümlenmiştir. Filmin çekiliş biçimi Amerikan ordusunun savaşma
tarzına benzemektedir. Filmde de aynı anlamsız kudurganlık
ve abartılı bir kukla oyununu andıran savaş görüntüleriyle
karşılaşılmaktadır. Bütün bu korkunç görüntüleri bizim
suratımıza çarparak, insanın kendi kendisine böyle bir vahşet
nasıl olabilir sorusunu sormasına neden olmaktadır (savaşın
vahşetinden değil, bu filmin görüntülerinden söz ediyoruz)! Bu
soruya verilebilecek bir yanıt ya da getirilebilecek bir değerlendirme
yoktur. Wagner’i dinlerken nasıl keyif alıyorsak, bu korkunç
şeyi izlerken de benzer bir keyif alabilmek mümkün. Ancak
bu esnada anlamsız, dürüst ve bir değer yargısı niteliği
taşımayan ve bu filmle Vietnam Savaşı’nın aynı kumaştan biçilmiş
olduklarını, hiçbir şeyin onları birbirlerinden ayıramayacağını
ve bu filmin de savaşın bir parçası olduğunu dile getiren
bir fikir araya sıkıştırılmıştır. Görünüşe göre Amerikalılar gerçek
savaşı kaybetmiş olsalar bile bu Amerikan filmi kendi savaşını
kazanmıştır. Apocalypse Now dünya çapında bir zaferdir.
Sinemanın gücü sınaî ve askerî araçların gücüne eşit, hattâ
onlardan daha büyüktür. Sinemanın gücü Pentagon’la, hükümetlerin
gücüne eşit, hattâ onlardan daha büyüktür.
Zaten film de bu andan itibaren ilginçleşmeye başlamakta
yani bizi birkaç yıl öncesine götürerek (hattâ birkaç yıl öncesine
bile götürdüğü söylenemez çünkü zaten filmin kendisi bu
sonuçlanamayan savaşın bir evresidir), politik terimlerle konuşmak
gerekirse, bir savaşta neyin mantıksız neyin yok edici
olduğunu göstermektedir. Çünkü Amerikalılar’la Vietnamlılar
daha savaş sırasında uzlaşmışlar ve çatışmalar biter bitmez de
Amerikalılar Vietnamlılar’a ekonomik yardımda bulunmuşlardır.
Amerikalılar tropik ormanlarla kentleri hangi mantığa uyarak
yok ettiler, ekonomik yardımı hangi mantığa uyarak yaptılarsa
filmi de aynı mantığa uyarak çekmişlerdir. Eğer bu iki
olgu yani iyilikle kötülük, ahlâk ve ideoloji arasında herhangi
bir fark bulunmadığını, bunların ne iyi ne de kötü olduklarını,
Jean Baudrillard
93
buna karşılık yıkıp yok etme ve üretim süreçlerinin birbirlerinin
yerini alabileceğini; bomba yağdırmadan film şeridine kadar
uzanan tüm teknolojilerin organik metabolizmasıyla şeylerde
içkin bir devrimcilik potansiyeli bulunduğunu anlamadığımız
sürece ne savaşı anlayabiliriz ne de filmi.
BEAUBOURG’UN BIRA KTIĞI İZLENİM/ETKİ
İçin İçin Kaynama/Patlama ve Caydırma
Beaubourg’u etkileyici bir mekân, bir makine ya da bir şey olarak
mı adlandırmak gerekiyor bilemiyorum. Işık ve göstergelerle
donatılmış, çeşitli ağ ve devrelerden oluşan bu iskelet bir
bilmeceye benzemektedir. İsimsiz, yani yüzeysel bir değişikliğe
uğratılan [animasyon, öz (erk) yönetim, enformasyon, medya]
tersine çevrilmesi olanaksız ve dipten dibe için için kaynayan/
patlayan toplumsal ilişkiler adlı bir yapıyı zorla isimlendirmeye
çalışmak. Kitlesel simülasyon oyunlarından oluşan bir
anıta benzeyen Merkez, her türlü kültürel enerjiyi emerek yok
eden bir ölü yakma fırını gibidir. Bu olay biraz 2001 adlı filmde,
tüm içerikleri somutlaştırabilen, emebilen ve yok edebilen
siyah anıtsal kayaya benzemektedir.
Beaubourg’u çepeçevre saran mahalle bir cilâ vazifesi görmektedir
(yapıların duvarları temizlenip, boyanmakta, gösterişli
ve sağlıklı tasarımlar yapılmaktadır). Özellikle zihinsel açıdan,
merkez, çevresinde boşluk yaratmaya çalışan bir makine
gibidir. Bu açıdan nükleer santrallere benzediği söylenebilir
çünkü bu santrallerin yaratabilecekleri gerçek tehlikeler güvenJean
Baudrillard
95
sizlik, çevre kirliliği ya da patlama olasılığı değil çevrelerinde
oluşturulan maksimal güvenlik sistemi, yani tüm çevreyi kapsayan
bir denetim ve caydırma oyunu, bir başka deyişle tüm çevrenin
teknik, ekolojik, ekonomik ve jeopolitik bir cilâlama sürecinden
geçirilmesidir. Nükleer tehlike o kadar da önemli değildir
çünkü nükleer bir santral tüm toplumsala yayılabilecek ve
kesinlikle bir caydırma modeli olarak nitelendirilebilecek (tüm
dünyayı barış içinde birlikte yaşama ve nükleer savaş tehlikesi
simülasyonu adı altında yönlendiren de aynı olgudur) mutlak
bir güvenlik modeli olarak geliştirilmiş bir ana kalıp (model)
gibidir.
Merkez de bu modele uygun bir şekilde çalışarak, kültürel
sızıntı ve politik caydırma görevini yerine getirmektedir.
Bununla birlikte Merkezdeki dengeli bir akışkan madde dolanımından
söz edebilmek mümkün değildir. Havalandırma,
soğutma, elektrik ağı gibi “geleneksel” akımlarda hiçbir sorun
yoktur. Buna karşın ziyaretçi akışı iyi düzenlenmemiştir. Plastik
saydam boruların içinde yürüyen merdivenler arkaik bir
çözümdür. Bana kalırsa ziyaretçiler, örneğin, girişte emilmeli
ve bir yerlere doğru fırlatılmalıydı, en azından böylesi, bu iskeleti
oluşturan akışkanların barok işleyişine uygun bir çözüm
olurdu. Yapıtları, nesneleri, kitapları taşıyan malzemeyle, güya
“çok işlevli” iç mekânı oluşturan malzemelerin hiçbiri yerinden
bile kıpırdamamaktadır. Merkezin içinde ilerledikçe devinim
giderek azalmaktadır. Bu durum yolcuları “uzay” dizaynlı fütürist
bir merkezden “uydulara”, vb. doğru gönderen ama sonunda
basbayağı yolcu uçaklarına bindiğimiz Roissy havaalanındaki
durumunun tam tersidir. Uyumsuzluk her ikisinin
ortak özelliğidir (Ya şu bir başka akışkan olan paranın Beaubourg’daki
dolanma, emilme ve saçılma biçimi konusunda ne
söylenebilir?).
Bu merkezde çalışan personelin davranışlarında da benzer
bir çelişkiyle karşılaşılmaktadır. Bu “çok işlevli” (polyvalent)
uzamda görevlilerin kendilerine ait bir çalışma alanları yoktur.
Beaubourg’un Bıraktığı İzlenim/Etki
96
Ayakta durup, sürekli olarak hareket eden bu insanlar rahat,
esnek, gösterişli bir davranış biçimi sergilerlerken, dolayısıyla
“modern” bir mekânla “uyum” içinde bulunduklarını kanıtlamaya
çalışmaktadırlar. Oysa bir köşeye bile benzemeyen köşelerine
oturdukları zaman bu köşeden çevreye yapay bir yalnızlık
duygusu, kendi dünyasına kapanmış insan izlenimi yaymaktadırlar.
Bu insanların tüm enerjilerini bireysel bir savunma için
tüketmeye mahkûm eden güzel bir caydırma taktiğidir. Her
nedense bu çelişkiyle yani devingen, değişken, rahat (cool) ve
modern bir dış görünüme sahip (iç mekân eski buruşmuş değerler
üzerine oturtulmuştur) “şey” dediğimiz Beaubourg’da
karşılaşıyoruz.
Bir görülebilirlik, saydamlık, çok işlevlilik, “consensus” ve
ilişki kurma ideolojisine eklemlenen ve üstelik bir de güvenlik
şantajı yaptırımıyla karşı karşıya bulunan bu caydırma merkezi,
günümüzde sanal bir toplumsal söylevin bütün özelliklerine
sahiptir. Gerek tüm toplumsal ilişkileri temsil eden bir alan,
gerekse kültürü işleyişi açısından Beaubourg, ileri sürdüğü hedeflerle
tamamen çelişki içinde olan dâhice bir modern anıttır.
Böyle bir anıt yapma fikrinin devrimci düşünce sahiplerinin
değil de her türlü eleştirel düşünce yeteneğinden yoksun yani
hakikate daha yakın olan mevcut düzenin mantığını savunanların
aklına gelmiş olması rahatlatıcı bir düşüncedir. Çünkü ancak
bu sonuncular denetlemekten âciz oldukları, kazandığı
başarının sırrını açıklayamayacakları şeylerin güncel konumlarını
çelişkilerine kadar kusursuz bir şekilde yansıtabilecek Beaubourg
gibi bir makine yapılması konusunda inat edebilirlerdi.
Doğal olarak Beaubourg’un sunduğu kültürel içeriklerin tamamı
çağdışıdır çünkü bu mimarî biçime uyabilecek en uygun
içerik olsa olsa içsel bir boşluk olabilirdi. Bu mekânın insanın
üzerinde bıraktığı genel bir izlenim varsa o da derin bir koma
durumudur. Bu arada bir animasyon izlenimi bırakmaya çalışan
şeylerin aslında bir “reanimasyona” benzediğini ve böyle
olmasının daha uygun olacağını çünkü kültürün zaten çoktan
Jean Baudrillard
97
ölmüş olduğunu söyleyebilmek mümkün. Beaubourg’un ayıplansa
bile hayranlık uyandıracak bir şekilde dile getirdiği kültürün
ölümü zafer çığlıklarıyla kutlanabilir ve şerefine bir zamanlar
fallik bitkinlik simgesi olan Eyfel Kulesi’nin güncel eşdeğerlisi
bir anıt ya da anti-anıt dikilebilirdi. İçin için kaynayan, hipergerçek
ve toplumdan bütünüyle kopmuş bir kültürün anısına
dikilecek bir anıt. Oysa günümüzde transistorlu devrelere
dönüştürülen bu kültüre muazzam bir kısa devre yaptıracak
olay sabırsızlıkla beklenmektedir.
Beaubourg yani kendi ağırlığı altında ezilen bir kültür figürü,
tıpkı dirençli düzgün bir geometrik yüzeye âniden saplanıp/
sabitlenen otomobil tekerlekleri gibi Sezar usulü bir basınç
altındadır. Şu dış yüzeylerin/kaportaların çarpışmasıyla gerçekleşen
ideal bir kazanın elinden sağ kurtulan yerine; araçların
mekanik ve metalik iç yapısına bağlı çok küçük mekânsal
boyutlara indirgenmiş ölçülere uygun demir boru, levye, kaporta,
metal ve insan eti parçalarının karmakarışık bir görünüm
sundukları binlerce kübik demir parçasından oluşan içsel
bir kazaya uğramış Sezar’ın arabaları gibi. Beaubourg’un sunmaya
çalıştığı kültür parçalanmış, bükülüp kesilerek, presleme
yöntemiyle en yalın ve küçük elemanlarına indirgenmiş bir
kültürdür. Beaubourg ölü, donmuş bir metabolizma olup etrafa
ışık hüzmeleri yayan mekanik bir bilimkurgu yaratığına benzemektedir.
Oysa burada kültürün tamamını, zaten ezici bir görüntüye
sahip Beaubourg adlı iskelet içinde parçalamak ve ezmek yerine
Sezar’ın ‘yapıtlarıyla’ Dubuffet ve karşı-kültür sergilenmektedir
ki, bunların tersine çevrilen simülasyonu, ölmüş bir kültüre
ait gönderen sistemi görevi yapmaktadır. Göstergelerin bu
yararsız işlemselliğini simgeleyen bir anıt kabir olabilecek Beaubourg
adlı bu iskeletin içinde Tinguely’nin çabuk bozulan ve
kendi kendilerini yok eden makineleri, kültürün sonsuzluğu
başlığı altında tekrar tekrar sergilenmektedir. Böylelikle her
şey, aynı devinim içinde nötralize edilmekte, yani Tinguely’nin
Beaubourg’un Bıraktığı İzlenim/Etki
98
sergilediği şeylerin içi (içleri doldurularak dekoratif nesnelere
dönüştürülen gerçek ölü hayvanlar gibi) müze özelliği taşıyan
bu kurum tarafından doldurulurken, Beaubourg da görev edindiğini
söylediği o sözde sanatsal içeriklerine indirgenmiş olmaktadır.
Neyse ki bütün bu kültürel değerler simülakrı binanın dış1
mimarî görünümüne bakar bakmaz sıfırlanmaktadır. Çünkü
borularla örülmüş bu hassas (bilinçli) dış cephe görüntüsü, evrensel
bir fuar ya da sergi binasını andırmaktadır. Bu görüntüsüyle
her türlü geleneksel zihniyet veya anıtsallık anlayışını değiştirebilecek
bir güce sahip olan bu bina, içinde yaşadığımız
çağın bundan böyle asla süreye bağımlı olmayacağını; sahip
olabileceğimiz tek zaman anlayışının, hızlandırılmış bir yinelenme
ve yeniden-yinelenme, devre ve transit akışkanlar şeklinde
olabileceğini açıkça haykırmaktadır. Bizim kültürümüz hidrokarbürler,
rafine etme, filtreden geçirme, kültürel moleküllerin
parçalanması ve bu parçaların yeniden sentetik bir ürün
hâline getirilmelerinden ibarettir. Müze-Beaubourg, bu olguyu
gizlemeye çalışırken iskelet-Beaubourg bunu yüzümüze haykırmaktadır.
Zaten iskeletin gerçekten bu kadar güzel ve iç mekânların
da gerçekten bu kadar başarısız olmasının nedeni budur.
“Kültürel üretim” ideolojisi denilen şey her türlü kültürün
antitezidir; tıpkı görsel ve çok işlevli mekân antitezi olması gibi,
zira kültür sır, ayartma, öğreti, gelişmiş bir ritüelle kısıtlı bir
simgesel değiş tokuş alanıdır. Hiçbir şey bunu değiştiremez.
Kitlelerin ve Beaubourg’un hoşuna gitse de gitmese de bu böyledir.
Öyleyse Beaubourg’un içine neler konulmalıydı sorusuna:
“Hiçbir şey” yanıtı verilebilir. Çünkü bu boşluk anlam ve estetik
duygusu üzerine oturtulmuş her türlü kültürün ortadan
1 Beaubourg’un kültürel bir işleve sahip olmasını engelleyen başka
şeyler vardır. Örneğin keyif alabilmek için sağa sola saldıran bir ziyaretçi
kitlesi gibi (bu konuya ileride değineceğiz).
Jean Baudrillard
99
kayboluşunu simgelemekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu
bile oldukça romantik ve iç parçalayıcı bir düşüncedir. Oysa bu
boşluk bir anti-kültür başyapıtı olabilirdi.
Belki de kendi ekseni etrafında dönüp duran ve sürekli yanıp
sönen ışıkların, mekânı çizgisel bir şekilde tarayıp böldüğü
bir ortamda ziyaretçi kalabalığı asal bir devingen unsur olabilirdi(?)
Aslında Beaubourg bir simülakrlar düzeninin ancak kendinden
önceki düzenin desteğiyle ayakta durabildiğini göstermektedir.
Burada akışkanlardan oluşan bir iskeletle dış yüzey bağlantıları
bize içerik olarak derin bir geleneksel kültür sunmaktadır.
Ortaya ilk çıkan simülakrlar (yani anlam) düzeni, kendinden
sonra gelen ve hem gösteren/gösterilen hem de içeren/
içerik ayrımından haberdar olmayan bir düzene boş bir töz
sunmaktadır.
Öyleyse “Beaubourg’un içine neler konulmalıydı?” sorusu
saçma bir sorudur. Bu sorunun bir yanıtı yoktur. Çünkü bu,
içsellik ve dışsallık ayrımından yoksun bir sistemdir. Möbiyüs
şeridine benzeyen hakikatimiz böyle bir şeydir. İfade ettiği her
içeriğin tersi sayılabilecek bir anlama sahip olan ve dolayısıyla
içeren tarafından başlangıçta yok edilen bu (gerçekleştirilmesi
kuşkusuz olanaksız) ütopyanın doğruluğu Beaubourg tarafından
onaylanmaktadır.
Oysa Beaubourg’un içine illâ bir şey konulması gerekiyorsa
bu bir lâbirent, sonsuz sayıda kombinezon sunabilen bir kütüphane
olabilir ya da bir oyun veya piyango çekilişi aracılığıyla
insanlara yeni birer yazgı dağıtım yeri, özetle Borges’e özgü bir
evren hâline getirilebilir ya da içine çembersel bir görünüm sunan
Harabeler yerleştirilebilirdi. Borges’in öyküsünde anfitiyatroda
oturan kalabalık öğrenci grubu arasından giderek daha az
sayıda insanın birbirlerinin düşlerinde yaşamayı sürdürdüğü
(hayır düş ürünü bir Disneyland değil, uygulamalı bir kurmaca
laboratuarından söz ediyoruz) bir yer. Çeşitli yeniden canlandırma
süreçlerinin, yani difraksiyon, için için kaynama/patlaBeaubourg’un
Bıraktığı İzlenim/Etki
100
ma, boyut küçültme, gelişigüzel zincirleme art arda gelmeler ya
da gelişigüzel bir şekilde ortalığa dağılmaların denendiği bir
yer. San Francisco’daki Exploratorium ya da Philip Dick’in
romanlarında olduğu gibi. Kısaca bir simülasyon ve büyüleme
kültürü, yoksa sanıldığı gibi bir üretim ve anlam kültürü değil.
Sefil bir antikültür kapsamına girmeyecek tek öneri bu olabilirdi.
Böyle bir şey mümkün müdür? Bu ülkede değil! Oysa bu
kültürle her yerde ve hiçbir yerde karşılaşmıyorsunuz. Bundan
böyle tek gerçek kültürel uygulama, şu bizim kitlelere, yani bize
ait (ikisi arasında artık bir fark yoktur) ve anlamdan yoksun
göstergelerin rastlantısal ve içinden çıkılması olanaksız bir şekilde
güdümlenmesi üzerine oturan bir uygulamadır.
Bir başka açıdan değerlendirildiği zaman bile Beaubourg’un
içereni ve içeriği arasında bir uyumsuzluk yoktur. Bu düşünce
ancak resmî kültürel projeye önem verildiğinde bir doğruluk
payına sahip olabilmektedir. Oysa yapılmaya çalışılan şey bunun
tam tersidir. Çünkü Beaubourg anlam üzerine oturan şu
ünlü geleneksel kültüre, binanın dış yüzeyini oluşturan akışkan
ve boruların türdeşi sayılabilecek (üçüncü grup) simülakrlara
ait rastlantısal bir göstergeler düzeni görünümü kazandırmak
için harcanan muazzam çabadan başka bir şey değildir. Zaten
kitlelerin buraya davet edilmelerinin nedeni de kendilerini bu
yeni semiyürjik düzene alıştırabilmektir. Tabiî bu iş kendilerine
bir anlam ve bilgece kültür kazandırma gibi ters bir bahaneye
dayanılarak yapılmaktadır.
Öyleyse Beaubourg, aslında bir kültürel caydırıcılık anıtıdır
aksiyomundan yola çıkmak gerekmektedir. Kültürün insanî bir
şey olduğu düşüncesini savunmaktan başka bir işe yaramayan
o çok eski senaryoyla kitleler aslında ölmüş bir kültürün yasını
tutmak gibi keyifli bir olaya katılmaya davet edilmektedirler.
Onlar da bu davete koşa koşa icap etmektedirler. Beaubourg’un
yol açtığı en ironik şey budur. Bir başka deyişle kitlelerin
Beaubourg’a koşmalarının nedeni yüzlerce yıldır kendilerini
yoran, bıktıran bu kültür karşısında salya akıtmak değil,
Jean Baudrillard
101
her zaman nefret etmiş oldukları bir kültürün yasını tutma fırsatını
kitle hâlinde ilk kez ellerine geçirmiş olmalarıdır.
Beaubourg’un kültürel açıdan kitleleri kandırmayı amaçladığı
gibi bir düşünce tamamen yanlıştır. Kitleler sonunda kültürün
ulaştığı en üst aşama olan karşı-kültür de dâhil olmak
üzere kültürün öldüğünü, paramparça, yani gerçekten tasfiye
olduğunu gösteren bu işlemsel fahişeliğe tanık olup, keyif alabilmek
için koşa koşa Beaubourg’a gitmektedirler. Kitleler
Beaubourg’a, dayanılmaz bir cazibeye sahip felâket bölgelerinden
birine koşar gibi koşmaktadırlar. Daha da güzeli bu kalabalıklar
Beaubourg için bir felâket, yani son anlamına gelmektedir.
Sayıları, kalabalıklar hâlinde dolaşmaları, büyülenmişlikleri,
her şeyi görme ve elleme arzuları her binayı yıkabilecek
türden nesnel bir ölümcül davranışa tekabül etmektedir. Yoğunlukları
yalnızca binayı tehlikeye atmakla kalmayıp, olaya
katılma ve ilgilenme biçimleriyle de bu animasyon kültürünün
sunduğu içerikleri yok edebilecek kapasitededir. Bu gürûh
davranışının kültürel amaçla bir ilişkisi yoktur. Başarılı ve abartılı
olduğu ölçüde beklenen ilişkinin tam tersine yol açmaktadır.
Çünkü potansiyel bir felâket alanına benzeyen bu yapı içinde
dolaşan kitleler bir felâkete yol açabilecek temel unsurdur, yani
kitle kültürüne ancak kitle bir son verebilmektedir.
Boş bir alanda dolaşan kitle bir akıma dönüşürken, aynı zamanda
“opaque”lık ve tepkisizliğiyle de bu “çok işlevli” alanı
dümdüz etmektedir. Katılmaya, simüle etmeye, modellerle oynamaya
davet edilen bu kitle, kendisinden istenilenden fazlasını
yaparak, sunulan nesnelerle o kadar çok oynayıp, olaylara öyle
yoğun bir şekilde katılmaktadır ki, hem kültürel girişim hem de
binanın altyapısını tehlikeye sokmaktadır. Böylelikle kültür simülasyonuna
bir tür parodi, bir hipersimülasyonla karşılık
veren ve aslında kültürün sermayesi olması gereken kitleler,
Beaubourg denilen utanç abidesinin temsil ettiği bir kültürü
yok etme aracına dönüşmektedirler.
Beaubourg’un Bıraktığı İzlenim/Etki
102
Bu kültürel caydırıcılığın başarısını kutlamak gerekir. Tüm
antisanatçılar, solcular ve kültür eleştirmenlerinin gücü devasa
bir kara deliğe benzeyen Beaubourg’un sahip olduğu caydırma
gücünün zerresi bile değildir. Bu gerçekten de devrimci bir eylemdir
çünkü bu istem dışı, çılgınca ve denetlenmesi olanaksız
bir girişimdir. Oysa kültürü yok etmek isteyen her anlamlı girişimin
onu diriltmekten başka bir işe yaramadığı görülmektedir.
Beaubourg’un sahip olduğu tek içerik ziyaretçi kitlenin bizzat
kendisidir. Merkez, bu kitlelere bir karanlık oda, bir enerji
dönüştürücüsü gibi davranmakta ya da bir rafinerinin petrol
ürünlerini ya da ham madde akışını input-output terimleriyle
açıklaması gibi kitleleri input-output terimleriyle açıklamaktadır.
İçeriğin –burada kültür, orada haber ya da mal olmasının
bir önemi yoktur– iletişim sürecine özgü bir dayanak olduğu
hiç bu kadar açık ve seçik bir şekilde ortaya konulmamıştır.
Aracın (medium) işlevi kitleler oluşturup, türdeş bir insan ve
zihniyet akışı üretmektir. Banliyölerde oturan ve çalışma (iş)
merkezleri tarafından her gün belli saatlerde emilen ve geri
püskürtülen, belli istasyonlarda araç değiştirmek zorunda kalan
kitleler gibi Beaubourg’da da devasa boyutlara ulaşan bir gelgit
vardır. Bu da bir tür iştir. Test ve anketlerle, yönlendirici
sorgulama çalışmaları yani ziyaretçiler buraya kendi kendilerine
sordukları soruların nesne-karşılıklarını seçmeye (bulmaya)
ya da burada sergilenen nesnelerin kendilerine yönelttiği güdümlenmiş
ve işlevsel soruların yanıtı olmaya gelmektedirler.
Öyleyse bu bir iş ve disiplin düzeninden çok, dayattığı koşullar
bir hoşgörü kandırmacasına benzeyen, programlanmış bir disiplin
düzenidir. Geleneksel kapitalist kurumların çok ötesinde
bir yerlerde bulunan hipermarket gibi bir “kültür hipermarketi”
olan Beaubourg gelecekte karşılaşılabilecek her türlü denetim
altına alınmış toplumsallaşma biçimine şimdiden modellik
yapmakta, yani beden ve toplumsal yaşamın (iş, eğlence, medya,
kültür) dağınık işlevlerini bir araya getirip, tüm karşıt akışJean
Baudrillard
103
kanları entegre devre terimlerine dönüştürmektedir. Toplumsal
yaşamın işlemsel simülasyonuna ait bir zaman-mekân.
Bunun için tüketiciler kitlesiyle ürünler kitlesi arasında bir
eşdeğerlik ya da benzerlik olması gerekmektedir. Hipermarkette
olduğu gibi Beaubourg’da da bu iki kitlenin birbiriyle karşılaşması
ve birbirine karışması gerekmektedir, zaten onları geleneksel
kültür yerlerinden (anıt müzeler, galeriler, kütüphaneler,
kültür evleri, vs.) çok ayrı şeyler hâline getiren de bu özellikleridir.
Malı bir hipermala, kültürü de bir hiperkültüre dönüştüren
tehlikeli kitle tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır,
bir başka deyişle belirli gereksinimler ya da farklı değiş tokuş
biçimlerine değil bir çeşit tamamıyla işaretlerden oluşan evren
ya da bir kapalı devrenin bir ucundan diğerine durmaksızın
gidip gelen bir itki, yani sonu gelmeyen bir seçim yapma, okuma,
gönderen, marka, dekodaj etkileşimi. Hipermarketlerdeki
tüketim nesneleri gibi buradaki kültürel nesnelerin amacı da
sizi entegre olmuş bir kitle, transistorize olmuş bir akım ya da
mıknatıslanmış bir molekül konumunda tutabilmektir. Bütün
bunları, yani malın hipergerçek bir şey olduğunu bize hipermarket
öğretmiştir. Beaubourg da bize kültürün hipergerçek
bir şey olduğunu öğretmektedir.
Geleneksel müzeyle birlikte bütün kültürler birbirlerine geçmiş,
gruplaşmış, bölünmüş ve kültürü hipergerçek bir şeye dönüştüren
her şeyi estetize etme süreci başlamıştır. Müze, en
azından, bir belleğe benzerken; Beaubourg’da kültür bir bellekten
çok bir depo, işlevsel bir yeniden dağıtım merkezine benzemektedir.
Bu olgu, yani “uygar” dünyada adım başında karşımıza
çıkan nesne stokları, insan stokları bir başka deyişle kuyruklar,
beklemeler, trafik sıkışıklıkları, (konsantrasyon) yoğunlaşmalar,
kamplar, bu birinciyi tamamlayan daha genel bir olguya
yol açmaktadır. “Kitle üretimi” de zaten budur. Bu kitlesel
üretim ya da kitlelere hizmet amacıyla yapılan üretim değil,
kitle üretimiyle ilişkili bir şeydir. Her türlü toplumsallaşma
biçiminin son ürünü olan kitle bir anda toplumsallığa son verBeaubourg’un
Bıraktığı İzlenim/Etki
104
miştir. Oysa bize toplumsalın kendisi olarak yutturulmaya çalışılan
kitle, tam tersine toplumsalın için için kaynayıp, ortadan
kaybolduğu yerdir. Kitle toplumsalın için için kaynadığı ve dur
durak tanımayan bir simülasyon süreci tarafından yutulduğu,
giderek yoğun bir görünüm arzeden şeydir.
Bu da içbükey bir ayna örneğine götürmektedir. Bu açıklamaya
göre, kendilerini bu aynada gören kitleler giderek kitleselleşmek
isteyeceklerdir. Bu tipik bir “marketing” yöntemi,
yani saydamlık ideolojisinin her yönüyle bir anlama kavuştuğu
yerdir. Belki de akla gelebilecek en küçük ideal kültür modelinin
sahneye konulmasıyla kültürün ve uzantısı sayılabilecek
kitlenin hızla yaygınlaşıp gelişebileceği düşünülmektedir. Aynı
süreçle zincirleme tepkinin görüldüğü nükleer operasyon ya da
speküler büyü operasyonunda karşılaşmaktayız.
Böylelikle mal düzeyinde hipermarket neyse kültürel düzeyde
de Beaubourg ilk kez o anlama sahip olmuştur. Bir başka
deyişle kusursuz bir kısır döngü operatörü ya da aklınıza gelebilecek
her şeyi temsil edebilen bir şey (mal, kültür, kalabalık,
basınçlı hava).
Eğer nesne stoklama işi, insan stoklanmasına yol açıyorsa
nesne stoğunun yol açtığı gizli şiddetin insanlarda bunun tersi
sayılabilecek bir şiddet türüne yol açtığı söylenebilir.
Aklınıza gelebilecek her türlü stok şiddet yüklüdür. Her insan
kitlesi de özgün bir şiddetle yüklüdür. Kitlenin çekim gücü
ve neden olduğu tepkisizliğin giderek yoğunlaşmasından kaynaklanan
bir şiddet. Bir atalet odağı olan kitle aynı zamanda
yepyeni, açıklanması olanaksız ve dışa dönük şiddetten farklı
bir şiddet biçiminin de merkezidir.
Tehlikeli kitle. İçin için kaynayan kitle. Ziyaretçi sayısı
30.000’i aştığı takdirde Beaubourg’un iskeleti “yamulabilir”.
Yapının bir mıknatıs gibi çektiği kitle yapının kendisini yok
edebilecek bir değişkene dönüşmektedir. Binayı tasarlayanlar
bunu bilinçli olarak yapmış olabilirler mi (nerede o günler)?
Eğer binayı ve kültürü aynı anda yok etme şansı tanıyacak şeJean
Baudrillard
105
kilde programladılarsa, o zaman, Beaubourg bu yüzyılın en
pervasız nesnesi ve en başarılı happeningidir.
Beaubourg’u yamultun! Bu yeni devrimci bir gündem maddesi
olabilir. Onu yakmaya çalışmak ya da varlığını tartışmak
anlamsız bir şeydir. Onu ziyaret edin yeter! Beaubourg’un başarısının
nedeni artık bir sır değildir. İnsanlar merkezî binayı
yıkmak için ziyaret etmektedirler. Çevresine bir felâket kokusu
yayan, hassas bir mimariye sahip bu büyük binayı yamultabilmek
için, akın akın ziyarete gitmektedirler. Kuşkusuz o caydırıcı
komuta itaat etmekte, yani kendilerine tüketilmek ve yok
edilmek üzere sunulan bir kültürle yamultabilecekleri bir bina
verildiğinde söyleneni yapmaktadırlar. Ama aynı zamanda ısrarla,
ancak bunun farkında olmadan, bu yok oluşa tanık olmak
istemektedirler. Binayı yok edebilmek için, Merkeze akın
akın koşmak kitlenin gerçekleştirebileceği tek eylem biçimidir.
Kitle kültürüne ait büyük bir binaya yani Beaubourg’un kültür
kazandırma adlı meydan okuyan tavrına, kitle sanki bir mermiye/
bombaya dönüşerek meydan okumakta, ona ağırlığı yani
en anlamsız, en aptalca, en az kültürel sayılabilecek yanıyla
karşılık vermektedir. Sterilize edilmiş bir kültürü kitlesel düzeyde
öğrenmeleri istendiğinde, kitle, bu meydan okumaya, bir
süre sonra vahşi bir güdümleme biçimine dönüşen, yıkıcı bir
akın akın saldırma eylemiyle karşılık vermektedir. Zihinsel bir
caydırma girişimine doğrudan bir fiziksel caydırma eylemiyle
karşılık vermektedir. Bu da onun meydan okuma biçimidir.
Kitlenin kurnazlığı oyunu kuralına göre oynamasından kaynaklanmaktadır
ama o bununla yetinmeyip içine kapatıldığı simülasyon
sürecine, amaçlarını aşan ve yok edici bir hipersimülasyon
işlevi gören şen şakrak bir toplumsal süreçle karşılık vermektedir.
2
2 Bu tehlikeli ve Beaubourg’un ne anlama geldiğini kesinlikle anlamış
bulunan bir kitleye oranla, Vincennes Üniversitesi öğrencilerinin açılış
gecesi yaptıkları gösteri oldukça komik kalıyordu.
Beaubourg’un Bıraktığı İzlenim/Etki
106
İnsanlar her şeyi alıp götürmek, yağmalamak, yemek, yutmak
ve güdümlemek istemektedirler. Onlar görme, deşifre
etme ve öğrenme olayıyla pek ilgilenmemektedirler. Kitlesel
olan tek duygu güdümleme duygusudur. Organizatörler (sanatçılar
ve aydınlar) bu denetlenmesi olanaksız isteksizlikten
korkmaktadırlar çünkü onlar kültürün seyirlik bir olay olmaktan
çok öğretici bir şey olduğuna inanmaktadırlar. Anlaşılmaz
bir kültüre karşı verilebilecek, bir mabedin kapılarını kırarak
tecavüz etmeye benzeyen, bu özgün ve vahşi yanıt, yani bu
etkin, yok edici büyülenme olayını göz ardı etmektedirler.
Açılışının ertesi günü kalabalık tarafından demonte edilerek,
kaçırılacak bir Beaubourg, bu kültürel demokrasi ve saydamlık
adlı saçma meydan okuma düşüncesine karşı verilebilecek en
güzel yanıt olabilirdi. Herkes bu fetişleştirilmiş kültürden birer
fetiş-somun götürebilirdi.
İnsanlar buraya dokunmak amacıyla gelmektedirler. Bakışları
dokunur gibidir. Bu bakışlar elle dokunma arzusunun bir
parçasıdır. Burası dokunma üzerine oturtulmuş bir evrendir,
yoksa görsellik ya da söylev çekme üzerine değil. İnsanlar günümüzde
artık güdümlemek/var olmak, dağıtmak/dağıtılmak,
dolaşmak/dolaştırılmak gibi doğrudan yeniden canlandırma,
mesafe ya da düşünce düzenine ait olmayan bir sürecin içine
sokulmuşlardır. Bu bir paniğe kapılma olayına, paniğe kapılmış
bir dünyaya benzemektedir.
Hiçbir görünür nedeni olmayan yavaş çekim bir panik… Tıkanıp
kalmış bir topluma özgü içsel bir şiddet yani için için
kaynama/patlama.
Beaubourg’u artık yakamazsınız çünkü bu olasılığa karşı
her türlü önlem alınmıştır. Yangın, patlama ve yıkma bu türden
bir anıtı yok edebilecek alternatifler arasında değildir. (Quaternaire)
Dördüncü zamana ait sibernetik ve kombinatuvar bir
dünyayı yok etmenin yolu, için için kaynamadan geçmektedir.
Yıkıcı eylem ve şiddet aracılığıyla ortadan kaldırma bir üretim
biçimine uygun düşmektedir. Şebeke, ağ, kombinatuvar ve
Jean Baudrillard
107
ışık akımlarından oluşan bir evreneyse tersine çevirme ve için
için kaynayıp/erime uygun düşmektedir.
Kurumlar, devlet, iktidar, vs. için de aynı şey geçerlidir. Bütün
bunların çelişkiler aracılığıyla ortadan kalkacağını düşlemek
bir düş olarak kalmaya mahkûmdur. Çünkü artık giderek
karmaşıklaşan kurumlar, feed-back, çok gelişkin denetim devreleri
nedeniyle kendiliklerinden için için kaynamaya başlamışlardır.
İktidar da için için kaynamaktadır. İktidar günümüzde
bu şekilde ortadan kaybolmaktadır.
Aynı şey kent için de geçerlidir. Yangınlar, savaşlar, veba,
devrimler, marjinalleşen suçluluk, felâketler, yani antikent sorunsalıyla,
kente özgü içsel ve dışsal olumsuzluklarda gerçek
bir yok oluş biçimine kıyasla arkaik bir şeyler vardır.
Bir yeraltı kenti senaryosu bile (yapıların Çin usulü gömülme
biçimi) naif bir senaryodur. Halen kentler genel bir üretim
ya da bir yeniden canlandırma şemasıyla ilintili bir yeniden
üretim şeması doğrultusunda yinelenmemektedirler (İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra kentler bu şemaya uygun bir şekilde
restore edilmişledir). Kentleri diriltebilmek artık bir rüya. İçerik
düzeyinde de bu böyle (kentler artık zaman içinde birikmiş
sibernetik bellek aracılığıyla genetik koda benzer bir şekilde
kendini durmadan yineleyebilmektedir). Borges’in bütün o
coğrafî alanı kaplayan ve onun ikizi sayılabilecek harita ütopyası
sona ermiştir. Bugün simülakr üretimi ikiz ya da düplikasyon
yoluyla değil genetik minyatürleştirme sayesinde gerçekleştirilmektedir.
Burada da yeniden canlandırma ve için için kaynama
sona ermiştir çünkü bundan böyle kentler de hiç kimseye
ait olmayan ve hiçbir şeyi unutmayan bir bellek tarafından en
küçük boyutlara indirgenmektedir. Tersine döndürülmesi olanaksız,
içkin, giderek yoğunlaşan, potansiyel olarak tıkanmış ve
özgürleştirici bir patlamaya asla tanık olmayacak bir düzen
simülasyonu.
Bir zamanlar kültürümüz bir özgürleştirme gücüne (rasyonel)
sahipti. Bu kültür ister kapital, ister üretici güçlerin özgürBeaubourg’un
Bıraktığı İzlenim/Etki
108
leştirilmesi, ister akıl ve değer alanlarının tersine çevrilmesi olanaksız
uzantıları, isterse evrensele kadar giden bir uzay fetih ve
kolonizasyonuna (isterse geleceğe yönelik toplumsal ve toplumsal
enerji biçimlerini öngören devrime) ait olsun şemada bir
değişiklik yoktur. Bu yavaş yavaş ya da âni ataklarla yayılıp,
genişlemeye çalışan bir sistem ve özgürleştirilen bir enerji üzerine
kurulmuş bir şema ya da her şeyi egemenliği altına alma
üzerine oturtulmuş bir düşselliktir.
Bu kültüre eşlik eden şiddetse ortaya çok daha geniş, büyük
bir dünya, yani üretim dünyasının çıkmasına neden olmuştur.
Bu tür bir şiddet diyalektik, enerjetik, katartik bir şiddettir. Bu
toplumsala yön veren ve sonunda toplumsal alanın bütünüyle
tıkanmasına yol açan bir şiddettir. Bu belirlenmiş, analitik ve
özgürleştirici bir şiddettir.
Günümüzde ortaya, geleneksel dışa dönük şiddet şemasına
uymadığı için, henüz çözümlemeyi beceremediğimiz bambaşka
bir şiddet türü çıkmıştır. Bu, bir sistemin genişlemesi sonucunda
değil, fizikteki takımyıldızı sistemlerine benzeyen bir sistemin
büzülmesi ve tıkanması sonucunda oluşan için için kaynama/
patlama cinsinden bir şiddettir. Toplumsalın akıl almaz
boyutlarda yoğunlaşmasıyla, aşırı derecede düzenli bir sistem,
aşırı yüklenmiş bir (bilgi, enformasyon, iktidar) ağıyla, tüm kılcal
boşluklara kadar egemen olabilen, abartılı boyutlara varmış
bir denetim sonucunda ortaya çıkan bir şiddet.
Bizim bu şiddeti anlayamayışımızın nedeni düşgücümüzün
yayılmacı sistemler mantığı doğrultusunda yönlendirilmiş olmasıdır.
Bu mantık belirsizliğin sürüp gitmesine yol açmakta ve
şiddette bu şemaya uygun bir şekilde üretilmektedir. Çünkü
klasik belirleyicilik ve nedensellik modellerinden nöbeti devralan
bu rastlantısal modeller bildik yayılmacı sistemlerden her
yönde (ister yıldız isterse toprak altına kök salma biçiminde
olsun) ve her şekilde genişleyen üretici ve yayılmacı sistemlere
geçişi simgelemektedirler. Enerjileri özgürleştirmek, yoğunlukları
yaygınlaştırmak, arzuya moleküler bir biçim vermekten
Jean Baudrillard
109
yana olan bütün felsefe akımları aynı yönde yani kılcal boşluklara
kadar tıkanma ve sonsuzluğa yönelik bir ağlaşma doğrultusunda
ilerlemektedirler. Molerle moleküler arasındaki fark
bir modülasyon farkından ibarettir. Belki de bu, yayılmacı sistemlere
özgü temel enerjetik süreç içinde yer alan, en son modülasyondur.
Bin yıl süren bir enerjiyi özgürleştirme ve salıverme evresi
ve bir tür maksimal düzeye ulaşmış bir parıldama, ışık saçma
sürecinden sonra (Bataille’ın kayıp ve kazanç kavramlarıyla, o
muhteşem antropolojisini üzerine oturtmuş olduğu tükenmek
bilmeyen bir parıltıya sahip güneş mitini, bu bakış açısı doğrultusunda
yeniden gözden geçiriniz. Çünkü bu bizim ışık saçabilen
ve devrimci özelliğe sahip felsefemize ait “son” miti genel
bir ekonomi düşüncesine ait son havai fişektir. Ancak bunun
bizim için bir anlamı kalmamıştır) bir için için kaynama, toplumsalın
tersine çevriliş evresine geçiyorsak o zaman başka.
Tıkanma noktasına gelmiş bir toplumun devasa boyutlara ulaşan
tersine çevrilme süreci. Yıldız sistemleri ışın yayma güçlerini
yitirdikten sonra da varlıklarını sürdürürler; yani önce yavaş
bir için için patlama sürecine boyun eğerler, daha sonra da
giderek hızlanıp, müthiş bir süratle küçülürler ve bir kara delik
görünümünü alıncaya kadar çevrelerindeki tüm enerjileri yutarak
dıştan içe doğru eğilip, kıvrılan sistemlere dönüşüp, bizim
bildiğimiz anlamda tükenmek bilmeyen bir yansıma ve sonsuz
bir potansiyel enerji kaynağı olarak bildiğimiz dünyayı içlerine
çekerek yok ederler.
Belki de büyük metropoller (eğer bu varsayımın bir anlamı
varsa kuşkusuz öyle olması gerekiyor) bu anlamda için için
patlayan merkezlere dönüşmüşlerdir. Kapital ve devrim gibi iki
kavramın çağdaşı olan ve altın çağını kapatarak bugün anlamını
yitiren toplumsalın emildiği ve yutulduğu merkezler. Politikayı
sarıp sarmalayan bir tepkisizlik ortamında âniden ya da
yavaş yavaş dıştan içe doğru kıvrılan bir toplumsal (Bu tersine
çevrilmiş bir enerji midir?). Dilin yaptığını yapmamak yani için
Beaubourg’un Bıraktığı İzlenim/Etki
110
için kaynamayı olumsuz, tepkisiz, geriletici bir süreç olarak
dayatıp bunun tersi olan gelişme, devrim gibi kavramları yüceltmemek
gerekir. İçin için kaynama/patlama sonuçlarını ön
görebilmenin olanaksız olduğu bir süreçtir. İlk için için patlama
olayı, kuşkusuz 1968 Mayıs’ı, bir başka deyişle devrimci
terimlerle yapılan yorumlamanın tam tersine, toplumsal tıkanmaya
karşı gösterilen ilk şiddetli tepki; bir büzülme ve bizzat
olaya katılanların, toplumu daha üst bir konuma götürmeyi
amaçlayan ideolojisiyle çelişen toplumsalın egemenliğine karşı,
bir meydan okumadır. Hâlen bu rüyanın etkisi altında bulunduğumuz
söylenebilir. Zaten 1968 olaylarının büyük bir bölümü
bu devrimci dinamikle ilgili olup, devrimci bir şiddettir.
Ancak aynı anda ortaya belli bir konuda âniden dıştan içe doğru
kıvrılan bir toplumsal ve bunun sonucunda da âniden için
için kaynamaya başlayan bir iktidar çıkmıştır. Kısa sürede ortaya
çıkan bu için için kaynama o gün bu gündür devam etmektedir.
Toplumsalın, kurumların ve iktidarın bu için için kaynaması
derinden derine sürüp gitmektedir. 1968 Mayıs’ı enerjisini
nerden aldığı belli olmayan devrimci bir dinamiğin ürünü
değildir. Tam tersine devrimin, hattâ devrim fikrinin kendisi
bile için için kaynamakta/patlamaktadır ve bu için için patlamanın
yol açacağı sonuçlar devriminkinden çok daha önemlidir.
Kuşkusuz 1968 Mayıs’ından bu yana ve 1968 Mayıs’ı sayesinde
toplumsal giderek büyüyen bir çöle benzemektedir (katılma,
yönetim, genelleştirilmiş özerk yönetim, vs.) Ancak toplumsal
aynı zamanda 1968’dekine oranla pek çok konuda kendinden
tamamen kopmuş ve bütünüyle tersine çevrilmiş durumdadır.
Tarihsel aklın anlayabileceği türden bir hafif deprem
geçirmiştir.
HİPERMARKET VE HİPERMAL
Otuz kilometrelik bir alan içinde karşınıza çıkan ok işaretleri
sizi, şu büyük seçip alma merkezleri olan hipermarketler, yani
birçok bakımdan yeni bir toplumsallık biçiminin gelişmekte
olduğu şu hiperalanlara doğru yönlendirmektedir. Bir hipermarketin
nasıl bütün bir yerleşim bölgesi nüfusunun merkezi
hâline geldiğine, çalışma ve alışveriş saatleriyle yol güzergâhları
ve çeşitli günlük alışkanlıkları nasıl yönlendirdiğine bir bakalım.
Bu hipermarketler, iş merkezleri tarafından belli saatlerde püskürtülen
banliyö yolcularının tren, metro, otobüs aktarma istasyonlarında
neden oldukları devasa gelgit olayına benzer bir
hareket yaratmaktadırlar.
Burada karşımıza kesinlikle bir başka tür çalışma, toplumsal
bir kültür yaratma, karşılaştırma ve inceleme yapmayla toplumsal
bir yasa ve yargılamaya dayalı biçim çıkmaktadır. Çünkü
insanlar buraya kendi kendilerine sorabilecekleri her türlü sorunun
nesneleşmiş-yanıtlarını bulmaya ve aralarından bir seçim
yapmaya gelmektedirler. Daha doğrusu nesnelerce oluşturulan
işlevsel ve yönlendirilmiş bir sorunun karşılığı olmaya gelmektedirler.
Nesneler burada bir mal olma özelliklerini yitirerek,
Hipermarket ve Hipermal
112
taşıdıkları anlam ve mesajın çözülüp, onaylanması gereken
türden göstergelerle çoktan seçmeli bir teste benzemektedirler.
Bize sorular sorup, yanıt vermeye zorlamaktadırlar. Üstelik
yanıtlar sorunun içindedir. Medya mesajları da benzer bir şekilde
iş görmekte ve bunlar da insanı ne bilgilendirmekte ne de
insanla iletişim kurmaktadır. Medyanın mesajları bir referandum,
sonu gelmeyen testler, kısırdöngüleşmiş yanıtlar, özetle
kodun geçerliğinin sınanmasından başka bir şey değildir.
Bakışlarımızı etkileyebilecek bir rölyef, bir perspektif, bir
ufuk noktasından yoksun olan hipermarket; düzenlenme biçimi
nedeniyle art arda gelen ve eşdeğerli göstergelere benzeyen
reklam panoları ve ürünlerden oluşan total bir ekrana benzemektedir.
Bu hipermarketlerde yalnızca ön sahne düzenlemesiyle
uğraşan, yani boşalan rafları düzenleme işinden sorumlu
insanlar vardır. Bunlar tüketicilerin açtığı delikleri tıkamakla
görevlidirler. Bu derinlikten yoksunluğa bir de “self-service”
olayını ekleyin, yani her yeri birbirine benzeyen, alıcıyla satıcının
karşı karşıya gelmeyip, insanlarla şeylerin bir araya getirildiği
dolaysız bir güdümlenme mekânını. Peki kim kimi güdümlüyor?
Bu simülasyon evreninde baskı bile ancak bir göstergeye
dönüştüğü ölçüde onunla bütünleşebilmektedir. Bu ikna etme
evreninde caydırıcı bir güce dönüşen baskı, diğerlerinden farksız
bir göstergedir. Hırsızlığı önlemek amacıyla konulan televizyon
kameraları bu simülakrlardan oluşan dekorun bir parçası
gibidir. Çünkü kusursuz bir güvenlik sistemi mağazanın
maliyetinden daha büyük bir yatırım yapmayı gerektirecektir.
Böyle bir güvenlik sistemi mağaza açısından verimli bir yatırım
olmayacaktır. Öyleyse var olan güvenlik düzeni baskıyı anıştıran,
yani baskı simülasyonuna benzeyen bir şeydir. Bu göstergeleşmiş
baskının diğer göstergelerle bir arada bulunmasında
hiçbir sakınca yoktur. Hattâ bu göstergenin tam tersi bir anlama
sahip ve sizi rahatlatarak sakin sakin alışveriş yapmaya
davet eden devasa panolar bile. Aslında bu panolar da sizi o
Jean Baudrillard
113
“polis görevi yapan” kameralar kadar iyi ya da kötü bir şekilde
gözetlemekte ve izlemektedirler. Televizyon kamerası size bakarken,
siz de kalabalığın arasında kendi kendinizi izliyorsunuz.
Tüketim adlı etkinliğin bir parçası olmamızı sağlayan sırsız
bir ayna gibi. Bu dünyayı kendi içine kapatan bir ikiye bölme
ve ikizini üretme oyunu.
Hipermarketler kendilerini besleyen ve bir buluşma merkezi
hâline getiren otoyollardan, otomobillerle örtülü bir alana benzeyen
parkinglerden, bilgisayar terminalinden, (daha geri planda
benzer halkalardan oluşan) bütün etkinlikleri yansıtan işlevsel
bir ekrana benzeyen kentten ayrı bir şekilde ele alınamaz.
Hipermarket büyük bir montaj fabrikası gibidir. Aradaki tek
fark mantıken art arda gelen safhalardan oluşmak zorunda
olan çalışma düzeni yerine, buradaki görevlilerin (ya da hastaların)
ortalıkta alık alık dolanarak çalışma zincirinin bir bölümünden
diğerine gelişigüzel bir şekilde gidip gelmeleridir. Yine
çalışma düzeninden farklı olarak insanlar buraya istedikleri
zaman gelmekte, seçmekte ve satın almaktadırlar. Ancak burada
da yine de yasakların bir hoşgörü, kolaylık sağlama ve hipergerçeklik
cilâsı ardına gizlendiği programlanmış bir disiplin
düzeni ve montaj bandıyla karşılaşılmaktadır. Kapitalin geleneksel
kurumları ve fabrikanın ötesinde bir yerlerde bulunan
hipermarket, gelecekte karşımıza çıkacak her türlü toplumsal
denetim biçimi, yani toplumsal yaşam ve birlikteliğin dağınık
işlevlerini (iş, boş zamanları değerlendirme, beslenme, sağlık,
ulaşım, medya, kültür) tek bir homojen çatı (zaman/mekân)
altında buluşturma modelidir. Tüm karşıt akımların kapalı devre
terimiyle yeniden yorumlanmasından başka bir şey değildir.
Toplumsal yaşamla bir yerleşim ve trafik düzenine ait işlemsel
bir simülasyonun gerçekleştirildiği zaman-mekân.
Geleceği önceden haber veren bir model olarak hipermarket
(özellikle de ABD’de) yerleşim bölgelerinin dağılımını belirlemektedir.
Oysa geleneksel çarşılar kentin tam merkezine yerleştirilerek
kentliyle köylünün buluşmasını sağlardı. HipermarHipermarket
ve Hipermal
114
ket kırsal kesimle kentin ortadan kalkarak yerini köyle-kent
arası bir yere (agglomeration) bırakan yeni bir yaşam biçiminin
dışavurumudur [tüketime eşdeğer, onun mikromodeli, tamamıyla
işaretlerden oluşan işlevsel bir kent dışı– banliyö tipi
alışveriş yeri (zoning)]. Dahası hipermarket “tüketim” merkezi
olmanın ötesinde bir anlama sahiptir. Burada sergilenen nesneler
özgün bir gerçeklikten yoksundur, bir başka deyişle önemli
olan onların geleceğe özgü toplumsal ilişki modelini andıran
seriler, daireler ve seyirlik şeyler şeklinde düzenlenmiş olmalarıdır.
Bir “biçim” olarak hipermarket modernliğin nasıl sona ereceğini
anlamamıza yardımcı olmaktadır. Büyük kentler yaklaşık
yüzyıllık (1850-1950) bir süre içinde “modern” (çoğu şu ya da
bu şekilde bu başlığı taşıyordu) büyük mağazaların doğuşuna
tanık olmuşlardır. Ancak ulaşımla birlikte ortaya çıkan bu asal
modernleşme süreci kentsel yapıyı allak bullak etmemiş ve
kentler, kent olarak kalmışlardır. Oysa yeni kentler, hipermarket
ya da shopping center’ların uydularına dönüşmüşlerdir. Bu
uydulara programlanmış bir taşıma düzeniyle ulaşılmaktadır.
Bunlar kentten çok bir banliyöye benzemektedirler. Ortaya
sibernetik özelliğe sahip yeni bir yapılaşma biçimi çıkmıştır (bir
başka deyişle yaşama ve yerleşim alanıyla ulaşım alanı açısından
genetik kodunkine benzeyen moleküler komut senaryolarının
aynısı). Bu yapılaşma nükleer ve uydu özellikleri taşıyan
bir biçime sahiptir. Hipermarket bir çekirdek gibidir. Modern
bir kent bile onu emememektedir. Çevresinde oluşturduğu
yörüngeye banliyöler oturtmakta, kimi zaman da üniversite
hatta fabrika gibi yeni yerleşim alanları için, bir gref vazifesi
görmektedir. Bu XIX. yüzyıla ait ya da merkezî bir yapısı olmayan
ve kent yörüngesini bozmadan banliyöye yerleşen fabrikaya
değil, elektronik kumanda düzenine sahip otomatik montaj
fabrikasına bir başka deyişle mekânsal zorunluluktan tamamen
arındırılmış bir çalışma düzeni ve bir işleve sahip fabrika tanımına
uyan fabrikaya benzemektedir. Bu fabrikada da hiperJean
Baudrillard
115
market ya da yeni üniversitede olduğu gibi özerkleşen (ticaret,
iş, bilgi, boş zamanları değerlendirme) ve yer değiştiren (ki bu
olay, kentin “modern” yayılma biçimini belirlemektedir) işlevlerden
çok işlevlerin birbirleriyle olan bağlantılarını kopartan
bir model, belirsiz işlevlerle karşılaşılmaktadır. Kent dışına taşınmış
hipergerçek bir model, bir kentle hiçbir ilişkisi kalmamış
sentetik bir yerleşim bölgesi çekirdeğine benzeyen bu fabrika,
kentin, kendi kendisiyle olan tüm bağlantılarını kopartmıştır.
Özgün bir toplumsal senteze benzeyen, belli bir alana ve niteliğe
sahip kent, hattâ modern kentin bile ölümü anlamına gelen
bu fabrikalar kente özgü negatif uydulardır.
Bu yerleşme biçimiyle, çeşitli işlevlerin rasyonelleştirilmesi
arasında bir ilişki olduğu düşünülebilir. Oysa belli bir işlev konusunda
hiperuzmanlaşılarak “anahtar teslimi” düzeyine gelinmişse,
bu fabrikanın özgün amacını yitirerek bambaşka bir şeye
yani çok işlevli bir çekirdek, çoğul bir input-output düzenine
sahip “kara kutulardan” oluşan bir bütün, yapısal bir bozulma
ve deformasyon merkezine dönüşmüş olduğunu gösterir. Bu
fabrikalarla bu üniversiteler artık birer fabrika ya da üniversite
değildirler. Zaten hipermarketlerin de bir pazar yeriyle artık
uzak-yakın hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Bu yeni ve tuhaf mekânların
en kusursuz örneği, kuşkusuz yaşam alanını nötralize
edebilen bir caydırma gücüne sahip olan nükleer santraldir. Bu
mekânların görünür işlevlerinin gerisinde gizlenen asıl işlevleri
caydırmadır. İşlevlerini yitiren işlevsel çekirdekler hipergerçekleşmektedir.
Artık birer simülasyon kutbuna dönüşmüş bulunan
bu yeni nesnelerin çevresinde eski garlar, fabrikalar ya da
geleneksel ulaşım sistemleri yani “modernliğe özgü” şeylerden
çok bir hipergerçeklik, geçmiş ve gelecekten yoksunlaştırılmış
işlevsel aynı andalık, her şeyi etkileyebilme arzusu vardır. Doğal
olarak aynı zamanda yeni bunalım ya da felâket biçimleri de
vardır. Örneğin Mayıs 1968 Sorbonne’da değil Nanterre’de
başlamıştır, bir başka deyişle Fransa’da ilk kez bir bilim yuvasının
kendi “duvarları dışına” çıkartılarak hiperişlevsel hâle getiHipermarket
ve Hipermal
116
rilmesinin, yani programlanmış neo-fonksiyonel bir düzen
içinde bilgiye işlevini ve amacını yitirtmenin, mekânsal ve anlamsal
zarar vermeyle eşanlamlı bir şey olduğu görülmüştür.
Bu noktada sahip olduğu gönderenler sistemini yitirerek yörüngeye
oturtulmuş bir uydu modeline (bilim, kültür) karşı
ortaya yeni ve özgün bir şiddetin çıktığı görülmüştür.
İLETİŞİM ARAÇLARINDA İÇİN İÇİN
KAYNAYAN/PATLAYAN ANLAM
Her geçen gün daha çok haber ve bilgiye karşın giderek daha
az anlamın üretildiği bir evrende yaşıyoruz. Bu bakış açısından
yola çıkarak üç varsayımdan söz edebiliriz:
– Birinci varsayıma göre haber, anlam (negantropik unsurdur)
üretmekte ancak tüm alanlarda karşılaşılan genel bir anlam
kaybını engelleyememektedir. İletişim araçları aracılığıyla
istediğimiz kadar mesaj ve içeriği yeniden topluma pompaladığımızı
varsaysak bile anlamın yok oluş sürecinin hızı, anlamın
pompalanma sürecinin hızından daha yüksektir. Bu durumda
var olan iletişim araçları yetersiz kalacaklarından devreye ek
iletişim araçlarının sokulması gerekmektedir. Bunun adıysa
özgür konuşma ya da bireysel yayın hücreleri şeklinde sonsuz
sayıda çoğaltılabilen iletişim araçları hattâ “anti-iletişim araçları”
(korsan radyolar, vb.) ideolojisidir.
– İkinci varsayıma göre haberin anlamla hiçbir ilişkisi yoktur.
Öyleyse, haber bir başka düzen ya da gruba aittir. Haber,
anlamla anlam dolanım ya da dolaşım düzeni dışında kalan
İletişim Araçlarında İçin İçin Kaynayan/Patlayan Anlam
118
işlemsel bir modeldir. Bu Shannon varsayımına göre iletişim
evreninde üretilen haber saf bir araçtır. Teknolojik özelliğe
sahip bu araçların içerdiği herhangi bir anlam yoktur. Öyleyse
iletişim araçları tarafından üretilen haberlerin anlamları başka
alanlara özgü değer yargıları tarafından belirlenemez. Bu türden
bir anlam genetik kod tarafından üretilen koda benzemektedir,
bir başka deyişle aktarılan haberden ne anlıyorsanız anlam
odur. Haberin sahip olduğu anlam böyle bir şeydir. Oysa
bizim bildiğimiz anlam başka bir şeydir. Anlam, Monod’un
Rastlantı ve Zorunluluk başlıklı metninde açıkladığı gibi sonradan
ortaya çıkan bir şeydir. Bu açıdan haber enflasyonuyla
anlam deflasyonu arasında hiçbir anlamlı ilişkinin bulunmadığı
söylenebilir.
– Üçüncü varsayıma göre, haber, anlamı doğrudan yok ya
da nötralize eden bir şey olduğu ölçüde haber enflasyonuyla
anlam deflasyonu arasında, oldukça belirgin ve zorunlu bir ilişki
vardır. Anlam yitiminin doğrudan iletişim araçları yani anlamı
yok edip, ikna edici bir haber biçime sokan kitle iletişim
araçlarının müdahaleleriyle bir ilişkisi vardır.
En ilginç varsayım bu sonuncusudur, ancak şu anda kabul
gören düşüncelerin tam tersini savunmaktadır. Nereye baksanız
toplumsallaşmanın iletişim araçlarının gönderdiği mesajlarla
ilgilenme düzeyiyle doğru orantılı bir şekilde ölçüldüğünü
görürsünüz. İletişim araçları ve gönderdikleri mesajlarla ilgilenmeyenler
gücül ya da gerçek düzeyde toplumsallaşmamış
insanlar olarak kabul edilmektedir. Haber her yerde hızlı bir
anlam dolanımını sağlamakla yükümlüdür. Bu durum ekonomik
açıdan Kapitalin hızlı bir şekilde el değiştirme zorunluluğu
sonucunda üretilen artı değer olayına benzetilebilir. Haber,
iletişim yaratan bir şey gibi sunulmaktadır. Boşa üretilen haber
oranı muazzam boyutlara ulaşsa bile, genel bir “consensus”a
dayanılarak bu haddinden çok anlamın toplumsalın kılcal damarlarına
kadar dağıtılması istenmekte ve bu yüzden boşa üretilen
haber kadar anlam üretimi konusunda da kimsenin sesini
Jean Baudrillard
119
çıkarmadığı görülmektedir. Tıpkı kendinden kaynaklanan bozukluklara
ve irrasyonel yanlarına rağmen maddî üretimin daha
çok zenginlik ve toplumsal uyum üretmesini isteyen bir “consensus”
gibi. Hepimiz bu efsanenin suç ortaklarıyız. Bizim
modernliğimizin başında da maddî üretim vardır sonunda da!
Zaten maddî üretim olmasaydı bizim toplumsal örgütlenmemiz
inandırıcı olmazdı. Oysa sahip olduğumuz toplumsal örgütlenme
düzeni yine maddî üretim yüzünden çökmektedir. Haberin
anlam ürettiğini sandığımız sırada aslında tersi olmaktadır.
Haber kendi ürettiği içerikleri yok etmektedir. İletişimi ve
toplumsalı yok etmektedir. Bunun iki nedeni vardır.
1. İletişim kurmak yerine sahnelediği iletişim oyunu içinde
kaynayıp gitmektedir. Anlam üretmek yerine sahneye koyduğu
anlam üretimi oyunu içinde kaynayıp gitmektedir. Bu devasa
simülasyon sürecini biz çok yakından tanıyoruz. Yönlendirici
olmayan karşılıklı konuşmalar (interview), konuşma hakkı
tanımalar, izleyici telefonları, her türlü katılma biçiminden
yararlanma, konuşmayanlara şantaj yapma, yani “Bu sizin sorununuz,
haber demek siz demektir, vb.” Dört bir yanımız bu
türden bir hayalî içerik, homeopatik (dozda) bir aşı ya da uyanıkken
görülen düş türünden bir iletişim, bir haber ağıyla sarılmıştır.
Seyretme arzusunun sahneye konulduğu kısır döngüsel
bir düzenleme, bir tür iletişim antitiyatrosu, sonuç olarak
geleneksel kurumun olumsuz anlamda sağlığına kavuşturularak,
yeniden devreye sokulması yani kapalı devre bir olumsuzluk
süreci. Bu haber simülakrını ayakta tutabilmek için muazzam
bir enerji harcanmaktadır. Bunun amacı bizi radikal bir
anlam yokluğu gerçeğiyle karşı karşıya getirecek âni bir simülasyondan
kurtulma olayını engelleyebilmektir.
Burada iletişimin ortadan kaybolmasının mı simülakrın bu
boyutlara varmasına neden olduğu ya da caydırıcı amaçlara sahip
simülakrların mı ilk önce ortaya çıkarak (gerçeğin yerini
alarak gerçeğe bir son veren model) her türlü iletişimin olasılığını
ortadan kaldırmış olduğu gibi bir soru sormak gereksizdir.
İletişim Araçlarında İçin İçin Kaynayan/Patlayan Anlam
120
Burada hangi terimin öncelikli olduğu sorusu yersizdir çünkü
öncelikli bir terim yoktur. Bu, kısırdöngüleşmiş bir simülasyon
süreci, yani hipergerçek bir süreçtir. Anlam ve iletişim hipergerçekleşmiştir.
Gerçeğe bir son veren şey gerçekten daha da
gerçek gibi görünendir.
Birer kapalı devreye benzeyen iletişim ve toplumsal bir yem
işlevine sahiptirler. Üstelik bu yem bir mitin gücüne sahiptir.
Sistemin kendi gerçekliğini kanıtlayabilmesi için göstergelerin
(haberin) sürekli olarak yinelenmesi gerekmektedir. Olmayan
varlığını imgeler yani göstergelere dönüşerek yineleten sistem
bu sayede bir gerçeklik katsayısına sahip olabilmektedir. Habere
inanılmasının ve iman edilmesinin nedeni de zaten budur.
Oysa bu inanç biçiminin arkaik toplumlardaki mitlere inanma
biçimi kadar karmaşık bir şey olduğu söylenebilir. Çünkü
insanlar hem inanırlar hem inanmazlar. Bu konuda kendi kendilerini
sorgulamayı gereksiz bulurlar. “Yalan söylediklerini
biliyorum, ama herhâlde o kadar da değil”. Sistemin bizi içine
kapatmış olduğu bu anlam ve iletişim simülasyonuna kitlenin
tamamı, yani her birimiz bir tür ters bir simülasyonla karşılık
veriyoruz. Sistemin caydırıcılığına karşı soğuk bir tavır alıyor
ya da daha da karmaşık bir inanç biçimiyle karşılık veriyoruz.
Mit diye bir şeyin varlığı, insanların mite inandıklarını göstermez.
Eleştirel düşüncenin bizi bu tuzağa düşürmeye çalışmasının
nedeni, kitlelerin aptal ve naif olduğu gibi bir önyargı sayesinde
ayakta duruyor olmasıdır.
2. İletişimin bu anormal boyutlara ulaşan görüntüsü, iletişim
araçları ve haber bombardımanının toplumsal yapıyı bozmalarını
engelleyememektedir.
Haber, anlamla toplumsalı ardı arkası kesilmeyen bir tür
nebulayı andıran yeniliklerle değil, bunun tam tersi sayılabilecek
mutlak bir antropiye1 mahkum ederek yapmaktadır.
1 Burada haberi yalnızca iletişimin toplumsal boyutu içinde ele alıyoruz.
Oysa bu varsayımı sibernetik haber kuramına uyarlamak çok
Jean Baudrillard
121
Öyleyse iletişim araçları toplumsallaşmayı sağlamaya yönelik
araçlar değil, toplumsalın kitleler içinde için için kaynamasını/
erimesini sağlayan araçlardır. Zaten bu mikroskopik gösterge
düzeyindeki anlam erimesinin makroskopik düzeydeki
uzantısından başka bir şey değildir. Bu olayı güncelliğini henüz
tüm boyutlarıyla yitirmemiş olan McLuhan’ın medium is message
formülünden yola çıkarak çözümleyebilirsiniz.
Burada anlam, anlama ait içeriklerin tümünün egemen bir
iletişim aracı tarafından yutulması demektir. Olay çıkmasını
sağlayabilen tek şey iletişim aracıdır. İçeriklerin tutucu ya da
yıkıcı olması arasında bir fark yoktur. Bu durum her türlü antimedya,
korsan radyoculuk gibi olaylar için de ciddi bir sorundur.
Ancak McLuhan’ın bile içinden çıkamadığı daha ciddi sorunlar
vardır, zira tüm içeriklerin nötralizasyonunun ötesinde,
ilginç sonuçlar doğurabilir. Çünkü oradaki temel varsayımda da haber
negantropinin, yani antropiye direnme, gereğinden çok anlam ve
örgütlenmenin eşanlamlısı olarak kabul edilmektedir. Oysa bunun
tam tersi olan bir varsayımın yani: HABER (Information) = ANTROPİ’nin
ileri sürülmesi daha uygun olacaktır. Örneğin bir sistem ya da
olay konusunda haber ya da bilgi sahibi olmak zaten bir anlamda bu
sistemi nötralize etmek ve sistemde antropi anlamına gelmektedir (bu
örneği genelde tüm bilimsel alanlara, özellikle de insan bilimleriyle
sosyal bilimlere doğru genişletebiliriz). Yansıtılmış bir haber ya da
yayımlanmış bir olay zaten bu haber ya da bu olayın çaptan, değerden
düşmüş hâlidir. İletişim araçlarının 1968 Mayıs’ına müdahale etme,
yani araya girme (yorumlama) biçimlerini bu bakış açısı doğrultusunda
çözümlemekten kaçınmayınız. Öğrenci hareketinin yaygınlaş-
(tırıl)ması genel bir grev eylemine yol açmış ancak bu (televizüel) olay
aslında harekete özgü yayılma ve buluşma biçimini nötralize eden bir
kara kutuya dönüşmüştür. Eylemlerin haber aracılığıyla evrenselleştirilmeye
çalışılmasından kuşku duymak gerekir. Dünyanın dört bir
yanına gönderilen mesajlar aracılığıyla oluşturulmaya çalışılan bu hem
elektronik hem de dünyevî dayanışma kampanyalarından kuşkulanmalıyız.
Farklılıkları evrenselleştirmeye çalışan strateji bir antropik
sistem stratejisidir.
İletişim Araçlarında İçin İçin Kaynayan/Patlayan Anlam
122
iletişim aracı kendi gücünden bir biçim olarak yararlanarak
gerçeği dönüştürebilir. Tüm içerikler iptal edilseler bile bir
biçim olarak iletişim aracının kendisi devrimci ya da yıkıcı bir
kullanım değerine sahip olabilir, kim bilir? Zaten McLuhan’ın
formülünü gidebileceği en uç noktaya kadar götürdüğünüzde
ulaşacağınız nokta budur. Oysa yalnızca mesajın iletişim aracı
içinde eriyip gitmesinden değil, aynı devinim içinde iletişim
aracının gerçeğin içinde eriyip gitmesiyle iletişim aracı ve gerçeğin
de (iletişim aracıyla iletişim tanımının birbirine karışması
gibi) bir tür hipergerçek bir nebula içinde eriyip gitmesinden
söz etmek gerekir.
Tipik modern biçimlerden biri olan iletişim araçları da dâhil
olmak üzere tüm modern biçimlerin “geleneksel” konumları
bugün tartışmalı bir hâle gelmiştir. McLuhan’ın simülasyon
çağına ait emektar formülü Medium is message (mesaj iletişim
aracının kendisidir) –yayıcı gerçekte alıcıdır– tüm kutuplar birbirlerine
karışarak kısır döngüsel bir görünüme bürünmüşlerdir.
Panoptik ve perspektif uzam sona ermiştir. Bütün bunlarla
modernliğimizin hem başı hem de sonunda karşılaşılmaktadır,
bir başka deyişle tüm içerik ve mesajlar iletişim aracı tarafından
buharlaştırılıp yok edildiğinde geriye kalmış tek şey gibi görünen
bu formülü gidebileceği en uç noktaya kadar götürdüğümüzde,
iletişim aracının bizzat kendisi de buharlaşıp yok olmak
durumuyla karşı karşıya kalmaktadır. Aslında iletişim aracına
bir inandırıcılık katarak, ona farklı, belirgin bir iletişim aracı
konumu kazandıran şey mesajdır. Mesajdan yoksun bir iletişim
aracı bizim tüm önemli güncel değer ve yargılama sistemlerimiz
gibi tanımı belirsiz bir şeye dönüşecektir. Etkisini ânında
hissettiren tek bir model mesaj, iletişim aracı ve “gerçeği” aynı
anda üretmektedir.
Sonuç olarak medium is message yalnızca mesajın değil, aynı
zamanda iletişim aracının da sonu demektir. Sözcüğün yazılı
anlamında artık iletişim aracı diye bir şey yoktur. Özellikle
elektronik kitle iletişim araçlarından söz ediyorum. Bir başka
Jean Baudrillard
123
deyişle bir gerçeklikle bir diğeri, gerçeğin bir konumuyla başka
bir konumu arasında aracılık yapan bir süreç yoktur. Ne içerik
ne de biçim düzeyinde. İçin için kaynama denilen şey budur.
Kutupların birbirleri tarafından emilmeleri, iletişim aracı ve
gerçek gibi belirgin karşıtlıkların yok edilmesi de dâhil olmak
üzere farklı anlamlar üreten kutuplara sahip sistemlerde kutupların
birbirlerine kısa devre yaptırmaları –öyleyse iki kutup ya
da bir kutupla diğeri arasında aracılık yapma ya da diyalektik
bir müdahalede bulunabilme olanaksızlığı. İletişim araçlarının
etkisi denilen şey kısır döngüsel bir görünüm arz etmektedir.
Sözcüğün yazılı anlamında anlamı bir kutuptan diğerine tek
yönlü bir şekilde sürdürebilmek olanaksızdır. Bu tehlikeli, ancak
özgün durumu gidebileceği en uç noktaya kadar götürmem
gerekiyor çünkü bundan başka seçeneğim yok. İçeriğe
dayalı bir devrim düşlenmesi aynen biçime dayalı bir devrim
düşlenmesi kadar anlamsızdır. Çünkü iletişim aracı ve gerçek
içinden çıkmanın olanaksız olduğu tek bir nebulaya dönüşmüşlerdir.
Bu içerik erimesi, anlam emilmesi, iletişim aracının giderek
anlamsızlaşması, iletişim diyalektiğinin tamamının modele özgü
kısır döngüleşmiş bir biçim içinde tamamıyla eriyip gitmesi,
toplumsalın kitleler içinde için için kaynayarak bir felâket duygusuna
yol açması, insanın umutsuzluğa kapılmasına neden
olabilir. Oysa bu saptama habere bakış biçimimizi temelinden
belirleyen idealizme oranla doğrudur çünkü hepimiz kudurmuş
bir anlam ve iletişim idealizminin, yani anlama dayalı idealist
bir iletişimin peşinden gittiğimizden doğal olarak ölümümüz de
bu perspektif doğrultusunda anlamın elinden olacaktır.
Oysa “felâket” (ölüm) teriminin böyle bir “felâketimsi” son
ve yok oluş anlamını kazanması ancak sistemin bize dayatmaya
çalıştığı üretim ve çizgisel bir kapitalizm anlayışıyla mümkündür.
Etimolojik anlamda felâket sözcüğü bizi ortadan kaldırılması
olanaksız “haberin sınırları”, “anlamın sınırları” denilen
bir eğrilik, aşağı doğru sarmal bir şekilde inen yineleme düzeİletişim
Araçlarında İçin İçin Kaynayan/Patlayan Anlam
124
nine götürmektedir. Bunun ötesinde bizim için bir anlam ifade
eden hiçbir şey yoktur. Anlam şantajına boş verdiğimiz anda
felâket güncel düşgücümüzün ürettiği nihilist ve ölüm gibi bir
anlama sahip olma ayrıcalığını yitirmektedir.
Anlamın ötesine geçtiğinizde karşınıza anlamın nötralize
edilmesi ve erimesiyle elde edilen bir çekicilik çıkıyor. Toplumsal
adlı sınırın ötesine geçtiğinizdeyse karşınıza toplumsalın
nötralize edilmesi ve erimesiyle oluşan kitleler çıkıyor.
Günümüzde sorun, bu karşılıklı meydan okuma oyununu
iyi değerlendirmekten ibarettir. Anlama meydan okuyan sessiz
kitleler (bu kesinlikle pasif bir direniş biçimi değildir) iletişim
araçlarının sundukları anlamla, araçların çekiciliğine meydan
okumaktadır. Bu bakış açısı doğrultusunda değerlendirildikleri
zaman anlamı diriltmeye yönelik tüm marjinal ve alternatif çabalar
önemsiz girişimlere benzemektedirler.
Doğal olarak kitlelerle kitle iletişim araçları arasındaki bu
içinden çıkılması olanaksız karmaşa bir paradoksa benzemektedir.
Anlamı nötralize eden iletişim araçlarının “biçimden yoksun”
(haberden yoksun) bir kitle üretmelerinden söz etmek
daha doğru olacaktır, yoksa iletişim araçlarının ürettikleri tüm
mesajları yanıtsız bırakıp, emerek ya da mesajları kendince dönüştürerek
iletişim araçlarına karşı başarıyla direnen kitlelerden
söz etmek mi? Eskiden “İletişim Araçları İçin Ağıt”ta kendilerine
yanıt verilemediği ve tersine çevrilemedikleri için kurumlaşmış
bir model olarak iletişim araçlarını mahkum etmiştim.
Ya bugün ne yapıyorum? Bugün bu yanıtsızlık biçimini bir
iktidar stratejisi ürünü gibi değil, kitlelerin iktidara karşı yürüttükleri
bir tür karşı-strateji gibi gösteriyorum. O hâlde?
O hâlde, kitle iletişim araçları ya kendilerinden kitleleri güdümleyebilme
amacıyla yararlanan iktidarın yanında ya da anlamı
yok eden, anlama şiddetle saldıran ve büyülenmek isteyen
kitlelerin yanında(?) Kitleleri büyüleyen şey iletişim araçları
mıdır, yoksa kitleler mi iletişim araçlarını bir gösteri aracı olmaya
zorlamaktadırlar? Mogadiscio Stammheim olayında iletiJean
Baudrillard
125
şim araçları bir yandan politik nedenlerle terörizm ve korku
sömürüsü yapılmasını ahlâkî açıdan mahkûm ettirmeye çalışırlarken
diğer yandan da açıklanması olanaksız bir mantığa dayanarak,
terörist eylemin sahip olduğu o hayvanî çekiciliğini
sunarak, insanları büyülemeye çalışmışlar ve bu yüzden de
birer teröriste benzemişlerdir. Bu çözümü olanaksız bir ahlâkî
sorundur (bkz. Umberto Eco: Terörizmden söz etmemek ya da
iletişim araçlarının yararlı bir kullanımından söz edebilmek
mümkün müdür?) İletişim araçlarının yararlı kullanımı diye bir
şey olamaz. İletişim araçları anlamla yanılgıyı birlikte sırtlayıp
götürmekte ve bunları diledikleri şekilde kullanmaktadırlar. Bu
sürecin denetlenebilmesi mümkün değildir çünkü bunlar sisteme
özgü içsel simülasyonla sistemi yok edici simülasyonu kesinlikle
Möbiyüs şeridi türü, kısırdöngüleşmiş bir mantıkla yansıtmakta
ya da iletmektedirler. Böyle olmasında hiçbir sakınca
yoktur. Bunun bir alternatifi ya da mantıksal bir çözümü yoktur.
Tek alternatif mantıksal açıdan bu olayı gidebileceği en uç
noktaya kadar götürmek ve felâket türünden bir çözüm önermektir.
Burada bir düzeltme yapmamız gerekiyor. Bu sisteme oranla
bizler bir “double bind” konumunda (popüler bir deyimle
açıklamak gerekirse bu konum aşağı tükürsen sakal yukarı
tükürsen bıyık konumudur –ç.n.) bulunuyoruz. Tıpkı çocukların
büyüklerin evreninde karşılaştıkları türden zorunluluklar
gibi. Çocuklar bir yanda özerk, sorumlu, özgür ve bilinçli varlıklar
olmak zorundayken öte yandan boyun eğmek, tepki göstermemek,
itaat etmek ve kurallara uymak zorundadırlar. Çocuk,
bütün bu alanlarda mücadele etmek durumundadır. Örneğin,
uymak zorunda kaldığı çelişkili bir mecburiyete ikili bir
stratejiyle karşı koymaktadır. Kendisinden bir nesne olması
istendiğinde buna her türlü itaat etmeme, karşı koyma, özgürlük
arzusu kısaca bir özne tavrıyla karşı koymakta; bir özne
olması istendiğindeyse bu kez aynı inat ve kararlılıkla bir nesne
direnişi göstermektedir. Bir başka deyişle bir öncekinin tam
İletişim Araçlarında İçin İçin Kaynayan/Patlayan Anlam
126
tersi denebilecek bir şekilde davranmakta, yani çocuksulaşmakta,
aşırı uyumlu olmakta, kendisine her söyleneni yapmakta
ve edilginleşip, aptallaşmaktadır. Nesnel olarak her iki strateji
de aynı değere sahiptir. Günümüzde direnen-özne tek taraflı
bir değerlendirmeye tâbi tutulmakta ve olumlu olarak nitelendirilmektedir.
Tıpkı politikada yalnızca özgürleşme, haklarına
sahip, dışavurma uygulamalarının politik bir özneye benzeyebilmek
için geçerli ve yıkıcı şeyler olarak kabul edilmesi gibi.
Oysa böyle bir değerlendirmenin bizim aşağılayıcı yabancılaşma
ve edilginlik terimleriyle özdeşleştirdiğimiz nesneye özgü
tüm uygulamalarla özne konumu ve anlamdan vazgeçme (tıpkı
kitlesel uygulamalar gibi) uygulamaları gibi çok daha üst düzeyde
yer alan karşıt çözümden bîhaber olduğu görülmektedir.
Özgürleştirmeye yönelik uygulamalar sistemin yalnızca bir
yüzünü, yani bize sürekli olarak saf bir nesne olmamızı ihtar
eden yüzünü gösterirken bizden bir özne olmamızı, özgürleşmemizi,
ne pahasına olursa olsun konuşmamızı, oy vermemizi,
katılmamızı ve oyunu oynamamızı isteyen diğer yüzünü gizlemektedir.
Bu şantaj ve ihtar da en az diğeri kadar ciddidir.
Hattâ günümüzde çok daha ciddi boyutlara ulaşmış olduğu
söylenebilir. Varlığını baskı ve cezalandırmayla kanıtlamaya
çalışan bir sistemde stratejik direnişin adı özgürlük isteyen
özne olabilir. Oysa böyle bir olay, sistemin bir önceki evresini
kapsamaktadır. Böyle bir durumla karşılaşsak bile stratejik
açıdan aynı çözümlere başvurmak gereksizdir. Çünkü günümüzde
sistem kendini herkese maksimum söz hakkı tanıyarak,
maksimum düzeyde anlam üretiminden yana bir tavır koyarak
kanıtlamaya çalışmaktadır. Öyleyse direniş stratejisinin adı
anlam üretimi ve konuşmayı reddetmek (ya da bir tür yadsıma
ve reddetme biçimi olarak değerlendirilebilecek sisteme ait mekanizmalara
hiperuyumlanma simülasyonu) olabilir. Kitle de
zaten böyle yapmakta, sistemin mantığını tamamıyla benimseyerek
bu mantığı kendisine karşı direnmek amacıyla kullanıp,
bir tür ayna görevi yaparak, sistemin gönderdiği anlamı hiçbir
Jean Baudrillard
127
şekilde etkilenmeden kendisine geri göndermektedir. Bugün bu
stratejinin belirleyici olmasının nedeni (doğal olarak hâlâ bir
stratejiden söz edebilmek mümkünse) sistemin bu aşamaya
gelmiş olmasıdır.
Güdülecek stratejide yanılmak çok ciddi bir şeydir. Yalnızca
özgürlük ve özgürleştirici eylemlerle bir tarih öznesine bağlı
kalan, grup ve konuşma hakkının bilincine varılması hattâ öznelerle
kitlelerin “bilinçaltlarının bilincine varılmasını” isteyen
tüm güdümleyici hareketler, sistemin göstermiş olduğu yönde
ilerlediklerinin farkında bile değildirler. Çünkü günümüzde sistem
kesinlikle eski zindeliğine sahip anlam ve söz üretimi istemektedir.
REKLAMIN MUTLAKİYETİ
REKLAMIN HİÇLİĞİ
Günümüzde tüm sanal/gücül dışavurum yöntemleri reklamcılık
tarafından emilerek yutulmuştur. Bir derinlikten yoksun,
anlık ve ânında unutulma özelliğine sahip olan reklamlar, tüm
özgün kültürel biçimlerle tüm özgün dil yetilerini yutmaktadırlar.
Buna yüzeysel bir biçimin zaferi, tüm anlamlandırma biçimleri
arasındaki en küçük ortak payda, anlamın sıfır derecesi,
antropinin tüm olası söz (mecazlar) oyunlarına karşı kazandığı
zafer de diyebilirsiniz. Reklamda göstergenin enerjisi en alt
seviyeye inmektedir. Bu bir eklemlenme değil görünme özelliğine
sahip, bir geçmiş ve gelecekten başka bir şeye dönüşme
olasılığı bulunmayan bir biçimdir. Çünkü reklam kendinden
önceki biçimleri egemenliği altında tutmaktadır. Tüm güncel
eylem biçimleri reklama benzemeye çalışmakta ve pek çoğu da
bu biçimin içinde yok olup gitmektedirler. Yalnızca marka olayı
üzerine oturtulan ya da böyle adlandırılan bir reklamcılık anlayışı
içinde değil [bizzat reklam yapma biçiminin kendisi (reklam
tüm yöntemleri hafifletip hızlandırarak birbirlerine karışJean
Baudrillard
129
tırmaktadır), basit, işlemsel, az buçuk ayartıcı ve uzlaştırmacı
bir biçim üzerine oturmaktadır]. Daha genelinde reklam, tüm
tuhaf içeriklerin birbirlerine dönüştükleri anda, birbirleri içinde
yok olabildikleri bir biçimdir. Oysa “dopdolu” olarak nitelendirilebilecek
önermelerden oluşan ve birbirlerine eklemlenebilen
anlamlar (ya da bir stil) birbirlerine dönüştürülemezler, tıpkı
birbirlerine dönüştürülmesi mümkün olmayan oyun kuralları
gibi.
Propaganda aşamalarını izleyerek oldukça uzun sayılabilecek
bir süre sonunda propagandanın nasıl her şeyi birbirine
dönüştürebilen yani her şeyi yüzeyselleştirebilen, her şeyi reklam
malzemesi hâline getirebilen, mutlak bir kombinezonlar düzenine
dönüşmüş olduğunu (öyleyse profesyonel reklamın bu
olayın yalnızca bir aşaması olduğunu anımsatmakta yarar var)
çözebiliriz.
Reklam ve propaganda Ekim Devrimi ve 1929 Ekonomik
Bunalımı’yla birlikte önem kazanmışlardır. Her ikisi de kitlesel
fikir ya da mal üretimi kökenli olup başlangıçta iki ayrı şeyken
zaman içinde birbirine meyletmiş olan iki kitlesel dil yetisidirler.
Propaganda önce politikacılarla politik partilerin toplum
nazarında o âna kadar oluşturmuş oldukları “imaj”dan yararlanarak
başvurdukları bir “temel hedeflerini”, kendilerini ve
pratiklerini pazarlama ve satma yöntemi olmuştur. Rekabete,
yani mal ve markaya yaslanmış bir toplumdaysa ileride tek ve
hakiki bir büyük itici güç modeline dönüşecek reklama benzemeye
başlamıştır. Politika ve ekonomi arasındaki bu amaç birliği
bize, bizim toplumumuza özgü bir durumdur çünkü aynı
dil yetisi hem ekonomi hem de politikayı belirleyerek aralarında
hiçbir fark kalmamış olduğunu, bu toplumun sözcüğün gerçek
anlamında artık ekonomi politiğin egemenliği altına girmiş
olduğunu göstermektedir. Bir başka deyişle özgün bir süreç
(toplumsal çelişkinin tarihsel açıklaması) olarak, sadece yüzeysel
yoğunlaşmalardan oluşan düş misali, çelişkiden yoksun bir
dil tarafından yutulmuş, çözülmüş ve eritilmiştir.
Reklamın Mutlakiyeti Reklamın Hiçliği
130
Politikanın dilinden sonra toplumsalın dili de bu dinamik dil
yetisinin büyüleyiciliğine kapıldığında, yani sahip olduğu toplumsallık
“imajını” dayatabilmek için bir referanduma gitmeye
ya da kendi reklamını yapmaya başladığında bir sonraki aşamaya
geçilmiştir. Tarihsel bir belirleme gücüne sahip bir toplumsal,
sonunda her yolu deneyerek kendi reklamını yapan
“kolektif bir girişime” dönüşmüştür. Bunu anlamak için her
reklamın hangi toplumsal artı değerin üretilmesine katkıda
bulunduğuna bakmak yeterlidir (Werben, Werben). Duvar
afişlerinde, spikerin insanı baştan çıkaran sıcak ses tonlarında,
ses şeridinin tiz ve bas sesleriyle, gözlerinizin önünden akıp geçen
çeşitli renk tonlarına sahip imge şeridinde bir toplumsallaşma
çağrısı vardır. Her yerde toplumsallaşmadan söz edilmektedir.
Sonuç olarak mutlak bir reklam düzeni mutlak bir toplumsallaşmaya
yol açmıştır. Bir başka deyişle toplumsal, tamamıyla
çözülüp erimiş ve basitleştirilmiş bir toplumsallaşma talebi ve
duvar afişlerinden yansıyan çökmüş bir toplumsal yansımasından
ibaret bir şeye dönüşmüştür. Duvar afişlerinde hayalete
dönüşmüş bir toplumsallık vardır. Bizler bir senaryoya indirgenmiş
toplumsalın hayatı kaymış okuyucularına benziyoruz.
Sonuç olarak reklam, tüm diğer dil yetileri aleyhine sayılabilecek
bir gelişme temposuyla giderek nötr, birbirinin aynı, duyarlıktan
yoksun, Yves Stourdze’nin dediği gibi bizi çepeçevre
kuşatan (böylelikle çok tartışmalı bir şey olan “inanç” ve etkinlik
sorunu da bir anda ortadan kaybolmaktadır. Çünkü reklam
düşünmeye iten gösterilenler yerine eskiden birbirlerinden farkı
olan göstergeleri aynı düzeye indirgeyerek, onları böyle olması
gerektiğine inandırmaktadır) ‘sözdizimsel-karşıtı (asyntaxique)
bir nebulayı andıran bir retoriğe dönüşmüştür. Böylelikle reklamın
sahip olduğu gücün güncel sınırları ve ortadan kayboluş
koşullarını anlamamız kolaylaşmaktadır. Çünkü günümüzde
önemini ve anlamını yitirmiş olan reklam “geleneksel bir alışkanlığa
dönüşmekte” ve bir anda yirmi yıl önce sahip olduğu
toplumsal ahlâk ve dramatürjinin dışına itilmektedir.
Jean Baudrillard
131
Bunun nedeni insanların artık reklama inanmamaları ya da
onu sıradan günlük yaşamın bir parçası gibi görmeye alışmış
olmaları değildir. Reklam bir zamanlar tüm dil yetilerini yalınlaştırabilen
büyüleyici bir şeyken, reklamın bu yalınlaştırma gücü
günümüzde daha basit ve işlemsel dil yetilerine sahip enformatik
tarafından elinden alınmıştır. Bir ses, bir imge-bandı, bir
görüntü modeli sunan ve diğer büyük iletişim araçlarıyla atbaşı
giden reklamın çektiği ‘söylevler’ arasında oluşturduğu kombinatuvar
dağılım modeli, etrafımızı çepeçevre saran ve hâlâ bir
retorik özelliğine sahip sloganlar, göstergeler, işaretler ve sesler;
yüzyılın sonuna yaklaşmakta olduğumuz şu günlerde simüle
etme işlev ve özelliklerini yitirerek bu işi şu manyetik şerit ve
elektronik sürekliliğe devretmişlerdir. En yalın biçimleriyle reklamda
karşılaştığımız düşsel ve bir gösteri özelliğine sahip süreçler
sibernetik dil yetileri, microprocessus ve dijital teknoloji
aracılığıyla çok daha yalın (buna mutlak yalınlık da denebilir)
biçimlere indirgenmişlerdir. Zaten reklamı fersah fersah geride
bırakmış olan bu sistemler, günümüzde, reklamın büyüleyiciliğinden
yararlanmaya kalkışmaktadırlar. Reklamın egemenliğine
bir son verebilecek, hattâ bir son vermiş olan şey terimin
enformatik anlamındaki bilgidir (enformasyon). Bu olay insanı
hem korkutmakta hem de heyecanlandırmaktadır. Reklam
“tutkusu” günlük yaşantımıza girmiş olan bilgisayarlarla birlikte
minyatürleştirilmiş bir enformatiğe doğru kaymıştır.
K. Ph. Dick’in bir tür meme başı olarak adlandırılabilecek
(papoula’sı) bu dönüşümü bize çok önceden haber vermiştir.
Bu, vücuda yerleştirildikten sonra kendisinden kurtulmanın
çok güç olduğu bir tür yayıcı vantuz, elektronik parazit, transistorlu,
reklam yayını yapan bir (implant ya da) gref’tir. Bu
‘meme başı’ aslında tam anlamıyla oluşmamış bir “ara” biçimdir.
Vücuda yerleştirilen bir tür protezdir ancak beyine durmadan
reklam mesajları göndermektedir. Öyleyse bu melez, ancak
reklama özgü “koşullandırmayla” karşılaştırıldığında nefis bir
Reklamın Mutlakiyeti Reklamın Hiçliği
132
ara kademeye benzeyen, bireyleri otomatik bir pilota bağlar
gibi enformatik ve psikotik ağlara bağlama taslağıdır.
Günümüzdeki reklamın en ilginç yanı özgün bir biçim ya da
bir iletişim aracı olarak yoğunluğunu yitirmesi ve ortadan kaybolmasıdır.
Reklamcılık artık bir iletişim ya da haber-bilgi verme
aracı değildir (acaba hiç olmuş mudur?). Acaba reklam şu
kendi varlıklarını kanıtlayabilmek için her an referanduma giden
aşırı gelişmiş sistemlere özgü bir çılgınlık hastalığına yakalanarak
bir reklam parodisine mi dönüşmüştür? Bir zamanlar
sınaî bir mal nasıl aynı zamanda kendi kendinin reklam aracı
olduysa (zaten o zamanlar başka reklam yapma biçimi ya da
türü yoktu), günümüzde de reklam bunun tam tersini yaparak
ticarî bir mala dönüşmüştür. Reklam mı, yoksa ticarî bir mal
mı? İkisi birbirine karışmış durumdadır (kendini gülünç bir
duruma sokmasına neden olan erotizm ise, aslında yalnızca
kendi kendine gönderme yapan bir sisteme ait “auto-erotique
endeks”ten başka bir şey değildir. Burada kadın vücudunun
“yabancılaşması” gibi bir şeyden söz etmek saçmalıktır).
Kendi kendinin mesajına dönüşen bir iletişim aracı olarak
(bunun anlamı bundan böyle reklam denilen şeyin var olmuş
olmaktan başka bir amacı olmayacağıdır ki, bu durumda reklama
“inanma” ya da “inanmama” gibi bir sorundan söz edebilmek
de mümkün değildir) reklam, toplumsalla tam bir uyum
içindedir çünkü bu aşamada tarihî zorunluluk denilen şey saf
ve yalın bir toplumsallık talebi tarafından emilip yutulmuştur.
Bu noktada toplumsaldan bir şirket, bir hizmet kurumu, bir
yaşam ya da bir hayatta kalabilme biçimi gibi iş görmesi istenmektedir.
Nasıl doğanın korunmasından söz ediliyorsa günümüzde
toplumsalın da kurtarılması gereken bir şeye dönüştüğü
söylenebilir çünkü toplumsal bizim yuvamızdır. Oysa bir zamanlar
toplumsal devrim demekti. Bu düşünce artık rafa kaldırılmalıdır
çünkü toplumsal artık bu illüzyon gücünü yitirmiş ve
arz-talep düzeninin bir parçası hâline gelmiştir. Tıpkı çalışmanın
kapitalin karşısında yer alan bir güç olma niteliğini yitirerek
Jean Baudrillard
133
sıradan bir “iş sahibi olmaya” indirgenmiş olması yani bir mal
olarak algılanmaya başlanması (muhtemelen de zor bulunan bir
mal) ve diğerleri gibi sıradan bir hizmete dönüşmüş olması
gibi. Öyleyse bundan böyle tıpkı toplumsal gibi çalışmanın, bir
iş sahibi olmanın sağladığı coşkunun da reklamı yapılabilecektir.
Günümüzde reklam bu toplumsalı biçimlendirmeye, bin bir
kılığa sokarak övmeye, eksikliği her geçen gün daha derinden
hissedilen bir toplumsalı inatla ve kışkırtıcı bir şekilde anımsatmaya
çalışma biçimidir.
Metrodaki folklorik danslar, güvenlik konusunda sonu gelmek
bilmeyen kampanyalar, eskiden yalnızca eğlenceyle ilgili
afişlerde görülen gülümsemenin “yarın işe başlıyorum” gibi
afişlerde görülmeye başlanması ve işçiyle işverenler arasındaki
uyuşmazlıklara bakan mahkeme üyelerinin seçiminde yararlanılan:
“Kimse benim yerime oy veremez” türü, bu neye benzediği
belli olmayan bir özgürlükten söz eden ve toplumsalı yadsıdığı
zaman bile toplumsal bir özellik taşıyan muhteşem bir
sahtekârlık ürünü bir slogandır. Eğer reklam uzun bir süredir
bıkıp usanmadan olayın ekonomik yanını da içeren: “Satın alıyorum,
tüketiyorum, keyif alıyorum” türünden bir ültimatomu
sürekli olarak dile getirip yineledikten sonra, bugün, akla gelebilecek
her yönteme başvurarak: “Oyumu veriyorum, katılıyorum,
ben buradayım, bu benim sorunum” türünden sözcükleri
usanmadan yineliyorsa bu bir rastlantı olamaz. Reklam, kamusal
alana ait her şeye karşı duyarsız kalındığını gösteren, paradoksal
bir aşağılama aynasıdır.
Bir panik olayının tersini düşünün yani denetlenmesi olanaksız,
paniğe yol açan zincirleme kitlesel tepki içinde eriyip
gidecek bir toplumsalı. Ancak toplumsal aynı zamanda ters bir
tepki, yani zincirleme bir kitlesel tepkisizlik içinde de eriyip
gidebilir. Bu tıkanmış toplumsal, kendi varlığını sürdürebilecek
hâle getirilmiş, enformatize edilmiş ve bir otomatik pilota bağlanmış
(kişisel) mikro-evrenin içinde eriyerek gidebilir. Bunun
ilk örneği reklam, yani bir teleks şeridine benzeyen ardı arkası
Reklamın Mutlakiyeti Reklamın Hiçliği
134
kesilmeyen, düzenlenmiş göstergelerden oluşan şerittir. Herkes
kendi tepkisizliğinin içine gömülmüştür. Bu, tıkanmış evrende
yaşandığını haber veren bir biçimdir. Duyarsız ve tıkanmış bir
evren. Duyarsızlaştırılmış ve patlama aşamasına gelmiş bir evren.
İşte böyle bir evrende Paul Virilio’nun yok oluşun estetiği
dediği şey bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. İşte böyle bir
evrende fraktal nesneler, fraktal biçimler ve hiçbir şeyden etkilenmeyen
tıkanıklığın yaratmış olduğu fay (çöküntü) bölgeleriyle,
kendi kusurlarını tümüyle sergileyen (saydam) bir toplumun
kitlesel bir şekilde yadsındığı, bastırılmış duyguların dışavurulduğu
bir şaşkınlık süreciyle karşılaşılmaktadır. Reklam
göstergeleri gibi biz de sayısal açıdan çoğaldıkça gücümüzü
yitiriyor ve tepkisizlik denilen şeyin elinden kurtulabilmek anlamsızlaşıyor,
inanılmaz şekilde çoğalarak, ışığın geçmesine
bazen izin verip bazen vermiyor; bir şeylerin yörüngesine girip,
bir şeyler tarafından yönlendiriliyor, bir şeylerin uydusu oluyor
ve kendi kendimizi arşivliyoruz. Bütün şeritler, yani ses ve imge
bantları gibi yaşama özgü çalışma, eğlence, ulaşım bantları, vs.
de birbirlerine karışıp tek bir reklam bandı hâline gelmektedirler.
Her yerde karşınıza bu üç ya da dört bant çıkıyor ve siz de
bunların çakışma noktası üzerinde bulunuyorsunuz. Bu yüzeysel
bir tıkanmışlık ve büyüleyiciliktir.
Ne var ki büyüleyicilik etkisini sürdürüyor. Kusursuz bir
reklam kenti olan Las Vegas’ı (yani çılgıncasına reklam yılları
olan 1950’li yıllardan kalan ve bugün hâlâ o “retro” özelliklere
sahip Las Vegas’ı) gördüğünüzde bunun ne demek olduğunu
anlıyorsunuz. Çünkü günümüzde farklı kentlerin ortaya çıkmasına
neden olacak enformatik programlama mantığı reklamı
gizlice mahkûm etmiştir. Gün batımında Las Vegas’a çöl tarafından
baktığımızda reklam ışıklarının pırıl pırıl aydınlattığı bir
kent görürsünüz. Gün doğarken çöle geri döndüğünüzde reklamın
duvarları süsleyen ya da şenlendiren bir şey değil duvarların
görülmesini engelleyen, sokakları, bina yüzeylerini, tüm
mimariyi yok eden, her türlü dayanak ve derinliği ortadan kalJean
Baudrillard
135
dıran bir şey olduğunu görürsünüz. Zaten her şeyin reklam
denilen yüzey tarafından emilmesi, anlamsızlaştırılması (burada
görülen göstergelerin ne oldukları önemli değildir) insanı şaşırtıcı
bir hipergerçekliğin içine sokarak rahatlatmakta ve ayartma
adlı karşı konulmayan bu boş biçimi hiçbir şeyle değiş tokuş
etmeyecek hâle gelmemizi sağlamaktadır.
Dil yetisi kendi ikizi tarafından sürüklenip götürülürken,
aynı anda en iyiyle en kötüyü yan yana getirebilen tükenmiş
bir akılcılıkla buluşturarak: “Herkes inanmak zorundadır”
gibi bir formüle indirgemektedir. Kitle iletişim
araçlarıyla bize masaj yapanların verdikleri mesaj budur.
J. L. Bouttes,
Le Destructeur d’Intensites.
Öyleyse reklam da haber gibi anlamlı yoğunlaşmalara son vererek,
tepkisizliği hızlandırmaktadır. Tüm anlam ve saçmalık
oyunlarının bıkkınlık veren yinelenme sürecine bakın. Aynı
şeyle iletişimin tüm düzenek ve yöntemlerinde de karşılaşabilirsiniz
(ilişki kurma işlevi yani “Beni duyuyor musunuz?” “Beni
izliyor musunuz?” “Konuşsana ya!” gibi. Gönderge işlevi hattâ
poetik işlev, anıştırma, ironi, söz oyunları, bilinçaltı bile buna
dâhildir. Bunlar tıpkı porno filmlerde kimseyi kandıramayan
yorgunluk emareleriyle bezeli bir müstehcenlik anlayışının sahneye
koyduğu cinsel ilişkiye benzer bir şekilde sahneye konulmaktadır.
İşte bu yüzden bundan böyle reklamı bir dil gibi
çözümlemek anlamsız bir girişimdir çünkü artık başka şeyler
vardır, yani bu dil (keza görüntü) dublörünü ne dilbilim ne de
göstergebilim çözebilir. Çünkü onların asıl derdi tüm işlevleri
komik derecede abartılan dil yetisinin bu durumundan hiç etkilenmeden,
anlamın nasıl ortaya çıktığını belirleyebilmek, bir
başka deyişle gülünçleşmiş (saçmalaşmış), gülünç oldukları ve
tüm önemlerini yitirerek kolektif bir gösteri nesnesine dönüştükleri
için “tüketilen” göstergelerden oluşan muazzam bir alan
araştırmasıdır. Tıpkı beyaz perde üzerinde devasa boyutlara
Reklamın Mutlakiyeti Reklamın Hiçliği
136
varan kurmaca, gülünç, baroklaşmış bir cinsel ilişkinin kolektif
bir gösteri nesnesine dönüştürülerek tüketildiği porno filmler
gibi. Orgazm hâlindeki heykellerde dinî içeriği yok eden barok
sanat, sahtenin gülünç bir zafer kazanmasını sağlamıştır.
Ya reklamcılığın altın çağında ne yapılmıştır? Sorun bir
nesnenin bir imge tarafından yüceltilmesi miydi, yoksa muazzam
reklam harcamalarıyla satın alma ve tüketimin yüceltilmesi
mi? Kapitalin yönlendirilmesinde reklamın rolü nedir? Oysa
yapılan açıklamalarda reklamın ekonomik ve toplumsal boyutu
her zaman için atlanmış ve bu soru yanıtsız kalmıştır. Reklam
her zaman boyun eğmeden fazlasını yapmış ve ekonomi politikle
ticarî eşyayı yansıtan bir ayna işlevine sahip olmuştur.
Paramparça olsa da yüzeysel gelişmesini sürdüren bir dünyada,
bir ara görkemli bir düşselliğin temsilciliğini yapmıştır. Ticarî
mal günümüzde doyuma ulaştığı (tıkandığı) için artık yeni bir
şey üretmeyen bu dünyaya değil, kendi üstüne kapanmış bir
dünyaya aittir. Bu yüzden bir anda o görkemli düşselliğini yitirmiş
ve bir anlamda ayna evresinden, yas tutma evresine
geçmiştir.
Artık bir ticarî eşya sahnesi yoktur. Yalnızca anlamsız ve
müstehcen biçimlere sahip ticarî eşya vardır. Reklam da zaten
bu tıkanmış ve boş biçimi görüntülemekten başka bir şey yapmamaktadır.
İşte bu yüzden reklama özgü bir alan yoktur. Reklam biçimiyle
görüntülerinin bir anlamı kalmamıştır. Örneğin “Forum
des Halles” muazzam bir reklam alanıdır. Bir tür reklam propagandasının
yapıldığı alan. Bu reklamlardan geçilmeyen alanda
aslında hiç kimsenin, hiçbir firmanın reklamı yoktur. Burası
gerçek anlamda bir ticaret merkezi ya da mimarî bütünselliğe
sahip bir alan değildir. Tıpkı Beaubourg’un bir kültür merkezi
olmaması gibi. Bu tuhaf nesneler, bu “super gadgetler” bizim
anıtsal bir görünüm kazanan toplumsallığımızın reklamını yapmaktan
başka bir şey yapmamaktadırlar. “Forum des Halles”
gibi bir yer reklamın (publicité) ne hâle geldiğini, kamusal alaJean
Baudrillard
137
nın (domaine public) neye dönüşmüş olduğunu çok iyi bir
şekilde göstermektedir.
Ticarî eşya tıpkı haberlerin kendilerini arşivlere, arşivlerin
beton sığınaklara, füzelerin ise atomik silolara gömdüğü gibi
gömmektedir.
Bundan böyle mutlu ve ortalıkta açık saçık bir şekilde dolanan
bir ticarî eşya olmayacaktır. Ticarî eşya artık güneşten kaçan,
gölgesini yitirmiş bir adama benzemektedir. Keza bu açıdan
“Forum des Halles”in bir cenaze levâzımatçısı dükkânına
benzediğini söyleyebiliriz. Işıksız, siyah bir güneşin ışınları
karşısında saydamlaşan, toprağa gömülmüş bir ticarî eşyanın
süslü püslü lüks tabutuna benzeyen bir şey. Bir ticarî eşya sandukası.
“Forum des Halles”deki her şey ölümü anımsatmaktadır.
Şu siyah, beyaz ve somon renkli mermerler gibi. Burası siyah,
gösterişli ve mat betondan yapılmış bir mücevher kutusu gibidir.
Yer altına inşa edilmiş taş bir mekândır. Suyla ilgili hiçbir
şey yoktur. Örneğin Parly 2’deki gibi göz yanılsamasına neden
olan ve sudan bir perdeye benzeyen sıvı bir “gadget” bile yoktur.
Yalnızca sahneye konulmuş kibirli bir yas tutma biçimi
vardır. Buradaki tek eğlenceli şey, insanın yürürken, dikey bir
konumda bulunan beton karolar üstüne düşen ve göz yanılmasına
neden olan gölgesidir. Bu kendine rağmen canlı duvar
devasa boyutlara sahip güzel bir gri tuvale benzemekte ve bir
göz yanılsamasına neden olmaktadır. Bu duvar aynı zamanda
“Forum”da oluşturulan “haute couture” ve konfeksiyon sektörüne
ait aile mezarlığıyla tam bir tezat oluşturmaktadır. Duvar
üstüne düşen bu gölge güzeldir çünkü gölgenin olmadığı bir
yer altında gölgesini yitirmiş bir dünyayı anımsatmaktadır.
Bu kutsal mekânın kamuya açılmasından sonra insanın dileyebileceği
tek şey, Lascaux mağaralarında olduğu gibi çevre
kirliliğinin Forum’u bir daha temizlenemeyecek bir şekilde pisletmemesi
için (RER–tren/metro’dan çıkan kitlesel dalgaları
düşünecek olursak) bölgenin ânında trafiğe kapanması ve tüm
Reklamın Mutlakiyeti Reklamın Hiçliği
138
alanın bir kefen beziyle kaplanarak, ticarî eşyayı ulaşabileceği
en üst aşamaya çıkardıktan sonra şimdi de mezara gömen bir
uygarlığın el değmemiş kanıtı olarak saklanmasıdır. Burası
Tautavel’den, Marx’a oradan Einstein ve nihâyet Dorothee
Bis’e kadar giden uzun süreci anlatan bir fresk gibidir… Bir
parçalanmayı tasvir eden bu freski neden koruma altına almayalım
ki? Geleceğin yeraltı araştırmacıları, gölgesinden kurtulabilmek
için Forumla birlikte yeraltına kaçan, ayartıcılığı ve
kandırıcı imgelerini de (sanki onları bilinçli olarak öteki dünyaya
yollamak ister gibi) kendisiyle birlikte yer altına gömmüş bir
kültür bulacaklardır.
CLONE STORY
Vücut tarihinin başından sonuna kendisiyle en çok karşılaşılan
şey protez olup, bunu vücudun ikizi olarak adlandırabiliriz.
Oysa ikiz bir protez değil, ruh ya da gölge gibi düşsel bir görüntüdür.
Aynadan yansıyan ikiz saplantısı öznenin peşini bırakmamaktadır
çünkü aynadaki görüntü onun için hem kendi
benzeri hem de kendisiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan bir şeydir.
Bu yüzden kendi ölüsüne benzettiği, bir görünüp bir kaybolan
bu aksini aynada gördükçe ondan şeytan görmüş gibi korkup,
kaçmaktadır. Bu her zaman böyle değildir çünkü öznenin ikizi
somutlaşıp görünür hâle geldiğinde, bu, ölümün soluğu ensesinde
anlamına gelebilmektedir.
İkizin düşsel gücü ve zenginliği, yani özneyi kendine yakınlaştıran
ve kendinden uzaklaştıran (heimlich/unheimlich) özelliklerin
kökeninde ikizi somutlaştırma olanaksızlığı ve dolayısıyla
bir hayal ürünü olarak kalmayı sürdürmesi vardır. Yaşamı
boyunca herkes kendine kusursuz bir şekilde benzeyen bir ikiz
düşlemiş ya da düşlüyor olabilir. Ancak bunun bir düşten başka
bir şey olma şansı yoktur çünkü bu düşü gerçeğe dönüştürmeye
kalkıştığımız anda onun öldüğünü görürsünüz. (İlkel) ayartClone
Story
140
ma “sahnesi” konusunda da aynı şey söylenebilir. Çünkü bu
sahne asla gerçekleşmediği, yalnızca anımsanabildiği, bir hayal
ürünü olarak kalabildiği ölçüde etkilidir. Yaşadığımız dönem
bu hayali de diğer hayaller gibi gerçekleştirmeye, onu et ve kemikten
oluşmuş bir canlıya dönüştürmeye çalışmakta ve anlaşılması
olanaksız saçma bir tavırla “ikiz” oyunu yerine sonsuza
kadar Değişmeyecek Ölü Diğerini koymaya çalışmaktadır. Bir
başka deyişle hayalî Ben’i, gerçek Ben yerine koyarak sanki
gerçek Ben ölmüş gibi yapmak istemektedir.
Klonlar ve klonlama. Sonsuza dek sürüp gidebilecek bir
“klonlama” yöntemiyle bireyselleştirilmiş bir organizmanın her
hücresi bu varlığın tıpatıp aynısının dünyaya getirilmesini sağlayabilecek
bir ana kalıp şeklinde tasavvur edilebilir. Birkaç ay
önce ABD’de bir çocuğun bir sardunya çiçeği gibi yetiştirilerek
dünyaya getirildiği söyleniyordu. Bu klonlaştırma yoluyla dünyaya
getirilen ilk klon çocuktur (yani ilk kez bitkisel bir çoğalma
yöntemine başvurularak dünyaya bir insan getirilmiştir). Bu
“babasının” verdiği tek bir tohumla bütünüyle “babasının” aynısı,
kusursuz bir ikizi, yeniden doğmuş birebir benzeri1 olan
ilk çocuktur.
Ölümle bağlantısı olan bir cinsel üretim yerine sonsuza dek
sürüp gidebilecek bir “birebir ikizini” yaratma düşü. İkiye bölünen
hücre düşü. Diğerinden (yani karşı cinsten) vazgeçilerek
(oysa yine de bir kadın rahminin döllendiği bir kadın yumurtasının
varlığı zorunludur. Nereden bakarsanız bakın anonim ve
kısa ömürlü bir dayanaktır bu. Onun yerine dişi bir protezden
de yararlanılabilir) tıpkısının aynısının dünyaya getirilmesini
sağlayan en saf akrabalık biçimi. Genetik yöntemle karmaşık
varlıklar olan insanları tek hücrelilere benzetmeye çalışan bir
tek hücreliler ütopyası.
1 Bkz. D. Rorvik, A son image: la copie d’un homme, Paris, Grasset,
1978.
Jean Baudrillard
141
Bir cinselliğe sahip olan varlıkları, bir cinsellik öncesi üretim
biçimine yani geriye doğru gitmeye zorlayan şey bir ölüm içtepisi
değilse nedir? Zaten cinsellikle ilişkisi olmayan bu örneksemeli
üreme ve çoğalma biçimi bizim hayal gücümüzün derinlerinde
bir yerlerde gizlenmiş olan bir ölüm ya da ölüm içtepisi
anlamına gelmiyor mu? Bu üreme biçimi cinselliği yadsıyan ve
yok etmeye çalışan bir şeydir çünkü cinsellik yaşamsal süreklilik
demektir, bir başka deyişle tehlikeli ve ölümcül bir yeniden
üretim biçimi. Bu arada bir cinselliğe sahip bu varlıkları metafiziğe
benzer bir yoldan her türlü başkalaşma biçimi, yani Aynıyı
başkalaştırabilecek her türlü yaklaşımı yadsıyarak, aynı kimliği
sonsuza dek sürdürme ve doğumla ilgili tüm aşamalardan arındırılmış
saydam bir genetik yazılıma doğru iten bir ölüm içtepisi.
Ölüm içtepisini bir kenara bırakalım. Söz konusu olan şey
bir kendi kendini doğurma fantazmı mıdır? Hayır, çünkü bu
olay her zaman biri erkek biri dişi olan bir ana ve bir baba figürünü
zorunlu kılmaktadır. Özne onları devre dışı bırakarak
yerlerine geçmeyi düşleyebilir ancak bu işi üremenin simgesel
yapısını yadsımadan yapmak, kendi kendinin çocuğu olmayı
kabul etmek durumundadır. Oysa bu yine de birinin çocuğu
olmak anlamına gelecektir. Halbuki klonlaştırma Analık ve
Babalığın yanısıra genlerinin birbirine karışmasını, farklılıklarının
karmaşıklaşmasını, özellikle de iki kişinin varlığını zorunlu
kılan üreme eylemini radikal bir şekilde ortadan kaldırmaktadır.
Bir klon üretmek isteyen kişi kendi kendini doğurmamakta,
kendine ait tüm bölütlerin yardımıyla bir sürgün gibi gelişmektedir.
Gerçekten de Oidipus özelliği taşıyan her türlü cinselliğe
ânında çoğalma ve örnekseme yoluyla üreme, yani “insana
özgü olmayan” bir cinsellikle son veren bitkisel bir dallanma
ve budaklanmanın çeşitliliği konusunda tartışılabilir. Burada
söz konusu olan şey, artık kendi kendini doğurmak değildir
çünkü Ana ve Baba kuşku uyandıran bir özne özgürlüğü yararına
değil kod olarak adlandırılabilecek bir kalıp yararına ortaClone
Story
142
dan kaybolmaktadır. Artık bir ana ve bir babaya değil bir kalıba
ihtiyacımız olacaktır. Genetik kod adlı bu ana kalıp bundan
böyle cinsellik konusunda her türlü kuşkuya son veren işlemsel
bir yöntemle dünyaya sonsuz sayıda “çocuk getirebilecektir”.
Bundan böyle bir özne olmayacaktır çünkü bir kimlik (kopyası)
tekrarı söz konusu olacağından özne (Ben ve Öteki olarak)
bölünmesi diye bir şey de olmayacaktır. Ayna evresi klonlaşmada
öznenin ideal alter egosundaki narsistik ve bellek dışı
(immemoriale) düşsel projeksiyon yüzünden bir imge aracılığıyla
gerçekleşmek durumundadır, yani öznenin aynada kendine
yabancılaşmasından sonra her aynaya bakışında kendini
tanımasını sağlayan ya da aynaya her bakışında kendi ölüsünü
gördüğünü sanmasına neden olan ayartıcı ve ölümcül bir imge.
Oysa klonlaşma olayında bunların hiçbiri yoktur. Burada ne
medyum vardır ne de imge. Seri/sınaî üretim ürünü nesnelerin
hiçbiri diğerinin tıpatıp aynısı değildir. Bu nesnelerden birine
baktığınızda diğerini görmüş olmaz ya da unutmazsınız. Bu
nesneler birbirlerine eklenerek çoğalabildiklerinden cinselliğe
dayalı üremeyle nesnelerin ölümlü olduklarından bîhaberdirler.
Üstünde durulan şey ikizlik değildir çünkü İkizlerde iki kişi
olmanın sağladığı bir özgünlük, daha ilk andan itibaren bir
değil İki kişi olmaktan kaynaklanan özel ve kutsal bir büyüleme
gücü vardır. Oysa klonlaşmada aynının yinelenmesi yani:
1+1+1+1+1, vs.’den başka bir şey yoktur.
Ne çocuk ne ikiz ne de narsistik bir yansımaya benzeyebilen
klon genetik yoldan nesneleştirilen bir ikiz, başka bir deyişle
her türlü başkalaşma ve hayal gücünü ortadan kaldıran bir
şeydir. Üretici bir teknolojinin çılgınlık boyutlarına ulaşan yüceltilmesi.
Bir bölütün üreyebilmek için hayalî bir aracıya ihtiyacı yoktur.
Tıpkı parçalanmış bir solucanın her bir parçasından yeni
bir solucanın üreyebilmesi, tıpkı bir Amerikalı genel müdürün
her hücresinin yeni bir genel müdür üretebilme yeteneğine sahip
olması gibi. Tıpkı hologramın her bir parçasının holograJean
Baudrillard
143
mın tamamını yeniden üretebilen bir kalıba dönüşebilmesi gibi.
Her bir hologram parçası tamamlanmada biraz sıkıntı çekse
bile bütünün sahip olduğu bilgilerin yüzde yüzüne sahiptir.
Bütünsellik olayına işte bu şekilde bir son verilmiştir. Eğer
bütüne ait özellikler her bir parçada bulunabiliyorsa o zaman
bütün, anlamını yitirmektedir. Bu aynı zamanda birbirlerine
eklenebilen türden bir hücre bölünmesi düzenine sahip olmama
gibi bir sırra sahip vücut ya da adına vücut denilen tuhaf şeyin
sonu demektir (bu bir paradokstur çünkü klonlaştırma sonsuza
dek bir cinselliğe sahip varlıklar üretecektir, zira klonlar modelin
aynısı olmak zorundadırlar). Bu durumda cinsellik yararsız
bir işleve dönüşmektedir. Zaten cinsellik diye bir işlev yoktur.
Cinsellik bir vücudu vücut yapan şeydir. Vücut kendine ait tüm
parçalarla, bu parçaların işlevlerinin ötesine geçen bir şeydir.
Cinsiyet (ya da ölüm, bu durumda ikisi arasında bir fark yoktur)
bir vücut konusunda sahip olunabilecek bilgilerin tümü
demektir. Peki bu bilgilerin bir araya getirildiği yer neresidir?
Genetik formüldür. Zaten genetik formül de bu yüzden cinsellik
ve ölümden bağımsız, özerk bir üreme biçimi bulmaya çalışacaktır.
Daha şimdiden biyo-fizyo-anatomik bilim organlar ve işlevlerine
bölünerek, vücudun analitik ayrışma sürecini başlatmıştır.
Mikromoleküler genetik ise doğrudan genetik kodla bağlantılı
ve bütün bu hayallerin doğmasına neden olan çok daha
üstte yer alan (nükleer) çekirdek, komut hücresi düzeyindeki
soyutlama ve simülasyonun mantıksal bir sonucundan başka
bir şey değildir.
İşlevsel ve mekanist bir bakış açısından her organ kısmî ve
farklı bir protezdir, bir başka deyişle bunun adı “geleneksel”
simülasyondur. Sibernetik ve enformatik bir bakış açısından
ise, bu vücuda ait her hücre onun “embriyon” cinsinden bir
protezine dönüşmektedir. Her hücrede kayıtlı olan genetik formül
tüm vücutlara ait gerçek birer modern proteze dönüşmektedir.
Genelde kabul gördüğü şekliyle eğer protez bozuk bir
Clone Story
144
organın yerine geçen yapay bir organ ya da bir vücudun yerine
getirmesi gereken görevi yerine getiren araçsallaşmış bir uzantıysa,
o zaman, vücutla ilgili tüm bilgilere sahip olan ve bu vücudun
kendi kendini kendisi aracılığıyla sonsuza dek sürdürüp
götürmesini sağlayabilecek olan DNA formülünün en kusursuz
protez olduğu söylenebilir –DNA formülü tarafından bakıldığında
bu vücut kendine ait sayısı belirsiz serilerden oluşan
protezlerden ibaret bir şeydir.
Her türlü mekanik protezden hem çok daha karmaşık hem
de çok daha yapay bir sibernetik protez. Çünkü genetik kod
“doğal” değildir, yani özerk bir bütüne ait her soyut parça bu
bütünün yerini (etimolojik anlamı pro-thesistir) alarak değişmesine
yol açabilecek yapay bir protezdir. Bir canlıya ait bütün
verilerin içinde yoğunlaştığı yani bu canlıyla ilgili tüm “bilgilerin”
içine kapatılmış olduğu (genetik simülasyondaki inanılmaz
şiddetin kaynağında da bu vardır) ileri sürülen genetik kodun
bundan böyle yeniden üretilmek yerine yalnızca yinelenme yöntemiyle
elde edilerek aynı komutlara boyun eğecek birbirlerinin
tıpatıp aynısı olacak varlıklar üretmeye yarayacak yapay bir şey,
işlemsel bir protez, soyut bir kalıba benzeyeceği söylenebilir.
Bir sperm, bir yumurtayla karşılaştığında sahip olabileceğim
genetik servet artık bir daha değişmemek üzere sabitlenmiş
demektir. Bu servet beni ortaya çıkaran ve çalışmamı
sağlayan tüm biyo-kimyasal süreçlerin bir özetinden
oluşmaktadır. Bu özetin birer yazılı kopyasını bugün beni
oluşturan on milyarlarca hücrenin her birinde bulabilirsiniz.
Bu hücrelerin her biri benim nasıl ben olabileceğimi
açıklayabilecek bilgiye sahiptir. Daha benim karaciğerim
ya da kanıma ait bir hücre olmadan önce, o bana ait bir
hücreydi. Kuramsal olarak bu hücrelerden biriyle benim
aynım sayılabilecek ikinci bir varlık yaratabilmek mümkündür.
Profesör A. Jacquard
Jean Baudrillard
145
Öyleyse tarihsel açıdan klonlaştırma, vücudun bir modele dönüştürülmesinin,
soyut ve genetik bir formüle indirgenen bireyin
seri hâlinde çoğalmaya mahkûm edilişinin son aşamasıdır.
Burada Walter Benjamin’in teknik yeniden çoğaltılabilirlik döneminde
sanat yapıtı konusunda söylemiş olduklarını yinelemek
gerekecektir. Seri hâlinde üretilen yapıtın yitirdiği şey,
sahip olduğu “aura”, yani şu anda burada olma gibi tuhaf nitelikle,
sahip olduğu estetik (zaten ritüel biçimini önceden estetik
nitelik içinde yitirmiş olmaktadır) biçimdir ve Benjamin’e göre
bu kendinden kaçılması olanaksız yeniden üretilmeye mahkumiyet,
onu politik bir biçime dönüştürecektir. Orijinal yitirilmiştir.
“Asıl” yalnızca nostaljik ve retrospektif bir tarih tarafından
yeniden oluşturulabilir. Benjamin’in de varlığını sinema,
fotoğraf ve çağdaş kitle iletişim araçlarında saptamış olduğu bu
biçimin en gelişmiş ve modern örnekleri artık aynı anda sınırsız
sayıda çoğaltılabilme özelliğine sahip, orijinale gerek bile duymayan
süreçlerdir.
Bu olayla yalnızca kitle iletişim araçlarındaki mesajlar düzeyinde
değil, bireyler düzeyindeki “klonlaştırmada” da karşılaşıyoruz.
Aslında yalnızca bir mesaj, bir bilgi ve mesaj deposu,
enformatik bir töz olarak tasarlandığı gün vücudun başına da
benzer bir şey gelmiştir. Çünkü bu durumda Benjamin’in sınaî
nesneler ve kitle iletişim imgeleri konusunda yararlanmış olduğu
terminolojiden seri hâlinde yeniden üretilen vücutlar konusunda
yararlanmamızı engelleyebilecek bir şey göremiyorum.
Üretimin yerini yeniden üretim, tüm olası vücutların yerini ise
genetik bir model almaktadır. Bu tersine çevirme işi teknolojinin
ortaya çıkmasıyla mümkün olmuştur. Teknolojik gelişmeyi
gidebileceği en uç noktaya kadar götürerek onu sanayi çağına
ait total bir medyum olarak betimleyen, aralarında hiçbir fark
bulunmayan, birbirinin tıpatıp aynısı olan nesne ve imge üreten
devasa bir protez. Benjamin o sıralarda günümüzde birbirinin
aynı olan varlıklar üretme (hiçbir zaman için orijinale geri dönüş
söz konusu olmama) aşamasına kadar gidebilecek bir tekClone
Story
146
nolojik gelişmeyi öngörememişti. Sanayi döneminin protezleri
dışsal, yani “exotechniques”tir. Oysa bizim bildiklerimiz dal
budak salan cinsten içselleştirilmiş: “esotechniques” protezlerdir.
Bundan böyle yumuşak teknolojilerle bağlantılı bir genetik
ve zihinsel “software” çağına girmiş bulunuyoruz.
Sanayileşmenin altın çağındaki mekanik protezler vücut
üzerinde oynayarak görünümünü değiştirebilmekteydiler. Düş
gücümüzün ters bir mantıkla metabolize ettiği dışsal protezlerle
birlikte bu teknolojik metabolizma vücut imgesinin bir parçası
hâline gelmiştir. Oysa simülasyon evreninde ulaşmış bulunduğumuz
bu geriye dönüşü olmayan nokta (dead line) yani
vücudun en kuytu noktalarına, anonim ve mikro-moleküler
merkeze kadar sızarak, içselleşen dolayısıyla kendinden sonraki
tüm simgesel devreleri yakarak kendini vücuda “özgü” bir model
olarak dayatan protez, bütün vücutların bu modelin kusursuz
bir kopyası hâline gelmesine ve böylelikle vücut, vücut tarihi
ve aşamalarının da sona ermesine neden olmaktadır.
Bu durumda insan kendine ait temel formülün kanserli bir
metastazına dönüşmektedir. Zaten X adlı bir kişiden klonlaştırma
yoluyla türetilecek bireyler de (bir kanser hastalığında aynı
hücrenin çoğalması gibi) kanserli bir metastaza benzemeyecekler
mi? Genetik kodu ortaya çıkaran düşünceyle, bütün bir
insanı minimal bir formüle indirgeyerek, tıpkısının aynısını
yeniden üretmek zorunda bırakan kanser patolojisi, yani en
yalın elemanı belirleyen kod arasında çok yakın bir ilişki vardır.
Kanser, bütünün organik yasalarına aldırmayan temel bir hücrenin
sonsuz sayıda çoğalması demektir. Klonlaştırma olayında
da aynı şey vardır, Aynının kopyasının çıkartılmasını ve aynı
kalıpla sonsuz sayıda varlık üretilmesinin önünde herhangi bir
engel yoktur. Bu olaya eskiden cinsel üreme karşı çıkıyordu,
oysa bugün kimliğin genetik kalıbını çıkartabilmek ve bireylerdeki
rastlantısal çekiciliğe özgü farklılaştırma aşamalarının tümünü
ortadan kaldırabilmek mümkündür.
Jean Baudrillard
147
Eğer tüm hücreler öncelikle aynı genetik formülü içermek
üzere tasarlandıysalar, bu durumda onları temel formülün kanserli
bir (yalnızca bireyler birbirlerinin aynısı olmakla kalmayacak,
bir bireyin tüm hücreleri hepsinde aynı olacaktır) uzantısından
başka bir şey olarak nitelendirmek mümkün müdür?
Sınaî nesnelerle başlayan metastaz, hücresel örgütlenmeyle sonuçlanmaktadır.
Kanserin, kapitalist döneme ait bir hastalık
olup olmadığı sorusuysa anlamsızdır. Çağdaş patolojiyi yönlendiren
bir hastalık olarak kanser, kodun iltihaplaşmış bir biçimi
olup, aynı göstergelerle aynı hücrelerin dur durak bilmeden
yinelenmesi anlamına gelmektedir.
Vücut adlı sahne tersine döndürülmesi olanaksız bir teknolojik
“gelişme” sonucunda değişmek zorunda kalmıştır. Örneğin
doğal çevreden yapay bir şekilde yararlanma anlamına gelen
“güneşte yanma”, yani güneşi vücuda ait bir protez gibi
görme eyleminden (burada simüle edilen şey doğal çevredir,
oysa vücudun gerçekliği denilen bir şey olması da gerekmiyor
mu?) İç mekânda iyot ışığıyla (yine eski bir mekanik teknik) ya
da hap ve hormonlarla bronzlaşma (kimyasal ve ağız yoluyla
alınan protez) ve nihâyet genetik formüle müdahaleyle bronzlaşmaya
(kuşkusuz en ileri aşama budur ancak bu yine de bir
protezdir aradaki tek fark vücuda kesinlikle entegre edilmiş
olması ve deri adlı yüzey ya da bedensel girinti çıkıntılar yoluyla
alınmamasıdır) uygun vücut çeşitleri vardır. Biçimsel dönüşüme
uğrayan şey genel şemadır. Bozuk ya da eksik bir organı
onarmaya yarayan geleneksel protez, vücudun genel yapısında
herhangi bir değişikliğe neden olmamaktadır. Organ nakilleri
de aynı türden şeylerdir. Peki ya psikotroplar ve uyuşturucu
maddeler aracılığıyla gerçekleştirilen zihinsel vücut üretimi
konusunda neler söylenebilir? Değişen tek şey “vücut adlı sahnedir”.
Psikotrop vücut, yeniden canlandırma, ayna ve söylev
perspektifine özgü uzama gerek duymadan “içsel” denilebilecek
şekilde biçimlendirilmiş bir vücuttur. Sessiz, zihinde oluşturulan
ve bu hâliyle bile moleküler (yoksa speküler değil) bir
Clone Story
148
vücut. Doğrudan metabolize edilerek, eylem ya da göz gibi bir
aracıya gerek duymayan içkin, başkalaşması olanaksız; sahne
ve aşkınlıktan yoksun, beyinsel, içsalgısal akımların içsel patlamaya
benzeyen metabolizmalara mahkûm edilmiş olduğu,
duyarsız çünkü algılamayı değil içsel terminallerle (zaten bu
yüzden vücut “hiçleşip”, anlamını yitirmiş bir duyarlılık içine
hapsedilebilir. Bunun için kendisini çevreleyen dünyayı değiştirmeden
hassas noktalarıyla olan bağlantısını kesmek yeterlidir)
bağlantılı bir vücut. Daha şimdiden homojenleşmiş, dokunsal
anlamda kendini yenileyebilen bir doku ve zihinsel esnekliğe
sahip, her çeşit psikotropizme açık, nükleer ve genetik
güdümlemeyi andıran, bir başka deyişle vücut imgesinin tamamıyla
yok olduğu, ne kendisi ne de diğerleri tarafından yeniden
canlandırılmasının olanaklı olduğu, genetik bir formüle
dönüştürme ya da biyo-kimyasal bir devinimle çekirdeği alınmış
ve anlamsızlaştırılmış vücutlar, yani geriye dönüşü olmayan,
kendisi de kılcal damarlara kadar etkin olabilen bir moleküle
r teknolojinin göklere çıkartılması.
NOT: Kanserli yayılmayı, genetik kodun komutlarına sessiz bir
karşı gelme biçimi olarak da yorumlayabiliriz. Kanser, canlı
varlıkların nükleer enformatik algılanma mantığına hem uyan
hem de akıl almaz boyutlara ulaşmış bu mantığın yadsınması
demektedir. Çünkü gidişat total bir çözülme, total bir enformasyondan
yoksun bırakılmaya doğrudur. Richard Pinbas,
“Fictions” (“Gizemli Bir Hastalık Konusunda Sinoptik Notlar”)
adlı çalışmasında bunu organik bağlantı kopukluğu konusunda
geliştirilen “devrimci” bir patoloji olarak adlandıracaktır.
Buna enformasyonel sistemlerde negantropiye direnen organizmaların
antropik çılgınlıkları da denilebilir (Yapılandırılmış
toplumsal formasyonlar açısından kitleler de aynı konjonktüre
boyun eğmektedir, bir bakıma kitleleler de her türlü organik
toplumsal yapılanmanın dışında kalan kanserli metastazlardır).
Jean Baudrillard
149
Klonlaştırmada da aynı karmaşayla karşılaşılmaktadır çünkü
klonlaştırma yönlendirici bir varsayım yani kodla genetik enformasyonun
kazandığı bir zafere benzemekle birlikte aynı zamanda
bu uyumu bozan eksantrik bir bozgundur. Zaten görünüşe
göre (ancak bunu ilerideki bir tarihe bırakabiliriz) “klonlaşmış
ikiz” bile dünyaya gelmesini sağlayan orijinalin tıpatıp
aynısı olamayacaktır. Bu “klonlaşmış ikiz” ancak “genetik kodun
kendisini değiştirdiği ölçüde değişebilecektir”. Birbirine
geçen binlerce veri içermesi nedeniyle ikiz yine de farklı bir
varlık olacaktır. Evet babasının mavi gözlerine sahip olabilir,
ancak bu yeni bir olay değildir. Ve klonlaştırma deneyi en azından
enformasyon ve koda egemen olunduğu zaman bile bir
süreci denetleyebilmenin olanaksız olduğunu herkesin kesin bir
şekilde görmesini sağlayacaktır.
HOLOGRAMLAR
Kendi aksini suda izleyen Narsis’ten bu yana, gerçekliği tüm
canlılığıyla hemen o an yakalayabilme hayali bugünlere kadar
sürüp gelmiştir. Gerçeği dondurabilmek (kaydedebilmek) amacıyla
yakalamak. Vadesi dolan ikizini askıya almak. Tanrı kendi
yarattığı kulların üzerine nasıl eğiliyorsa siz de hologramınızın
üzerine o şekilde eğilebiliyorsunuz. Çünkü yalnızca Tanrı duvarların
ve insanların içinden geçebilme ve onların karşısında
bir ruh gibi durabilme gücüne sahiptir. Oysa biz kendi içimizden
geçerek, kendi kendimizin karşısına bir ruh gibi dikilmek
istiyoruz. Karşınızdaki uzam içinde holografik ikiziniz muhtemelen
devinir ve konuşurken siz de böyle bir mucize gerçekleştirmiş
olacaksınız. Bir düş olma özelliğini yitireceği için bu olay
kuşkusuz çekiciliğini de yitirmiş olacaktır.
Televizyon stüdyosu insanları holografik kişiliklere dönüştürmektedir.
Tıpkı gerçek bir elin (irréel) gerçek dışı bir hologramın
içinden hiçbir direnişle karşılaşmadan geçmesi gibi, televizyon
stüdyosunda oturan insan da projektör ışıkları sayesinde,
uzamda, somut ve saydam bir kişiliğe dönüşerek (örneğin
milyonlarca televizyon izleyicisinin) kütlenin içinden hiçbir
Jean Baudrillard
151
direnişle karşılaşmadan geçiyormuş izlenimini bırakmaktadır.
Bu arada hologramın içine daldırılan elin de gerçek dışı bir
şeye dönüştüğü unutulmamalıdır.
Ön taraftan yansıtıldığında holografik halüsinasyon kusursuz
olduğu kadar büyüleyicidir de. Sanki onunla sizin aranıza
giren bir şey yok gibidir (hologramın insanda bıraktığı etki
fotografik ya da sinematografik etkiden çok farklı değildir). Bu
göz yanılmasında da karşımıza çıkan bir özellik olmakla birlikte
resimdekinden farklıdır çünkü burada perspektif bakış sanki
tersine çevrilmiş yani seyirci olarak siz kaçış noktasının kendisine
dönüşmüş gibi oluyorsunuz… Tren vagonu ya da satranç
örneğinde olduğu gibi rölyefin göze batması gerekmektedir.
Bununla birlikte hangi tip nesne ya da biçimlerin “holojenik”
olacaklarını keşfetmek gerekmektedir çünkü sinemanın tiyatroyu,
fotoğrafın resme ait içerikleri yeniden üretmesi gibi hologram
da üç boyutlu bir sinema olmaktan başka bir misyona
sahip olamaz.
Klonların hikâyesinde olduğu gibi hologram da bıkıp usanmadan
bir ikizin “aurasına” sahip olma hayali peşinde koşmaktadır.
Oysa benzerlik bir düştür ve en alt düzeyde kalsa bile bir
illüzyon ve düşselliğin varlığını sürdürebilmesi için öyle kalmak
zorundadır. Asla gerçekten yana olmayın. Asla dünya ve özneye
tıpatıp benzeyen ikizlerinden yana olmayın. Çünkü o zaman
hem ikili (karşılıklı) ilişki ortadan kaybolur hem de her türlü
ayartma sona erer. Oysa hologramla birlikte, tıpkı klon konusunda
olduğu gibi, özne hakkındaki tüm bilgiler somut bir projeksiyon
ve saydamlaştırmayla iletildiğinden illüzyon, sahne ve
sırra son veren ters bir büyülenme ve arzudan söz edilebilir.
Kendi aksini görme hayalinden (ayna, fotoğraf) sonra şimdi
sıra kendi aksi etrafında dolanmaya ve özellikle de bir hayalete
dönüştürülen kendi aksimiz ya da vücudumuzun içinden geçmeye
gelmiştir. Holografik özellikler taşıyan herhangi bir nesne
öncelikle medyumların vücudundan çıktığı söylenen uçucu
madde (ectoplasme) örneği vücudunuzdan çıkarak yayılan bir
Hologramlar
152
ışık gibidir. Oysa bunun bir anlamda estetiğin sonu ve medyumun
zaferi olduğu söylenebilir, tıpkı sofistike edile edile (giderek
daha karmaşık bir hâle getirile getirile) müziğin çekicilik ve
kavramsal boyutuna son veren streofonik ses düzeni gibi.
Hologramda, anıştırmalardan yararlanan görünümler kuralına
uygun bir yapıya sahip göz yanılsamasının ayartıcı zekâsı
yoktur. Hologram bir şeyin ikizini üretebilen büyüleyici bir şey
olmak istemektedir. Mach’a göre evren ikizi olması yani aynadan
yansıması olanaksız bir şeyse, bu durumda hologramın bizi
bir başka sanal evrende yaşattığı söylenebilir. Öyleyse bu evrenin
adı nedir?
Her zaman düşlerimizi süslemiş olan hologram (oysa bunlar
uyduruk kaydırık şeylerdi) bizi duygulandırmakta, ışıktan klona
benzeyen ikizimiz yani vekâleten bizim adımıza doğamadığı
için, bizi bu süreci yaşamaktan alıkoyarak, kendi vücudumuzun
içinden geçip, arkasından çıkmak gibi ürkütücü bir duygu
yaşatmaktadır.
Kusursuz bir imge olan hologram düşselliğin sonu demektir.
Daha doğrusu hologram bir imge bile değildir. Gerçek
medyum yoğunlaştırılmış, rafine edilmiş, görünmez ya da yansıtıcı
özellik taşımayan ancak soyut bir simülasyon ışığına benzeyen
lazerdir. Lazer/bıçak. Sizi bir tümörden kurtarır gibi
ikizinizden kurtaran ışıklı ameliyat. İçimizde (Vücudumuz,
bilinçaltımız?) saklanan ve sırrı çözülememiş gizemli biçim olarak,
sırrı çözülmediği sürece düşgücümüzü beslemiş olan bu
ikiz lazerle vücuttan sıyrılıp alınmakta, sentetize edilerek içinden
yürüyüp geçebileceğimiz bir şekle sokulmaktadır. Bu tarihî
bir andır çünkü zihinsel bir simülakr düzeni ve çevredeki özel
efektler sayesinde bir masal dünyasında yaşamaya mahkûm
edilen bizim gibi insanlar için bir tür yazgı anlamına gelen “rahatlığın
en uç biçiminin” bir parçası hâline gelmiştir. Toplumsal
ya da toplumsal adlı hayalet bile ışık hüzmeleriyle tasarlanıp
oluşturulan, havası alınmış kolektif bir mutluluk hayaleti, bir
özel efekte dönüşmüştür.
Jean Baudrillard
153
Simülakr üç boyutlu olup, gerçeğe iki boyutlu simülakrdan
daha çok benzer. Üç boyutlu simülakr gerçeğe daha yakın olduğunu
iddia etmektedir. Oysa gizli hakikat yani her şeyin
sırrını gizleyen boyut olarak sunduğu dördüncü boyut bir anda
somutlaşarak üzerimizde tuhaf bir izlenim bırakmaktadır. Simülakr
giderek kusursuz bir görünüm kazandıkça (bu nesneler
kadar sanat yapıtları ya da toplumsal ve psikolojik ilişki modelleri
için de geçerlidir) karşımıza (simülasyonun kötülük meleğinden
daha da kötü olan ve içimize yerleşen inançsızlığın
kötülük meleği olarak nitelendirilebilecek) her şeyin yeniden
canlandırma, ikiz ve benzerliğin elinden kaçabildiği bir durum
çıkmaktadır. Kısaca gerçek diye bir şey yoktur ve üçüncü boyut
denilen şey iki boyutlu dünyanın; dördüncü boyut ise üç boyutlu
bir evrenin yarattığı düşsel bir şeydir… Art arda eklenen bu
boyutlar sayesinde gerçek üretiminde de bir artış görülmektedir.
Ancak bu durum bir karşı hareketin de tırmanışa geçmesine
neden olmuştur, bir başka deyişle gerçekten ayartıcı ve doğru
olan tek şey bir boyut eksiğiyle oynayabilendir.
Kim ne derse desin bu gerçek ve gerçekçi halüsinasyon üretimi
adlı koşuşturmacının bir sonu yoktur çünkü bir nesne bir
başka nesnenin tıpatıp aynısıysa bu o nesnenin kusursuz bir
benzeri olduğu anlamına değil ondan daha da kusursuz bir şey
olduğu anlamına gelir. Kesinlik gibi birebir benzerlik de yoktur.
Kesin zaten aşırı kesin anlamına gelmektedir. Kesin olan
tek şey gerçeğin kendisi olduğu iddiası taşımadan gerçeğin
aynısı olabilendir. Bu birbirine doğru giden iki bilardo topundan
birincinin diğerine, ikinciden daha önce çarpacağını söyleyen
paradoksal formüle benzemektedir ya da biri, diğeri kendine
çarpmadan önce ona çarpmaktadır. Bu mantığa göre zamansal
düzende bir eşzamanlılık olasılığı yoktur. Aynı şekilde
görüntüler düzeninde de bir eş zamanlılık yoktur. Birbirinin
tıpatıp aynısı olabilen hiçbir şey yoktur ve holografik yeniden
üretim tıpkı her sentetik gerçek ya da gerçeği diriltmeye çalışan
gelip geçici istek gibi (bu olay bilimsel deneyler için de geçerliHologramlar
154
dir) gerçeğin kendisi olmaktan vazgeçerek hipergerçek olmayı
yeğlemektedir. Öyleyse hologram hiçbir zaman yeniden üretilen
bir şey (hakikat) değerine sahip olmamış hep bir simülasyon
olarak kalmıştır. Hayır, bu doğru değildir çünkü hologram
aşılıp geçilmiş bir hakikat simülasyonu bir başka deyişle hakikat
ötesi bir hakikat simülasyonudur. Peki, hakikatin yani yalancı
olanın ötesine değil de hakikatten daha hakiki görünen
hakikatin ötesine geçildiğinde neler olmaktadır? Kuşkusuz akıl
dışı olaylar ve hakikat düzeni açısından hakikatin yadsınmasından
daha yıkıcı olabilecek türden saldırılarla karşılaşılmaktadır.
Potansiyel gerçekle potansiyel hakikat tuhaf ve öldürücü bir
güce sahiptirler. Belki de bu yüzden pek çok vahşi kültür ikizleri
önce tanrılaştırıp sonra da kurban ediyordu çünkü hiperbenzerlik
orijinalin ölümü, yani anlamsızlık demektir. Her türlü
sınıflandırma ya da anlamlandırma biçimiyle her türlü anlam
modeli mantıksal olarak X üssüne yükseltilerek yok edilebilir.
Gidebileceği en uç noktaya kadar götürüldüğünde bu mantık
tıpkı bir insanın “kendi nüfus kâğıdını” yutarak anlamını yitirmesi
gibi herhangi bir hakikatin kendi hakikat ölçütünü yutarak
anlamsızlaşmasına yol açmaktadır. Örneğin yeryüzü ya da
evrenin ağırlığını göreceli bir kesinlikle hesaplayabilirsiniz,
ancak bu yapıldığı an anlamını yitiren türden bir işlem olacaktır.
Çünkü bu işlem gönderme yapabileceği bir gerçeklik ya da
üzerinde yansıyabileceği bir aynadan yoksun olacaktır. Bu hipergerçek
ikizinin içinde tüm boyutlarıyla yer alan gerçek ya da
genetik ikizinin (klon) sahip olduğu tüm bilgilere sahip olan
gerçek bireyin anında düşsel bilimler kapsamına girmesi türünden
bir kusursuzluk örneğidir. Bir bütün olarak ele alındığında
evren yeniden canlandırılması, aynada yansıyan görüntüsüyle
bir bütün oluşturabilmesi ve kendine anlam verilebilmesi
olanaksız bir şeydir. Evrene bir anlam vermeye, anlamsal bir
boyut kazandırmaya kalkışmak en az evrenin ağırlığını hesaplamak
kadar saçma bir şeydir. Anlam, hakikat ve gerçek ancak
yerel olabilir ve kısıtlı bir alanda ortaya çıkabilir. Bunlar kısmî
Jean Baudrillard
155
nesnelerdir. Kısmî ayna ve eşdeğerlilik oyunlarıdır. Her türlü
ikizleşme, her türlü genelleştirme, her türlü sınırları zorlama ve
her türlü holografik gelişme (evrenin abartılmış bir görüntüsünü
yaratma hevesi) bu kısmî nesnelerin saçma bir görünüme
bürünmelerine neden olmaktadır.
Bu bakış açısı doğrultusunda fen bilimlerinin bile tehlikeli
bir şekilde düşsel bilimlere doğru kaydıkları görülmektedir.
Çünkü onlarda şeylerin kendi kendilerine benzediklerinden söz
eden naif ve inatçı bir anlaşmanın yanısıra dünyayı en küçük
ayrıntılarına kadar bozarak yeniden yapmak gibi nesnel bir
heves ya da holograma benzeyen bir şeyler vardır. Gerçek ya
da gerçek nesnenin kesinlikle kendinin ikizi, tıpkısının aynısı
olması, aynaya bakan bir insanın yüzü kendine ne kadar benziyorsa
gerçeğin de kendine o kadar benzemesi gerektiği düşünülmektedir.
Gerçeğin tek tanımı bu gücül benzerlikle sınırlı
olandır. Oysa holografik olan da dâhil olmak üzere bu tanım
üzerine oturan bütün girişimler başarısızlığa mahkûmdurlar
çünkü kendi gölgesinin, görünmeyen görüntüsünün içinde yitip
giden nesneyi ve “sırrını” göz ardı etmektedirler. Çünkü bu
gölge sayesinde gerçek kendi kendinin ikizi olmaktan kurtulmaktadır.
Bu evrende sözcüğün gerçek anlamında kendi gölgesinden
kurtulan (kendi kendini aşıp geçen) gerçek, saydamlaşarak
gözden kaybolmaktadır.
CRASH
Klasik (hattâ sibernetik) bir perspektiften bakıldığında teknoloji,
vücudun bir uzantısıdır. İşlevsel açıdan insan organizmasının
daha karmaşık hâle getirilmiş bir biçimi olan teknoloji doğaya
kafa tutmaya ve ona üstünlük taslayıp egemenliği altına
almaya çalışmaktadır. Marx’tan McLuhan’a makineler ve dil
yetisi aynı pragmatist bakış açısı doğrultusunda, insan vücudunun
organik bir parçası olmakla yükümlü ideal doğal (mekanik
anlamda) aracılar/araçlar, uzantılar ve medya-medyatörler olarak
değerlendirilmişlerdir. Bu “rasyonel” bakış açısı doğrultusunda
vücut bir araçtır.
Oysa Crash’ın1 o barok ve sanki bir kıyametten söz eden
versiyonunda teknik, tam tersine, vücudun anatomik yapısını
öldürücü darbeler vurarak parçalayan/bozan bir şeydir. Teknik
artık işlevsel bir araçtan çok, ölümün bir uzantısı gibidir. Aşağılayıcı
bir anlatımla (kurmacayla değil) örneğin, organları
kopan ve parçalanan bir vücut, benliğini yitiren özne misali
(nedense psikanaliz hâlâ bunun üzerine oturmayı sürdürmek-
1 J. G. Ballard, Crash, Calman-Levy, 1974.
Jean Baudrillard
157
tedir), “simgesel yaralar” almakta ve insanın ırzına geçecek
kadar şiddet yüklü, devrimci bir bakış açısıyla vahşi bir ameliyatı
andıran teknoloji birbirine karıştığında yara ve “cinsel”
haz; ardı arkası kesilmeyen iç ve dış organ kesimleri, hacamat
işlemleriyle beden üzerine açılan koca deliklerin özel bir versiyonu
hâline gelmektedir. Çalışma düzenine özgü mekanikleşmiş
kölelikse bunun yumuşatılmış bir karikatürü gibidir. Organlarını
yitirmiş, artık onlar aracılığıyla haz alamayan, bütünüyle
teknik izlere maruz kalma, parçalanma ve yaralanma
sürecine boyun eğen, bir gönderen sisteminden yoksun ve sınırsız
cinselliğin yüklenmiş olduğu parlak bir vücut.
Ölü ve paramparça olmuş bedenine ait her organ, yüzünün
çeşitli görünümleri, tenindeki her ben izi ve cesedin
duruşu, vücudu paramparça eden teknolojik bir işlemle
biçimsel dönüşüme uğratılıyordu… Araçların birbirleriyle
çarpışmasını izleyen herkes, o tanınmaz hâle gelen cinsel
organla, o insafsız otomobil teknolojisinin (bilimle) birbirine
geçmiş olduğu, bu parçalanmış kadın cesedi görüntülerini
unutamayacaklardı. Herkes kendi arabası içinde
oturup ünlü yıldızın yaralarını kendi hayâl gücüyle örtmeye
çalışıp, bir yandan aracını kullanmak için kalıplaşmış
bir davranış biçimini benimserken diğer yandan yumuşak,
sümüksü maddeleriyle sertleşen organını okşayacaktı.
Herkes dudaklarını o kanlı yarığa dayayıp (…), göz kapaklarını
işaret parmağının yırtılmış kirişlerine bastırarak, erkeklik
organını, dişilik organının fıtık gibi şişmiş çeperlerine
sürtecekti. Hasretle beklenen ünlü yıldızla hayranlarının
buluşması sonunda bir araba kazası sayesinde gerçekleşecekti
(s. 215).
Tekniğin kavranması ancak otomobil kazalarının yardımı yani
araç ve bizim bedenimize karşı bir şiddet olayına dönüştüğünde
mümkün olmaktadır. Oysa ikisi arasında bir fark yoktur
çünkü her türlü şok, çarpışma, çarpma ve kazayla ilgili metaCrash
158
lürjik bilgiyle vücut semiyürjisinde karşılaşabilmek mümkündür.
Bu anatomik ya da fizyolojik bir şey olmaktan çok vücut
üzerinde oluşan bir tür yeni ‘cinsel organlar’ olarak nitelendirilebilecek
ezikler, yara bere izleri, sakatlanmalar ve yaralanmalar
semiyürjisidir. Üretim düzeninde tamamlayıcı, bütünleyici
bir işleve sahip bir iş gücü olarak kabul edilen vücuda, sakatlanma
düzeninde anagram (çevrik söz şeklinde dağılımıyla)
işlevi gören bir vücutla karşı çıkılmaktadır. Bundan böyle (erogene)
“cinsel istek uyandıran bölge” yoktur çünkü anlık bir
deşarj hizmeti vermesi için her organ bir deliğe dönüştürülmektedir.
Oysa vücudun tamamı sanki (ilkel toplumlardaki
öğreti amaçlı işkencelerde olduğu gibi. Oysa bizde böyle bir şey
yoktur) bilinçli bir şekilde kendine ait göstergelerin her biriyle
değiş tokuş edilebilecek bir göstergeye dönüşmek ister gibidir.
Vücut ve teknik birbirleri aracılığıyla çılgınca gösterge yaymaktadırlar.
Bu bir tensel soyutlama ve tasarımlamadır.
Bütün bunların gerisinde bir duygusallık, bir psikoloji, duygusal
bir kabarma ya da bir arzu, bir libido ya da ölüm içtepisi
türünden bir şey yoktur. Ölüm, vücuda karşı girişilen bu önlenemez
şiddet açıklamasının içinde doğal bir yere sahiptir, ancak
bu asla sadistçe veya mazoşistçe bilinçli ve sapık bir şiddet
ya da anlam ve cinsel ilişkiyi (neye oranla?) çarpıtmaya yönelik
bir şiddet değildir. Baskı altında tutulan bir bilinçaltı (etkilemeler
ya da zihinsel yeniden canlandırmalar) yoktur ya da varsa
psikanalitik modele göre kendisine zorla anlam yüklenmiş ikincil
bir okumaya uygun bir bilinçaltı vardır. Vücutla teknik arasındaki
bu karışımda içkin bir saçmalık ve vahşilik vardır çünkü
bu karışım birinin ânında diğerine dönüşmesi şeklinde gerçekleşmekte
ve ortaya daha önce hiç görülmemiş türden bir
cinselliğin çıkmasına neden olmaktadır. Aynı vücuda ait anlamsız
göstergelerin yazıya dökülmesiyle ortaya çıkan bir tür potansiyel
şaşkınlık biçimi. New York metrosundaki graffitilerde
rastlanan türden bir simgesel çizme, yaralama ve iz bırakma
ritüeli.
Jean Baudrillard
159
Bir başka ortak nokta da, Crash’ta yalnızca sistem dışı rastlantısal
göstergelerle karşılaşılmasıdır. Burada otomobil kazası,
bildiğimiz trafik kazaları gibi insanın kılcal damarlarına kadar
giden bir onarım işlemi değildir. Bu boş zamanlarını değerlendirmek
isteyen yeni sınıflar için ölüm itkisi adlı kalıntının onarılması
türünden bir şeydir. Araba artık evcilleştirilmiş durağan
bir evrenin (evin) uzantısı değildir çünkü bundan böyle özel ve
evcil bir evren yoktur, olsa olsa kesintisiz bir trafik düzenine ait
figürlerden söz edilebilir. Asal ve tersine çevrilmesi olanaksız
bir şey olan ölümün anormalliğini sıradan bir şeye indirgeyen
Kazayla artık her yerde karşılaşıyoruz. Kaza, marjinal değil,
düzenin tam merkezinde yer alan bir şeydir. Kaza, bundan
böyle o görkemli rasyonel evrene özgü bir istisna değil, bir
Kuraldır. Kuralı yok etmiş bir şeydir. Kaza, genel sistem muhasebesi
içinde kendi kaderine terk edilen bir “lanetli pay” bile
değildir. Her şey tersine dönmüştür. Saçma bir şey olan Kaza,
yaşamı biçimlendiren bir şeye, yaşamın cinsel organına dönüşmüştür.
Sonuç olarak otomobil ya da otomobile özgü o manyetik
alan kazaya neden olan tüm tünel, otoyol, çelik köprü, yol
değiştirme yoncaları ve evrensel bir prototip olan mobil yol
barınaklarını egemenliği altına alarak tükenmez bir kaza metaforuna
dönüşmektedir.
Kazanın egemen olduğu bir evrende psikolojik rahatsızlıktan,
öyleyse sapıklıktan da söz edilemez. Ölüm gibi kaza da
nevrotik bir baskılama, kalıntı ya da yasak çiğneme düzenine
ait olamaz. Kaza ölümden yola çıkılarak oluşturulan yeni bir
yaşam stratejisi düzenlemesi (girişte yeni bir sapıklık mantığından
söz eden yazara rağmen Crash’ı ahlâkî bir bakış açısından
yola çıkarak sapık bir metin okur gibi okumamak gerekiyor),
sapık sayılamayacak bir orgazm olma biçimidir. Bundan böyle
ölüm, yaralanmalar, sakatlanmalar iğdiş edilmenin tam tersi
sayılabilecek metaforlardır. Aslında tersi bile değildirler. Sapıkça
olduğu söylenebilecek tek şey fetişist metafor, fetiş, dil yetisi
ya da model aracılığıyla ayartmadır. Bu metinde ölüm, cinsel
Crash
160
organlar, hattâ vücut bile bir fantazm, bir metafor, bir tümce
şeklinde algılanamamaktadırlar –La Colonie Penitentiaire’in
Makinesinde, metinsel bir dayanak işlevi gören yara bere içindeki
vücuttan farklıdırlar. Keza Deleuze’e göre Kafka’nın makinesi
bile bunun yanında püriten, baskıcı bir “anlam üretim
makinesine” benzemektedir çünkü Crash’taki teknoloji ışık
saçan, ayartıcı, mat ya da masum bir teknolojidir. Ayartıcıdır
çünkü anlamsızdır. Parçalanmış, perişan insan vücutlarından
başka bir şey yansıtamayan yalın bir aynadır. Vaughan’ın vücudu
büzülmüş krom parçaları, buruşmuş çamurluklar ve
spermlerin ıslattığı bir saç aksamı gibidir. Birbirine geçmiş, birbirleri
tarafından ayartılmış, içinden çıkılması olanaksız bir
vücut ve teknoloji.
Vaughan’ın yanaştığı benzin istasyonunda yanıp sönen
neon ışıklı tabela, korkunç yaralar, ön panonun ezdiği yetişkin
bir kız çocuğunun memeleri, kısmen parçalanmış
memeler… ön panodaki çelik bir araba markası amblemi
tarafından kesilip, parçalanmış memeler; direksiyon milinin
(çarpma sırasında) ve ön camın neden olduğu cinsel
organ yaralarıyla bezenmiş bu fotoğrafların üzerine lâl
renkli kırmızı bir ışık düşüyordu… Parçalanmış erkeklik
organları, ezilmiş yumurtalıklar, kesilmiş dişilik organı fotoğrafları
bu soğuk ışık altında gözlerimin önünden akıp
geçiyorlardı. Bu belgelerin büyük bir çoğunluğu yaralanmaya
neden olan mekanik ya da dekoratif parçaların yakın
çekim, büyütülmüş görüntüleriyle tamamlanmaktaydı. Çatal
batırılmış gibi görünen bir erkeklik organını gösteren
fotoğrafın hemen yanı başında bir el freninin görüntüsüyle
karşılaşılmaktaydı. Yakın çekim zedelenmiş bir dişilik organının
hemen üstünde, üretici firma ambleminin görüldüğü
yakın çekim bir direksiyon göbeğiyle karşılaşılıyordu.
Bu yırtılmış cinsel organlarla araçların kasa aksamı ya
da önpanoya ait parçaların buluşması ortaya etkileyici ölçü
Jean Baudrillard
161
birimleri, yeni bir acı ve arzu dolanımıyla ilgili maddi birimler
çıkmasına neden oluyordu (s. 155).
Tıpkı bir vücut düşüncesinden yoksun vahşilerin vücutları üzerinde
yaralar açarak bu düşünceye bir şiddet eylemiyle karşı
çıkmaları gibi, vücut üzerinde oluşturulan her çizik, her iz ve
her yara suni bir tersine çevirme işlemine benzemektedir. Yalnızca
simgesel düzeyde yaralı bir vücut (kendisi ve diğerleri
için) var olabilir. “Cinsel” “arzu”, vücutların sahip oldukları
göstergeleri değiş tokuş edebilme ve birbirine geçirme/karıştırma
olasılığı demektir. Oysa cinsel organlarla cinsel eylemleri
kendilerine atfetme alışkanlığına sahip olduğumuz birkaç doğal
delik, tüm yaralar ve kazaların neden olduğu tüm yapay delikler
(neden “yapay” olsunlar ki?), iç ve dış olarak ayrımlanma
özelliklerini yitirmiş yarıklardan oluşan kimi topografik uzamlar
gibi, ters yüz edilmiş bir vücut karşısında anlamlarını tamamen
yitirmektedir. Bizim düşündüğümüz şekliyle cinsel ilişki
bir vücudun; doğal yollardan çok yapay, bir simülakr, bir kaza
aracılığıyla içinde yer alabileceği tüm simgesel ve kutsal uygulamaların
ayrıntılı ve uzmanlaşmış bir tanımından başka bir şey
değildir. Cinsel ilişki önceden belirlenmiş bölgeler üzerinde
arzu olarak adlandırılan itkisel yoğunluğun azalmasından başka
bir şey değildir. Cinsel ilişki bir tür, vücudun tamamını kapsayacak
bir şekilde anagramlaştırılan simgesel yara çeşitlerinden
oluşmaktadır. Öyleyse bunun adı cinsel ilişkiden başka bir
şeydir çünkü cinsel ilişki denilen şey ayrıcalıklı bir gösterenin
belleğe geçirilmesi ve birkaç sıradan izden başka bir şey değildir.
Bu, vücudun değiş tokuş edebileceği tüm göstergelerle
üzerinde oluşturabileceği yara sayısı yanında solda sıfır kalır.
Vahşiler dövme, işkence ve öğreti yoluyla bütün vücuttan bu
amaca uygun bir şekilde yararlanabiliyorlardı. Onlarda cinsellik
simgesel değiş tokuş düzenine ait çok önemli ve çok itibarlı
sayılamayacak sıradan bir metafordu. Oysa biz (orgazm olma
da dâhil olmak üzere) onu organik ve işlevsel bir şey olarak
Crash
162
dayatarak, zaman içinde gerçekçi ve saplantısal gönderene
dönüştürdük.
Saatte 40 km gibi bir hıza ulaştığımızda Vaughan, parmaklarını
kızın deliğinden çekti ve kalçalarından tutup, çevirerek
erkeklik organını içine soktu. Çelik köprü üzerinde
ilerlemekte olan aracın farları önümüzü ışıl ışıl aydınlatıyordu.
Aynada Vaughan’la sevişmekte olan kızı görebiliyordum.
Arkamızdan gelen araçların farları, onların yapışık
vücutlarını Lincoln’un siyah bagaj kapağıyla içerideki
çeşitli krom aksam üzerine yansıtıyordu. Kızın memesi
dikleşmişti. Sol göğsünün görüntüsü küllüğün üzerinde
oynayıp duruyordu. Vaughan’ın bölük pörçük kalça görüntüleriyle,
kızın göbeği ön camın parlak çerçevesi üzerinde
tuhaf bir anatomik figür oluşturuyordu. Vaughan kızı
kucağına oturttu ve erkeklik organını yeniden soktu.
Cinsel ilişkinin hız, saat ve devir göstergelerinin ışıklı camındaki
yansımalarını izleyebiliyordum… Araba 80 km’lik
bir hızla çelik köprüye tırmanırken, Vaughan’ın memelerinden
tutarak vücudunu arkaya doğru büktüğü kızın bedeni
arkadan gelen araçların farları tarafından aydınlatılıyordu.
Kızın dikleşmiş göğüsleri hızlanmakta olan aracın
cam ve krom kafesi içinde pırıl pırıl parlıyordu. Vaughan’ın
kızın kalçalarını şiddetle ileri geri oynatma düzeni
yol kenarına her yüz metrede bir dikilmiş lambaların flaş
gibi yanıp sönen ışıklarıyla çakışmaktaydı… Erkeklik organı
kızın dişilik organına girerken eliyle kızın kıçını iki
yana doğru açmakla meşgul olduğu sırada, aracın içini
dolduran sarı ışıkta kızın anüsü görünüyordu (s. 164).
Buradaki erotik terimler birer teknik terimden başka bir şey
değildirler. Örneğin (cul, queue, con, vb.) kıç, sap, ferç yoktur.
Anüs, rectum, vulva, verge (kamış), coit (çiftleşme) vardır. Burada
argo yoktur, bir başka deyişle cinsel şiddetle içli dışlı
olunmamaktadır. Yalnızca işlevsel bir dil vardır çünkü bir biçimle
diğeri arasında yani krom parçalarıyla mukoza arasında
Jean Baudrillard
163
bir uyum vardır. Ölüm ve cinsel ilişki arasında da aynı ilişki
vardır çünkü ikisi birlikte orgazm olma eylemine eklemlenen
bir tür süper-tasarım içine oturtulmuşlardır. Zaten burada söz
konusu olan şey, orgazm olmaktan çok en basit ve saf biçimiyle
bir deşarj olma eylemidir. Kitabın başından sonuna kadar karşımıza
çıkan çiftleşmeyle spermin sahip oldukları duygusal
değer, arka plandaki yaraların sahip olduğu şiddet ya da metaforik
değerden daha çok değildir. Bunlar birer imza gibidir.
Son sahnede X parçalanmış araç kalıntılarını spermiyle damgalamaktadır.
Sapıkça olsun ya da olmasın, orgazm olma eylemi okuyucuya
her zaman teknik bir araç/âlet, mekanik bir yapı, gerçek
nesneler ve çoğu kez de fantazmlar aracılığıyla iletilmiştir. Araya
her zaman güdümleyici sahneler ya da nesneler konulması
gerekmektedir. Buradaki zevk almanın adı orgazm olmadır bir
başka deyişle teknik aracın yarattığı şiddetle aynı dalga uzunluğu
“buluşan/birleşen” ve yalnızca teknikle türdeşleştirilebilen
otomobil adlı nesne.
İnanılmaz bir trafik tıkanıklığının tam ortasındaydık. Otoyolla
Western Avenue’yü birbirine bağlayan yol ve yukarı
doğru çıkan çelik köprü arasında kalan bütün yollar araçlar
tarafından tıkanmıştı. Londra’nın batısına doğru uzanıp
giden kenar mahallelerin ardından batmakta olan güneşin
ışınları araçların ön camlarından belli belirsiz bir şekilde
yansıyorlardı. Alacakaranlığa doğru ilerleyen akşam
saatinde stop lambaları, selülozlu maddelerle dolu muazzam
bir ovanın ortasındaki ateş ışıkları gibi yanıyorlardı.
Aracın açık olan penceresinden kolunu çıkarmış olan Vaughan
parmaklarını sabırsızlıkla kapı üzerinde tıkırdatmaktaydı.
Sağımızdaki iki katlı yüksek otobüs, insanda
yüzlerden oluşan bir falez (yalıyar) izlenimi bırakıyordu.
Camların gerisinden bize bakan yolcular mezarlıklarda üst
üste istiflenen ölüleri andırıyorlardı. Bizi daha hoşgörülü
bir yıldız çevresinde yörüngeye oturtmaya yetecek olan
Crash
164
XX. yüzyıla ait o inanılmaz enerjinin tamamı sanki bu evrensel
görünümde bir değişiklik olmaması için harcanıyordu
(s. 173).
Kaza çevrede, Western Avenue ve çelik köprü kulvarları
boyunca uzanıp giden muazzam bir trafik tıkanıklığına yol
açmıştı. Bu kaskatı bir görünüme sahip kasırganın tam
merkezinde kendimi çok huzurlu hissediyordum. Bu uçsuz
bucaksız araba kuyruklarının üzerimde yaratmış olduğu
saplantılar sanki bir anda uçup gitmişti (s. 178).
Oysa Crash’ta teknolojiyle cinselliğin birbirlerine karışmalarının
(bu “birleşme” bir ölüm düşüncesine yol açmaktadır, yoksa
bir yas tutma düşüncesine değil) dışında yer almakla birlikte bu
karışımın ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilebilecek bir
başka boyut, fotoğraf ve sinema boyutu vardır. Kaza ve sonu
gelmeyen bir araç trafiğine doymuş parlak asfalt yüzey bir derinliğe
sahip olmamakla birlikte yine de Vaughan’ın kamerasına
ait objektif tarafından görüntülenmekte yani yinelemektedir.
Vaughan kaza fotoğraflarını tanık-kanıt belgeler gibi stoklamaktadır.
Tezgâhlamaya çalıştığı bu çok önemli olayın genel
provası (tek başına aracında ölüşüyle yıldızın Elizabeth Taylor’la
çarpışarak ölmesi aynı anda gerçekleşmektedir. Oysa bu
çarpışma aylar öncesinden tekrar tekrar simüle edilerek kusursuz
bir hâle getirilmiştir) bir film çekimi sırasında yapılmıştır.
Bu hipergerçekçi kopukluk olmadan bu evren hiçbir şeye benzemeyecektir.
Teknoloji, cinsellik ve ölümün birbiriyle kaynaştırılmasını
sağlayan bir şey varsa o da suretini çıkarma ya da
ikinci dereceden bir görsel sergilemedir. Aslında fotoğraf burada
ne bir araç ne de yeniden canlandırma düzenine ait bir şeydir.
Burada söz konusu olan şey, ne imgenin “daha da” soyut
hâle getirilmesi, ne de tamamıyla kontrolden çıkmasıdır. Fotografik
film şeridi (tıpkı otolar ve evlerdeki transistorlu radyo
müziği gibi) hipergerçek, metalik ve bir yek vücut görünümü
sunan araç trafiği ve trafik akışları tarafından oluşturulan evJean
Baudrillard
165
rensel şeridin bir parçasıdır. Fotoğraf, teknik ya da vücudun
ötesine geçmeyi becerebilmiş bir araç değildir. Olayın tasarlanış
ânıyla, yeniden üretiliş hattâ “gerçek” üretiliş ânının çakıştığı
bir evrende bütün her şey aynı anda olup bitmektedir. Burada
zamansal bir derinlik yoktur. Ne geçmiş ne de gelecek
vardır. Aslında kameranın objektifi (gözü) zamana koşut bir
şekilde derinlik, duygu, uzam ve dil yetisinin yerini almaktadır.
Kamera bizi bir başka boyuta taşımaz, yalnızca içinde yaşadığımız
evrenin bir sırrı olmadığını gösterir.
Havada yaratılan basınç dalgasıyla çenesi kalkan manken
iyice geriye doğru kaykılmıştı. Elleri bir kamikaze gibi aracın
komut kollarına bağlanmış, sırtı ise ölçüm aletleriyle
doldurulmuştu. Onun kadar soğukkanlı diğer dört mankenden
oluşan aile, karşıdaki arabanın içinde onun gelmesini
bekliyorlardı. Yüzlerine içrek (aynı gruba ait olduklarını
belirten) göstergeler çizilmişti.
Kulaklarımızda âniden bir kırbaç şıkırtısı çınlar gibi oldu.
Bir başka deyişle ölçüm kabloları rayların yanındaki otların
içinde döne döne sürüklenerek kaydılar. Metalik bir patlamayla
birlikte bir motosiklet aracın ön tarafına çarptı. Her
iki araç seyircilerin taş kesmiş bakışları arasında ilk sıralara
doğru sürüklendiler. Motorla sürücüsü ön kaportanın
üstünden uçarak, ön cama çarptıktan sonra parçalanarak
kara bir kütleye dönüşmüş olan tavanda dans etmeye başladılar.
Arabanın iskeleti geriye doğru üç metre kayarak
rayların üstünde durdu. Ön kaporta, ön cam ve tavan çökmüştü.
İçerdeki aile fertleri alt alta üst üsteydiler. Kadının
sırtında patlayarak parçalanan ön camın pırıltılı kırıntıları
parçalanmış vücudunu kaplamıştı… Mankenin yüzü ve
omuzlarından çıkartılan parlak ve sivri cam parçaları arabanın
çevresinde gümüş renkli kardan bir örtü ya da iç karartıcı
bir konfeti yığınına benziyordu. Helene, sanki zihinsel
engelli bir çocuğa yardım eder gibi elimden tuttu ve
Crash
166
“Ampex sistemde her şeyi yeniden görebiliriz. Kazayı yavaş
çekim gösterecekler” dedi (s. 145).
Crash’ta her şey hiperişlevseldir çünkü araç trafiğiyle kaza, teknikle
ölüm, cinsel ilişkiyle simülasyon senkron tek bir makine
gibidirler. Bu, malın “hipermala” dönüştüğü hipermağaza bir
başka deyişle hipermal ve çevresini saran araç trafiğinin dur
durak bilmeyen görüntülerinden oluşan evrenin tıpkısıdır. Oysa
Crash’taki işlevselci tavır kendi rasyonelliğini yok etmektedir
çünkü işlevsizlik denilen şeyden bîhaberdir. Bu, paradoksallık
sınırlarını yıkarak, aşmaya gidebilecek kadar radikal bir işlevselciliktir.
Bir anda belirginliğini yitiren bu işlevselciliğin, ilgi
çekici bir şeye dönüştüğü görülmektedir. Bu ne iyi ne de kötü,
yalnızca çok işlevli bir şeydir. Hedefe bir anda kestirmeden
ulaşmak isteyen ölüm ya da moda gibi. Bir tartışma konusu
hâline geldiğinde bile o eski işlevselciliğin böyle bir şey yapabilmesi
söz konusu değildir, bir başka deyişle bunun hiç de kestirme
sayılamayacak, uzun bir yolun götürmediği yere götüren,
daha da iyisi düşsel bilimler yöntemiyle bir Littre (Sözlük) taklidi
yaparak, “hiçbir yere çıkmayan ancak diğerlerinden daha
kısa bir yol” olduğunu söyleyebiliriz.
Zaten Crash’ı, hâlâ şu normal dünyaya ait itici güçlerin geleceğini
düşlemeye çalışan ve o eski işlev/işlevsizlik çiftinin
etrafında dönüp duran tüm diğer bilimkurgu öykülerinden
ayıran özellik de budur. Kurmaca da aynı oyun kuralına göre
gerçekliği aşıp geçmekte ya da tersi olmaktadır. Crash’taysa ne
düşgücü vardır ne de gerçeklik çünkü hipergerçeklik her ikisine
de bir son vermektedir. Bundan böyle tehlikeli bir gerilemeden
de söz edilemeyecektir. Bu simülasyon ve ölüm aracılığıyla
değişen ve bir başkasının yerine geçen; arzudan yoksun şiddet
yüklü bir cinsellikle nötralize edilmiş vahşi ve ırzına geçilmiş
bedenlerle dolu izlenimi bırakan; metalik ve koyu renklerden
oluşan içi boş hiperteknik dünya iyi midir yoksa kötü mü?
Bunu asla öğrenemeyeceğiz. Bu dünya yalnızca büyüleyicidir
Jean Baudrillard
167
ve büyüleyicilik bir değer yargısı değildir. Crash’ın gerçekleştirdiği
mucize budur. Hâlâ eski işlevsel dünyaya ait bu eleştirel
yargılama ve ahlâkî bakışla hiçbir yerde karşılaşılmamaktadır.
Crash (burada da yazarın girişte “bas bas bağırarak bizi sürekli
olarak teknolojik evrenin dışına çıkmaya zorlayan bu vahşi
dünyaya karşı koyucu işlev” demesine karşın) hipereleştirel bir
yapıttır. Pek az kitap ya da film her türlü ereklilik ya da eleştirel
olumsuzluğun ortadan kayboluşunu bu kadar sıradan ve şiddetli
bir şekilde sergilemektedir. Nashville, Otomatik Portakal
bu türden filmlerdir.
Borges’ten sonra ve bir başka düzlemde, Crash bundan böyle
kendisinden kaçamayacağımız simülasyon evrenine ait ilk
büyük romandır. Bu asembolik evrenin kitle iletişimselleştirilmiş
tözü bir tür ters yüz etmeyle (neon ışıkları, beton, araba,
erotik mekanik) sanki ilkel bir öğreti düzenine özgü büyük bir
güç tarafından belirlenmiş gibidir.
Sirenlerin uğultusu arasında son ambulans da uzaklaştı.
İnsanlar kendi araçlarına döndüler. Blue-jeanli genç kız
yanımızdan geçip gitti. Onunla birlikte ilerleyen ve elini
kızın omuzuna atmış olan oğlan parmaklarını kızın meme
uçlarına sürterek sağ göğsünü okşamaya başladı. Birlikte
üstü çıkartmalarla bezeli, sarıya boyanmış, bagajı olan bir
spor arabaya bindiler. Havada ağır bir cinsellik kokusu
vardı. Tanıdık olalım ya da olmayalım hepimiz toplu hâlde,
bir cinsel ilişki bayramına gidilmesini buyuran bir âyin töreninden
sonra mabedi terk eden kongre üyelerine benziyorduk.
Az önce tanık olduğumuz kanlı “eucharistie”ye
özgü gizemi yeniden yaşayabilmek için, gecenin bir vaktinde,
hiç tanımadığımız partnerlerimizle yola koyulmuştuk
(s. 179).
SİMÜLASYON VE BİLİMKURGU
Simülakrlar üç gruba ayrılır:
– Uyumlu, iyimser ve Tanrı’nın yarattığı ideal doğanın tıpkısını/
ikizini oluşturmayı amaçlayan imgeleme, taklit ve kopyalama
üstüne kurulmuş doğalcı, doğal simülakrlar,
– Tüm üretim düzenini kapsayan enerji ve güç üstüne kurulmuş,
makinelerle somutlaşan, üretici özelliğe sahip, üretken
simülakrlar. Evrensel boyutlara insana inanmayı hedefleyen,
sürekli bir yayılma eğiliminde olan ve nerede başlayıp nerede
bittiği belli olmayan bir enerjiyi özgürleştirme (arzu, göreceli
ütopyalarla simülakrlar grubuna aittir) peşinde koşan simülakrlar,
– Information=bilgi, model ve sibernetik oyunlardan oluşan,
total bir işlemsellik, hipergerçeklik ve mutlak bir denetimi
hedefleyen simülasyon simülakrları.
Birinci grupta, ütopya üreten bir düşsellikle karşılaşıyoruz.
İkincide bilimkurgu üreten bir düşsellik. Günümüzde üçüncüye
özgü bir düşsellikten söz edebilmek mümkün müdür? Bu soruya
olsa olsa o eski günlere özgü güzelim bilimkurgusal düşselliğin
ölmüş ve yerini başka şeylerin almaya başlamış olduğu
Jean Baudrillard
169
türünden bir yanıt verilebilir. Bu düşünce hem romanı hem de
kuramı kapsamaktadır. Aynı belirsizlik ve anlamsızlığın belirlediği
alınyazısı özgün birer tür olarak bilimkurgu ve kurama bir
nokta koymuştur.
Aralarında belli bir mesafe yoksa ne gerçekten söz edilebilir
ne de düşselden. Gerçekle düşsel arasındaki bu mesafe modelin
çıkarına kemirilmeye, yok edilmeye başlandığında neler olmaktadır?
Oysa bir simülasyon grubundan (düzeninden) diğerine
geçişte de genel eğilim, bu mesafenin emilerek, yerini ideal
ya da uydurma bir düşsel evren üretimine bırakmasından yanadır:
– Ütopyada en üst düzeye ulaşan bu mesafe ortaya kesinlikle
farklı bir evrenle bir aşkınlık çıkmasına yol açmaktadır. Aşkınlığın
çok derinlere hattâ bilinçaltına kadar nüfuz edebildiği
romantik düş bunun bireysel bir biçimidir. Zaten bu evrende
gerçek ve düşsel dünya arasındaki mesafe en üst düzeyde olup,
Ütopya adasının karşısındaki kıtanın adı gerçektir.
– Bilimkurguda bu mesafe büyük ölçüde kısalmaktadır.
Çünkü bilimkurgu nitelik açısından, çoğu kez, gerçek üretim
dünyasından nitelik açısından farklı olmamakla birlikte bu dünyanın
gereksiz bir şekilde abartılmış projeksiyonundan (bir
perde üzerinde yansıtılmasından) başka bir şey değildir. Mekanik
ya da enerjetik uzantılarla hızlar ya da güçlerin n üssüne
yükseltildiği bu şemalar ve senaryolar aslında aynı mekanik ve
metalürjik, vb. dünya tarafından üretilmektedirler. Bu dünyada
insanın yerini robotlar almaktadır. Sanayileşme öncesine ait
sınırları belli bir evrenin karşısına/yerine, ideal bir alternatif
evren olan ütopya konuluyordu, bir başka deyişle sınır tanımayan
potansiyel bir üretim evrenine kendi olanaklarını ekleyen
bilimkurgu bu sınır tanımazlığın boyutlarını daha da genişletiyordu.
– Model patlamasının yaşanmaya başlandığı bir dönemde
bu mesafe neredeyse sıfırlanmıştır. Modeller aşkınlaşamadıkları
ya da yansıtıcı olamadıklarından gerçeğin karşısına düşsel bir
Simülasyon ve Bilimkurgu
170
evrenle çıkamazlar. Çünkü ortaya çıkacak gerçeğin yerini onlar
aldıklarından, kurgulanmış bir gerçek düşüncesinin varlığına
kesinlikle tahammül edememektedirler. İçkinleştikleri için hiçbir
düşsel aşkınlık biçimine yaşam hakkı tanımamaktadırlar.
Yalnızca sibernetik anlamda bir simülasyon evreninin yaşamasına
bir başka deyişle bu modelleri (senaryolar, simüle edilmiş
durumlara alışılmasını sağlama, vs.) keyfinize göre güdümleyebileceğiniz
bir evrenin var olmasına müsaade etmektedirler.
Oysa bu durumda gerçeğin güdümlenmesi ve gerçeğin üretilmesi
arasında bir fark kalmayacağından kurmacaya da (düşgücüne)
gerek kalmayacaktır.
Gerçekliğin kurmacayı aşıp geçebildiği günlerde, bunun,
düşselliğin varlığını kanıtlayan en önemli gösterge olduğu söylenebilirdi.
Oysa modelin bir kopyasından başka bir şey olmayan
bir gerçeğin, modeli aşıp geçebilmesi mümkün değildir.
Gerçeklik ilkesinin egemen olduğu bir dünyada gerçek,
düşsel adlı bir “bahaneye” sahipti. Simülasyon ilkesinin belirlediği
günümüz dünyasındaysa gerçek, modelin kopyasından
başka bir şey olamamaktadır. Paradoksal bir şekilde gerçek
bizim için hakiki bir ütopyaya dönüşmüştür oysa bu ütopyanın
gerçekleşme olasılığı sıfırdır çünkü bu ütopya yitirdiğimiz gerçeği
bir daha ancak rüyamızda görebileceğimizi söyleyen türden
bir şeydir.
Sibernetik ve hipergerçek bir çağa özgü bir bilimkurgu belki
de yalnızca “tarihe” mâl olmuş dünyalar “yapay” bir şekilde
diriltildiğinde sona erecektir. Geçmişe ait olayları, kişilikleri,
anlamlarını yitirmiş, modası geçmiş ve de orijinal süreçlerinden
arındırılmış ideolojileri en küçük ayrıntısına kadar yine geçmişte
yaşanmış olan hakikatin bir tür sanrı (serap) gibi (in vitro)
tıpatıp benzerini yeniden oluşturmaya kalkışmasının bundan
başka bir anlamı olabilir mi? Ph. Dick “Simulacres” (Simülakrlar)
başlıklı yapıtının Kuzey-Güney savaşını anlatan bölümünde
aynen böyle yapmıştır. Bu üç boyutlu devasa hologramda,
kurmaca, geleceği yansıtmaya çalışan bir ayna görevi
Jean Baudrillard
171
görmek yerine, geçmişi tüm ayrıntılarıyla, umarsız bir şekilde,
bir tür halüsinasyona dönüştürmenin peşinde koşmaktadır.
Bir başka evren düşleyebilmemiz imkânsız çünkü aşkınlıktan
yoksun bir dünyada yaşıyoruz. Klasik anlamdaki bilimkurgu,
yayılmacı bir politikanın egemen olduğu bir dünyaya aitti.
XIX. ve XX. yüzyılların kolonizasyon ve keşifleriyle suç ortaklığı
yapan, mekânsal araştırmayı ön planda tutan öyküler içinde
kendine bir yer edinmiş gibiydi. Oysa burada nedenle sonuç
arasında hiçbir ilişki yoktur. Çünkü günümüzde yeryüzünün
yüzeyi sanal/gücül anlamda kodlanıp bir haritaya dönüştürülmüş,
hattâ gereksiz ayrıntılara kadar belirlenmiş ve tüketilmiş
olduğundan bizde dünyanın bir şeylerin içine hapsedildiği izlenimini
bırakmaktadır. Çünkü evrensel Pazar, mallar kadar düşselliği
de yok eden değerler, göstergeler ve modellerden oluşmaktadır.
Bilimkurgunun (teknik, zihinsel ve kozmik) araştırmalar
yapan evreni işlevini işte bu yüzden tamamen yitirmemiştir.
Bu iki olay geçmiş yüzyıllara özgü o muazzam patlama
ve yayılma süreçlerinin yerini alan genel bir için için kaynama
(implosion) sürecinin ön ve arka yüzü gibidir. Bir sistem gidebileceği
en uç noktaya kadar giderek, doyuma ulaştığı, yani
tükenmeye başladığı zaman bir tersine çevirme olayıyla karşılaşılmaktadır.
Bu arada düşselin başına bir şeylerin gelmesi kaçınılmazdır.
Bugüne kadar hep belli bir düşsellik rezervine sahip olduk
oysa bu düşsellik rezervine bir anlam kazandıran şeyle gerçeklik
katsayısı arasında belli bir orantı vardır. Bu düşünce coğrafî
ve mekânsal keşifler için de geçerlidir. Düşselliğin ulaşıp, içinde
dolanabileceği bâkir bir alan kalmadığı ve harita tüm coğrafî
alanları belirlediğinde, gerçeklik ilkesi de ortadan kaybolmaktadır.
Dünya yüzeyini bir gönderen olmaktan çıkartan uzayın fethi
bu anlamda geriye dönüşü olanaksız bir noktanın da habercisidir.
Gerçekliğin sınırları sonsuzluğa çekilince, bu, sınırları
belli bir evrende iç uyum anlamına gelen gerçeklik ilkesinin
kanama yapmasına neden olur. Dünyanın keşfinden sonra gerSimülasyon
ve Bilimkurgu
172
çekleşen uzayın keşfi, insanlığa kendi gerçekliğini yitirtme ya
da bir simülasyonun hipergerçekliği içine itmeyle eşdeğerli bir
şeydir. Ay’a gönderilen son uzay aracının içine yerleştirilen ve
böylelikle kendisine bir uzay katsayısının yüklenmiş olduğu
söylenebilecek iki oda, bir mutfak bunun en güzel kanıtıdır.
Dünyaya ait, içinde oturulan sıradan bir mekâna kozmik bir
değer katılarak, uzayda yüceltilmesine tanık olunmaktadır.
Uzaysal aşkınlıkta uydulaşan gerçek. Bu, metafiziğe, hayallere
ve bilimkurguya bir son vermek demektir. Yeni çağın adı hipergerçeklik
çağıdır.
Bu noktadan itibaren bir şeylerin değişmesi gerekmektedir.
Çünkü bilimkurguyu cazip hâle getiren bir evren yaratmak, bu
evreni dönüştürmek ya da ona akıl almaz boyutlar kazandırmak,
abartmak artık olanaksızdır. Bundan böyle gerçekten yola
çıkarak gerçek olmayan, gerçek verilerden yola çıkarak düşsel
bir şeyler üretebilmek mümkün değildir. Bu sürecin tersine
dönmüş olduğunu ve bu yeni süreçte eskisinin yerine gerçekliğini
yitirmiş yeni durumlarla kendilerine gerçeğin, sıradanlığın,
yaşanmışlığın renkleri yüklenmeye ve bu arada yaşantımızdan
çıkıp gitmiş olan gerçeği kurmacayla yeniden yaratacak olan
simülasyon modellerinin konulacağını söyleyebiliriz. Bize kimi
zaman insanı ürkütebilen ayrıntılara kadar gidilerek yeniden
oluşturulmuş/üretilmiş çok başarılı bir gerçek, gündelik olaylar
ve yaşanmışlık sanrısı sunulmaktadır. Tıpkı koruma altına alınarak
yeniden üremeleri sağlanmaya çalışılan hayvanlara ait bir
‘doğal park’ ya da bir ‘doğal botanik bahçesi’ gibi. Bütün bunlar
bizde, neredeyse gerçeğinin üzerine gelip yapışan ve aralarında
bir fark bulunduğunu saptayabilmenin imkânsız olduğu
bir ikiz izlenimi bırakmaktadır. Oysa bunların hepsi bir tözden
yoksun, gerçekliklerini çoktan yitirerek, hipergerçekleşmiş şeylerdir.
Bu anlamda sahip olduğu keşfetme çekiciliğinin kendisine
“katmış olduğu” o saf ve özgürlük saçan roman olma özelliğini
yitiren bilimkurgu, buna karşın, bizim güncel evren anlayışımıJean
Baudrillard
173
za uygun bir şekilde adına “gerçek” dünya dediğimiz, şu evrensel
simülasyon parçalarına yeniden can vermeye, onları güncelleştirmeye
ve yeniden gündelik yaşamın bir parçası hâline getirmeye
çalışarak için için denebilecek bir şekilde gelişecektir.
Bu tersine döndürme ya da bu tersine döndürülmüş durumun
açıklamasını bundan böyle hangi yapıtlar yapacaktır? Görünüşe
göre K. Philip Dick’in öyküleri, tabiri caizse, bu yeni
uzam içinde kendilerine yeni bir çekim merkezi bulmaya çalışıyorlar
denebilir. Oysa böyle bir açıklama geçerliğini yitirmiştir
çünkü bu yeni evren “yerçekimine karşıdır” (antigravitationnel),
eğer hâlâ bir yerçekiminden söz etmek gerekiyorsa bu
öykülerin gerçek ve düşsel adlı deliklerin çevresinde dönüp
durdukları söylenebilir. Bu öykülerde ne alternatif bir kozmos,
kozmik bir egzotizm ya da folklordan söz edilmektedir, ne de
galaksiler arası kahramanlık öykülerinden. Bu öykülere ait tüm
veriler mutlak bir simülasyon evrenine aittir. Çünkü hiçbir
şeyin nereye ait olduğu belli değildir. Her şey içkindir. Geçmiş
ya da gelecek yoktur. Öykülerle ilgili tüm veriler (coordonnées)
boşlukta bırakılmış (zihinsel, zamansal, mekânsal ve gösterge
anlamında demek istiyoruz) gibidirler. Bu, mevcut bir
gerçek evrene paralel olarak yaratılmış, birincinin tıpatıp bir
benzeri ya da var olabilmesi mümkün olacak türden bir evren
değildir. Böyle bir evren hem olabilir hem de olamaz. Bu hem
gerçek hem de gerçek dışı bir evrendir. Hipergerçeğin ta kendisi
yani bir simülasyon evrenidir, kısaca bambaşka bir evren.
Bunun bir simülasyon evreni olmasını sağlayan şey Dick’in
simülakrlardan bilinçli bir şekilde söz etmiş olması değildir
(bilimkurgu bunu her zaman yapmıştır, ancak bunu her zaman
için asıl dünyanın ikizini (double) üreterek yapay veya düşsel
bir şekilde benzeterek yapmıştır. Bu öykülerde artık bir ikiz
yoktur. Doğrudan doğruya gerçeğinden, kendisini yansıtabilecek
bir ayna, bir yansıtma aracı ya da ütopyadan yoksun bir
ikizden söz edilmektedir. Simülasyon evrenine özgü saydamlık
soluktur/bulanıktır, dışsal bir görünümden yoksun olduğu için
Simülasyon ve Bilimkurgu
174
de aşılıp geçilebilmesi olanaksızdır. Bir anlamda bu evrende
“aynanın içine yerleşerek dünyayı oradan izleyebilmek” yani bir
ayna görevini yerine getirebilmek bile mümkün değildir zira bu
ancak aşkınlığın altın çağında yapılabilen bir şeydi.
Bu konuda Ballard’ın gelişim çizgisi belki daha inandırıcı
bir örnek oluşturacaktır. Yazmış olduğu aşırı “fantazmagorik”,
bir düşü andıran, ilk şaşırtıcı ve şiirsel öykülerinden biri olan ve
artık bir bilimkurgu öyküsü olarak nitelendirilemeyecek ancak
günümüzde (IGH ya da Beton Adası başlıklı öykülerine oranla)
kuşkusuz bir bilimkurgu modeli/örneği olarak gösterilebilecek
Crash’a bir göz atalım. Bizim dünyamızı anlatan Crash adlı bu
öyküde “yeni olarak nitelendirilebilecek” hiçbir şey yoktur. Bu
öyküde anlatılan trafik ve kaza, teknik ve ölüm, cinsellik ve fotoğraf
makinesi objektifi, vb. her şey hiperişlevseldir. Sanki her
şeyin senkronik bir şekilde çalıştığı, simüle edilmiş büyük bir
makineden söz edilmektedir. Bir başka deyişle bize özgü, bizi
çevreleyen boşlukta, birbiriyle iç içe geçmiş hiperişlevsel modellerin
hızlandırılmasından söz edilir gibidir. Crash’ı o eski
(mekanik ve mekanist) işlev/işlevsizlik çifti çevresinde dönüp
duran bütün diğer bilimkurgu yapıtlarından ayıran şey, “bildiğimiz”
(normal) dünyayı aynı ana konular ve amaçlar doğrultusunda
gelecek adlı bir zaman dilimi içinde yansıtabilmesidir.
Az önce açıklamış olduğumuz kurallar çerçevesinde kurmaca,
gerçekliği aşıp geçebilmektedir (ya da tersi olmaktadır ki, bu
çok daha ilginç bir şeydir). Oysa Crash’ta ne kurmaca vardır,
ne de bir gerçeklik. Çünkü hipergerçeklik denilen şey her ikisine
de aynı anda son vermektedir. Günümüze özgü bize ait
çağdaş bilimkurgu örnekleri olarak Jack Barron ya da Sonsuzluk,
Herkes Zanzibar’a’nın kimi bölümleri verilebilir.
Aslında bu anlamda bir bilimkurgudan söz edilemez çünkü
bu tür bir bilimkurguyla her yerde karşılaşılmaktadır. Modellerin
akış düzeni içinde, bilimkurgu dediğimiz şey, şu anda burada,
yanı başımızdadır. Çevremizi saran şu simülasyon adlı
kanıtlanması imkânsız hakikatin içindedir. Bu işlemsel dünyaJean
Baudrillard
175
nın tepkisizliği sayesinde onu doğal ve işlenmemiş hâliyle görebilmek
mümkündür. Batı Almanya’da bulunan ancak hiçbir şey
üretmediği hâlde işsiz insanlara geleneksel çalışma sürecine ait
işler verip çalıştıran ve tüm faaliyetleri fabrikalar arası karşılıklı
sipariş, rekabet, yazışma, muhasebe işlemlerinden ibaret olan
ve hep birlikte muazzam bir şebeke oluşturan şu simülakr-fabrikalar
adlı “gerçeklik” hangi bilimkurgu yazarının aklına gelebilir?
Zaten günümüzde böyle bir “gerçeklik”le kimse ilgilenmemektedir.
Anlamsız bir şekilde boşu boşuna çalışıp, ‘üreten’
bu fabrikaların ‘ürettikleri’ maddeler günlük yaşamda hiçbir işe
yaramamaktadır. Üstelik bu hayalet fabrikalardan biri günün
birinde “gerçekten” iflâs etmiş ve çalışanları ikinci bir kez işsiz
bırakmıştır. Simülasyon budur. Bunlar yalancıktan fabrikalar
değil, gerçek ya da hipergerçek fabrikalardır. Sonuç olarak
bunlar “ciddi” olarak tanımlanabilecek fabrikalara ait “gerçek”
üretimin de hipergerçeklik evreni doğrultusunda yorumlanmasına
neden olmaktadırlar. Burada insanı hayretler içinde bırakan
şey, gerçek/yalancı fabrika karşıtlığı değil, tam tersine ikisi
arasındaki farksızlıktır. Oysa bu farksızlık gerçek fabrikalardaki
üretimin de bu “simülakr” işyerlerininkinden farklı bir amaca
sahip olmadıkları düşüncesini çağrıştırmaktadır. Üretim adlı
öykünün bu bölümüne gerçek bir “bilimkurgusal” nitelik kazandıran
şey, işte bu hipergerçek düzeydeki benzerliktir.
Günümüzde karmaşık bir görünüm sunan bilimkurgu dünyasında,
içinden çıkılması en güç olan şey (hâlâ büyük ölçüde)
ikinci grupta yer alan üretici/yansıtıcı (=düşsel bir dünya yaratan)
bir düşsellikle üçüncü grup simülasyon olayı içinde yer
alan düşsellik arasındaki ayrımın kalkmış olması, yani belirsizliktir.
Örneğin ikinci gruba özgü tipik bir örnek olan mekanik
robotlarla aslında üçüncü gruba ait olan sibernetik, bilgisayarlı
makineler arasında kesin bir ayrım yapabiliyoruz. Ancak bir
düzey, diğerinin içine karışıp onu kirleterek, saflığını bozabilir.
Örneğin üçüncü gruba ait bilgisayar, süper mekanik bir araç,
süper bir robot ve aynı zamanda ikinci grup simülakrlara özgü
Simülasyon ve Bilimkurgu
176
bir üretkenliğe sahip süper güçlü bir makine gibi iş görebilir,
bir simülasyon sürecinden çok, belli amaç ve hedeflere sahip
bir evrenin reflekslerine sahip olabilirler (buna 2001’deki bilgisayarın
değer karmaşası ve başkaldırmasıyla, Herkes Zanzibar’a’daki
Şalmanazar da dâhildir.)
Birinci gruba ait (opératique) güdümleyici bir özelliğe sahip
(teatral bir konuma, teatral ve fantastik bir düzeneğe sahip şu
teknik adlı “büyük opera”) olanla, ikinci gruba ait (opératoire)
güdümleyebilme özelliğine (sanayileşmiş, üretici, güç ve enerji
üreten bir konuma) sahip olan üçüncü gruba (opérationnel)
“güdümlenebilen”e (metatekniğin sibernetik, rastlantısal ve değişken
konumuna) ait tüm veriler bilimkurgu düzeyinde birbirleriyle
iç içe geçebilirler. Üçüncü gruptan başkasınınsa bizim
ilgi alanımıza girmediğini söyleyebiliriz.
HAYVA NLAR
territoire et m étamorphoses
Yaşam Alanı ve Biçimsel Dönüşüme Uğramalar
Engizisyon cellâtlarının sorunu neydi? Onlar Kötülüğün, Kötülük
İlkesinin itiraf edilmesini istiyorlardı. Suçlulara kazara suç
işlemiş olduklarını, ilâhî düzenin bir parçası olan Kötülük ilkesine
istemeden uymuş olduklarını söyletmek gerekiyordu. Böylelikle
itiraf olayı insanı rahatlatan bir nedenselliğin sürdürülmesini
sağlarken; öte yandan işkence, yani kötülüğün işkence
yoluyla yok edilmesi “bir neden olarak kötülük üretiminin” (bu
ne sadistçe ne de bağışlatıcı türden bir işkencedir) baş tâcı
edilmesine neden oluyordu. Aksi takdirde imandan en küçük
sapma bile Tanrı’nın yarattığı her şeyden kuşku duyulmasına
neden olabilirdi. Laboratuarlarda ya da füzelerde hayvanlardan
bilim adına yine böylesine vahşi bir şekilde yararlanır, onları
kötü emellerimize alet edip elektrotlar ve ameliyat bıçaklarıyla
tehdit ederken kendilerine zorla itiraf ettirmeye çalıştığımız şey
nedir?
Bilimin hayvanlardan beklediği bir şey varsa, o da, hiçbir zaman
varlığından emin olamadığı ve gizliden gizliye umudunu
kesmeye başladığı bir nesnellik ilkesi itirafıdır. Hayvanlara hayHayvanlar
178
van olmadıklarını, akla ters düşen radikal tuhaf ve anlaşılmaz
yanlar içermesine rağmen hayvanlık, vahşilik diye bir şeyin bulunmadığını
itiraf ettirmek. Buna karşın en hayvanî, en tuhaf ve
anormal davranışların bile bilim tarafından fizyolojik mekanizmalar,
beyinsel bağlantılar şeklinde çözülebildiğini göstermektedir.
Hayvanlarda hayvansal olanla o hayvanî belirsizlik ilkesinin
yok edilmesi gerekmektedir.
Öyleyse deney, bir amacın aracı olmaktan çok güncel bir
meydan okuma ve günahtan arındırma işkencesidir. Akla uygun
bir ortam oluşturamayan bilimsel deney, eskiden inancını
topluluk önünde bağırta çağırta itiraf ettirmeye çalışan işkenceciler
gibi hayvanlara bilimsel denek olduklarını itiraf ettirmeye
çalışmaktadır. Hastalık, çılgınlık, hayvanlık gibi görünür
nedenlerin, gerçekte açık bir nedensellik anlayışı açısından
geçici bir çatlak oluşturduklarını itiraf ettirmek. Eskiden ilâhî
akıl nasıl kendini kanıtlama deneyleri yaptıysa, bugün de bilim
sürekli benzer deneyleri her yerde tekrarlamaktadır. Bu anlamda
hepimiz, üzerlerinde sürekli testler yapılan ve son aşamada
her biri akıl (rasyonel) yoluyla açıklanabilecek refleks davranışlar
gösteren birer deney hayvanı sayılırız. Sessizlikleri nedeniyle
bizim için çözülmesi olanaksız vahşi bir düzeni temsil eden
hayvanların dünyasının bilinmezliğine bir son verilerek, reflekse
dayalı bir hayvanlık anlayışı geliştirilmeye çalışılmaktadır.
Öyleyse liberal yok etme düzeninde hayvanlara öncelik tanınmaktadır!
Hayvanları modern yöntemlerle inceleme yollarının
hepsi, hayvancılıkta deneyden sınaî zorlamaya giden deneyler
aslında insanları güdümlemenin ara kesitleri gibidir.
Lyon’da yapılan bir kongrede Avrupalı veterinerler sınaî
boyutlarda hayvan yetiştiren işletmelerdeki psişik rahatsızlıklar
ve hastalıkların giderek artışından endişe duymaktadırlar.
Science et Avenir, Temmuz 1973.
Jean Baudrillard
179
Tavşanlarda hastalıklı bir huzursuzluk hâli görülmekte, kendi
pislikleriyle beslenmeye başlamakta ve kısırlaşmaktadırlar. Tavşan,
söylentiye göre doğuştan “rahatsız” ve “uyumsuz” bir hayvandır.
Enfeksiyonlara ve parazitlere karşı aşırı duyarlıdır. Antikorlara
karşı direnç kazandıklarından dişiler kısırlaşmaktadır.
Ölüm oranları neredeyse doğal denebilecek bir artış göstermektedir.
Tavuklardaysa histeri tüm grubu etkilemekte ve kolektif
“psişik” tansiyon tehlikeli boyutlara ulaşabilmektedir. Bu durumda
bütün tavuklar, kümesin dört yanına doğru uçuşup
bağırmaya başlamaktadırlar. Kriz sona erince genel bir bezginlik,
bir terör ortamıyla karşılaşılmakta ve hayvanlar bir köşede
suskun, felç olmuş gibi durmaktadırlar. En ufak bir olay krizin
yinelenmesine neden olmakta ve bu durum bazen haftalarca
sürebilmektedir. Tavuklara yatıştırıcı ilâçlar verilmeye çalışılmıştır…
Domuzlardaysa etoburlaşma olayıyla karşılaşılmaktadır.
Hayvanlar birbirlerini ısırmaktadır. Danalar ise kimi zaman
çevrelerindeki her şeyi ölünceye dek yalamaktadırlar.
“Sınaî yöntemlerle yetiştirilen hayvanların psişik açıdan acı
çektikleri doğrudur… Bu yüzden bir zoo-psikiyatri zorunlu
hâle gelmektedir… Huzursuz bir psişik yapı normal gelişme
açısından engel teşkil etmektedir.”
Loş alanlar, kırmızı ışık, çeşitli oyuncaklar ve yatıştırıcıların
hiçbiri iyi gelmemektedir. Tavuklarda bir yeme hiyerarşisi, yani
bir pick order vardır. Bu aşırı kalabalık yaşama koşullarında
sona kalanlar hemen hiç beslenememektedirler. Bu pick order’a
son verilerek, yem verme demokratik bir dağıtım yöntemiyle
çözülmeye çalışılmış, ancak girişim tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Çünkü bu simgesel düzenin bozulması hayvanların
yaşantısında bir karmaşa ve kronik dengesizliğe yol açmıştır.
Güzel bir saçmalık örneği. Daha önce tribal toplumlarda
benzer bir iyi niyetli demokratik girişimin hangi felâketlere yol
açtığını biliyoruz.
Hayvanlar
180
Psikolojik rahatsızlıklar hayvanlarda fizyolojik hastalıklara
yol açmaktadır! Olağanüstü bir buluş! Farelerde, domuzlarda,
tavuklarda kanser, mide ülseri ve kalp damar pıhtılaşmasına
bağlı enfarktüsler görülmektedir! Araştırmanın yazarı sonuç
olarak hayvanlar için daha büyük alanlar yaratılmasını tek olası
çözüm olarak göstermektedir. “Biraz daha geniş alanlar yaratılırsa
hâlen gözlenen pek çok rahatsızlık ortadan kalkacaktır.”
En azından “hayvanlar bu kadar sefil, perişan olmayacaklardır”.
Sonuç olarak araştırmacımız bu kongreden hoşnuttur:
“Sınaî yöntemlerle üretilen hayvanların kaderiyle ilgili güncel
araştırmalar, görüleceği gibi bir kez daha iyi bilinen bir ahlâk ve
doğal olarak bir çıkar anlayışıyla buluşmaktadır”. “Doğayla
istediğiniz gibi oynayamazsınız”. Hayvanlardaki rahatsızlıkların
boyutları işletmenin verimliliği açısından zarar veren bir düzeye
ulaşmış bulunduğundan, bu verim düşüklüğü işletme sahiplerinin
hayvanlara daha normal yaşam koşulları sağlamasına yol
açabilecektir. “Sağlıklı bir üretim için bundan böyle hayvanların
zihinsel sağlığıyla da ilgilenmek gerekecektir”. Aynı araştırmacı
hayvanların yeniden sağlıklı bir psikolojik yapıya kavuşabilmeleri
için tıpkı insanlar gibi onların da tatile gönderilebileceğini
öngörmektedir.
“İnsaniyet”, “normallik” ve “yaşam standardının” bir verimlilik
olayı olduğu bundan daha güzel ve iyi bir şekilde ifade
edilemezdi. Artı değer hastalığına yakalanmış olan bu hayvanlarla;
sınaî konsantrasyon, bilimsel bir şekilde örgütlenen çalışma
düzeni ve zincir (bant) usulüyle çalışan fabrikalar arasındaki
paralellik oldukça aydınlatıcıdır. Burada da kapitalist “işletmeciler”
insanbilimler ve fabrika arasındaki “psiko-sosyolojik”
boyutu keşfedip, “işin niteliği” ve “görevlerin anlamlandırılması”
gibi yenilikler ve buluşlara başvurarak sömürü biçimini
neredeyse insanın gözlerini yaşartacak bir şekilde gözden geçirmek
zorunda kalmışlardır. Bu yöntemlere çözümü olmayan
bir ölüm olayıyla karşılık veren hayvanlar, insanlarınkinden çok
daha parlak bir örnek sunmaktadırlar.
Jean Baudrillard
181
Ölümün sınaî örgütlenme biçimine karşı hayvanlar, ancak
intihar ederek meydan okuyabilmektedirler. Betimlenen bütün
anormallikler intiharla ilişkilidir. Bu direnişler sınaî anlayışın
(verimin düşmesi) başarısızlığı anlamına geldiği gibi, özellikle
de uzmanların yürüttükleri mantığı sarsmaktadır. Refleks ve
makineleşmiş hayvan davranışları mantığıyla rasyonel mantığa
göre bu anormal davranışlar açıklanamamaktadır. Bu yüzden
işletmelerin nihaî amacı olan ölüm konusunda herhangi bir
değişikliğe yol açmayan liberal ve insancıl bir bakım düzenine
mahkûm edilmiş hayvanlar psikolojik, irrasyonel ve bozuk bir
psikolojik yapıyla ödüllendirilmektedirler.
Böylelikle kendileri için hazırlanan ölüm düzenine uyumlanamayan
hayvanların daha önce keşfedilmeyen psişik yapılarının
incelenmesi de yeni bir bilimsel inceleme alanı hâline gelecektir.
Tıpkı tutukluları hücrelere tıkmak olanaksızlaştığı zaman
tutuklu psikolojisi, sosyolojisi ve cinselliğinin yeniden
keşfedilmesi gibi! Tutuklunun özgürlük, cinsellik ve “normalliğe”
gereksinim duyduğu ve hapishane yaşamına ancak bu şekilde
tahammül edebildiği keşfedilmiştir.1
Tıpkı sınaî yöntemle üretilen hayvanların normlara uygun
bir şekilde ölebilmek için “belli yaşam koşullarına sahip olması
gerektiği gibi”. Burada hiçbir çelişki yoktur. Üretim zorunluluğunun
gereklerini yerine getirebilmek için işçi, sorumluluk
almak ve özerk yönetimi bilmek durumundadır. Uyumlanabil-
1 Örneğin Teksas’taki bir hapishanede tutuklu bulunan dört yüz kadın
ve erkek, dünyanın en yumuşak cezaevi yönetimine sahiptir. Geçtiğimiz
haziran ayında bu hapishanede bir çocuk doğmuş ve son iki yılda
yalnızca üç kişi kaçmıştır. Kadın ve erkek tutuklular öğle yemeklerini
birlikte yemekte ve grup psikolojisi seanslarında bir araya gelmektedirler.
Her tutuklu kendi odasına ait tek anahtarın sahibidir. Kimi
tutuklular boş odalarda bir araya gelebilmektedirler. Bugün itibariyle
otuz beş tutuklu bu hapishaneden kaçmış, ancak büyük çoğunluğu
kendiliğinden geri dönmüştür.
Hayvanlar
182
mek için her insanın psişik bir yapıya ihtiyacı vardır. Bilinçli ya
da bilinçsiz bir psişik yapının başka bir varoluş nedeni olamaz.
Altın çağı sürüp giden bu psişik yapı tüm alanlarda rasyonel
toplumsallaştırmanın olanaksız olduğu bir dönemle çakışacaktır.
İnsanı mucizevî bir yöntemle “rasyonel” davranışlara sahip
bir varlığa indirgeyebilmek mümkün olsaydı, bugün ne insan
bilimleri ne de psikanaliz diye bir şey olurdu. Karmaşık yapısı
sınırsız bir şekilde uzatılıp, genişletilebilecek psikoloji adlı disiplinin
ortaya çıkmasının kökeninde (işçileri) öldürünceye
kadar sömürebilme, (tutukluları) öldürünceye kadar kapalı
tutabilme, (hayvanları) öldürünceye kadar şişmanlatma olanaksızlığı
vardır. Şaşmaz bir eşdeğerlikler yasasına göre:
–Şu kadar kalorisi olan enerji ve zaman için=şu kadar
işgücü
–Şu suça=şu kadar ceza
– Şu kadar gıdaya=optimal ağırlık ve sınaî ölüm.
Bu tehlikeli gelişme engellendiğindeyse ortaya psikolojik yapı,
nevroz, psiko-sosyal, vb. şeyler çıkmakta ve bu çılgınca denklemlere
bir son vermek yerine üzerinde uzlaşma sağlanmış
eşdeğerlikler ilkesi sürdürülmektedir.
Yük hayvanı olup insanlar için çalıştılar. Deney hayvanı
olup bilimin sorularını yanıtlamaya zorlandılar. Tüketim hayvanı
olup sınaî ete dönüştüler. Psikolojik rahatsızlıkları fizyolojik
hastalıklara yol açmış hayvanlar olarak bugün bu “psikoloji”
terminolojisini bilmek ve kendi psikolojik yapıları ve bilinçaltlarındaki
kötülükleri açıklamak durumundalar. Onların başına
bütün bu işleri açanlar bizleriz. Bizim yazgılarımızla hayvanlarınki
hep aynıdır. Bu olay İnsanın, ayrıcalıklı bir varlık olarak
Hayvandan önce geldiğini kabul ettirmeye çalışan İnsan Aklını
bozguna uğratan acı bir rövanştır.
Hayvanların insanlık dışı bir konuma geçişleri akıl ve insan
sevgisinin (humanisme) gelişmesiyle birlikte olmuştur.
Jean Baudrillard
183
Bu, ırkçılığa paralel giden bir mantıktır. Nesnel bir hayvanlık
düzeninden ancak İnsanın ortaya çıkmasından bu yana söz
edilebilir. Geçmişten günümüze insanla hayvanın karşılıklı
konumlarını belirleyen soy ağacını oluşturabilmek çok güçtür
ancak ikisi arasındaki uçurum, bir başka deyişle uzay boşluğu
ve laboratuvar adlı cehennemlerde hayvanları, sorulan sorulara,
bizim yerimize yanıt vermeye zorlayan ya da Afrika’daki rezervler
ve hayvanat bahçeleri adlı cehennemlerde canlı birer
örnek olarak muhafaza edip, arşivledikten sonra yok eden anlayışın
gerisinde ırkçı denilebilecek bir duygusallık yatmaktadır
(Brigitte Bardot ve bebek fok balıkları gibi). Bu, köleliğin ortadan
kaldırılmasından sonra ortaya çıkan gerçek ırkçılık gibi,
hayvanların evcilleştirilmesinden sonra ortaya çıkan bir uçurumdur.
Eskiden hayvanlar, ilâhî ve kutsal varlıklar olarak kabul ediliyorlardı.
İlkellerde “insan” egemenliği diye bir şey yoktur.
Hayvanların düzeni uzun bir süre insanlar için bir referans
düzeni olmuştur. Kurban edilmeye değer ilk varlıklar bir Tanrı
olarak görülen hayvanlardı. İnsan, hayvandan sonra kurban
edilmeye değer ikinci varlık olabilmiştir. İnsanlar, hayvanların
bir devamı olarak gösterilmektedir. Örneğin Bororolar kendilerinin
(araras) hayvan ruhları taşıyan varlıklar olduklarına
inanmaktadırlar. Bunun mantık-ötesi ya da Lévi-Strauss’un
hayvan görünümüne büründürmüş olduğu zihinsel sınıflama
düzeniyle bir ilişkisi yoktur (hayvanların konuştukları bir dilin
varlığı ve bunun onların tanrısal özelliklerinin bir parçası olarak
kabul edilmesi bile müthiş bir düşüncedir. Bu, Bororolar’la,
“Araraslar’ın düzenli bir yinelenmenin (cycle) bir parçası olduklarını
ve bu yinelenme düzeninin bizim oluşturduğumuz
her tür sınıflandırma ve ayrımlayıcı karşıtlığı dışladığını göstermektedir.
Yapısal karşıtlık şeytanî bir şeydir çünkü insanî
olanı hayvanlardan ayırarak onu bir alt sınıfa düşürdükten
sonra hayvanla insanı farklı kimliklere bölerek karşı karşıya
getirmektedir. Yinelenme düzeniyse simgesel bir şeydir çünkü
Hayvanlar
184
konumların tersine çevrilmesini sağlamaktadır. Bu anlamda
Bororolar hayvan ruhuna sahip “varlıklardır”, tıpkı Kanaklı
yerlilerin ölüleri için, hayvan görünümüne bürünerek canlılar
arasında dolanıyorlar demeleri gibi (Acaba Deleuze’ün hayvanlaşmak
dediği böyle bir şey midir? Birer “Pembe Panter olun”
demesinin nedeni bu mu?).
Ne olursa olsun bize kadar ulaşan tüm mitolojiler hayvanların
ilâhî ve kutsal bir soya sahip olduklarını göstermektedir.
Avlanma sırasındaki öldürme eyleminin bile, deneysel bir parçalanmanın
tersine, simgesel bir ilişki olduğu söylenebilir. Sınaî
hayvan üretimine karşılık evcilleştirme simgesel bir ilişki biçimidir.
Bunu anlamak için hayvanların köylerdeki konumlarına
bakmak yeterlidir. Öte yandan hayvanların da katıldığı bir akrabalık
sistemi olan ve bir toprak parçası, bir klanın varlığını
zorunlu hâle getiren evcilleştirmenin konumuyla evde bakılan
hayvanın konumunu (rezervlerle sınaî hayvan yetiştiriciliğinin
dışında kalabilen tek hayvan türü budur) birbirine karıştırmamak
gerekir. “İçleri” sahiplerinin sevgisiyle “doldurulmuş”
köpek, kedi, kuşlar ve hamsterler gibi ev hayvanlarından söz
ediyoruz. Hayvanların kutsal kurbanlıktan, ambians müziği
bulunan köpek mezarlıklarına; kutsal meydan okumadan, ekolojik
duygusallığa izlemiş oldukları yol, zaman içinde sıradan
bir varlığa dönüşen insanın sıradan konumu konusunda yeterince
bilgi vermektedir. Bu olay bir kez daha hayvanlarla insanlar
arasında öngörülmemiş bir karşılıklılık ilişkisi bulunduğunu
göstermektedir.
Hayvanları aşağıladığımızı gösteren en belirgin işaret kendilerine
karşı beslediğimiz duygulardır. Onları ne kadar seviyorsak,
o kadar aşağılıyoruz demektir. Hayvanlar sorumsuz ve insanlık
dışı bir yaşama mahkûm edilip aşağılandıkları oranda,
insan sevgisi ve şefkatiyle ödüllendirilmektedirler. Tıpkı masumluk
ve çocukluğa mahkûm edilerek sevgi ve şefkat gösterilen
çocuklar gibi. Duygusallık, hayvanlığın en alt boyutlara
indirgenmiş biçimidir. Bu ırkçı olarak nitelenebilecek türden
Jean Baudrillard
185
bir acıma duygusudur ve biz hayvanlara bile bu türden bir duygusallık
yüklemeye çalışıyoruz.
Eskiden hayvan kurban eden insanlar, onları birer hayvan
olarak görmezlerdi. Hattâ bizim tiksintiyle karşıladığımız hayvanları
biçimsel olarak mahkûm eden ve cezalandıran şu Ortaçağ
bile onlara bizden daha yakındır. Ortaçağ’da hayvanları
suçlamak onları onurlandırmak anlamına geliyordu. Günümüzdeyse
onları adam yerine koymayarak, hiç muamelesi yapıyor
ve bu düşünceden yola çıkarak kendileriyle “insanca”
ilişkiler kurmaya kalkışıyoruz! Artık onları kurban etmiyor ve
cezalandırmadığımız gibi, bununla gurur duyuyoruz. Oysa bunun
nedeni onları evcilleştirmiş olmamızdır. Daha da kötüsü
onları insana özgü bir adalet anlayışından çok, toplumsal iyilikseverlik
ve şefkat hattâ cezalandırma ve ölümden çok, kasaplık
et olarak yok etmeye ve deney hayvanı olarak öldürmeye lâyık
gördüğümüz bir dünyaya ait varlıklar hâline getiriyoruz.
Günümüzde kendilerine karşı güdülen şiddetin tamamen
ortadan kalkmasıyla hayvanlar inanılması güç bir durumla karşı
karşıyadırlar. Kurban etme, yani hayvanlarla “içli dışlı” olmanın
(Bataille) yarattığı şiddetin yerini hayvanlarla mesafeli olmanın
yaratmış olduğu duygusal ya da deneysel şiddet almıştır.
Korkunçluk kavramı anlam değişikliğine uğramıştır. Bir terör
ve büyülenme nesnesi olan hayvanî korkunçluk anlam değişikliğine
uğramıştır, ancak bu asla olumsuz bir korkunçluk
değildir, zira her zaman için karmaşık bir anlama sahip olmuştur.
Örneğin kurban töreni, mitoloji ve hayvan figürü kakmalı
nesneler de bir değiş tokuş ve metafor nesnesi olmuştur. Tüm
tehdit ve biçimsel dönüşüme uğrama (metamorfoz) çeşitlerinin
süslediği ve yaşayan insan kültürünün içine gizlice yayılarak bir
tür dost olma biçimini andıran bu korkunçluğu biz, gösteri
özelliği taşıyan bir korkunçlukla değiş tokuş ettik. Bu, ormanından
çekilip alınarak, bir müzikhol yıldızına dönüştürülen
King-Kong’a özgü bir korkunçluk türüdür. Burada kültürel
senaryo bir anda tersine dönmektedir. Eskiden kültürel hayvan
Hayvanlar
186
vahşi hayvanı, yani canavarı yok ederdi. Her yere yayılan kanlardan
bitkiler, insanlar ve kültür fışkırırdı. Bugün artık, King-
Kong sanayileşmiş metropolleri yıkmaya ve bizi her türlü gerçek
vahşetten kurtarmaya gelmektedir. Vahşetle yapmış olduğu
anlaşmayı (filmde bu olay kadının ilkel bir şekilde hayvana
sunulması şeklinde ortaya çıkmaktadır) bozmuş olan ölü bir
kültürü yok etmek için gelmektedir. Filmin büyüleyiciliğinin
kökeninde bu anlamın tersine çevrilme olayı yani insanlık dışına
ait olanın, insanın hesabına geçirilmesi ve tüm insanlığın
avlanan hayvana dönüşmesinin yanısıra kadınla hayvanın karşılıklı
olarak birbirlerini ayartmaları bir başka deyişle bir düzenin
diğerini ya da insanî ve hayvanî düzenlerin birbirlerini müthiş
bir şekilde ayartmaları vardır. Kong, bugüne kadar insanlarla
hayvanlar arasında hiç yaşama geçirilmeden hep simgesel ve bir
ritüel şeklinde var olmuş tabu sayılabilecek bir suç ortaklığını,
ayartma yoluyla bir düzenin diğerine dönüşebilirlik olasılığını
yeniden ortaya çıkarttığı için ölmüştür.
Hayvanların izlediği yol, temelde delilik, çocukluk, cinsellik
ya da zenciliğin izlemiş olduğu yoldan pek farklı değildir. Dışlama,
içine kapanma ve ayrımcılık mantığı sonucunda, ortaya
kendinden kaçılması olanaksız bir ters yüz etme çıkarak şiddeti
de ters yüz etmiş ve tüm toplumu (tabiî ki dışlanmanın merkezinde
yer alan radikal sorgulamadan kurtulduktan sonra) delilik,
çocukluk ve aşağı ırklar aksiyomuna indirgemiştir. Bunun
uygarlaşma süreciyle göz kamaştırıcı bir paralelliği vardır. Ölüler
ve başka pek çoğu gibi hayvanlar da bu sonu gelmez yok
etme yöntemiyle kendi bünyesine katma yani türleri önce yok
edip sonra da onlara söz hakkı tanıyarak, kendi yok oluş nedenlerini
kendilerine itiraf ettirme sürecinden geçmişlerdir.
Hayvanlara tanınan bu söz hakkı delilere, çocuklara ve cinselliğe
(Foucault) tanınan söz hakkı gibi bir şeydir. Bu olay hayvanları
öylesine şaşkınlığa uğratmıştır ki, insanlarla olan bağlarını
koparttıkları günden bu yana kuşku uyandırıcı bir suskunluk
evresine girmiş oldukları söylenebilir.
Jean Baudrillard
187
Delilik denilen meydan okuma biçimine tarihsel açıdan bir
bilinçaltı varsayımıyla karşılık verilmiştir. Sınırlarını saçmalık
boyutlarına kadar genişleten ve bundan böyle saçmalığın yaratacağı
teröre hak ettiği yeri verecek olan bir anlam sistemi,
bilinçaltı, delilik (ve daha genelinde her anormal ve tuhaf oluşumun)
psişik, içtepi, baskı altında tutma vb. terimlerle mantıksal
bir söylev çekmeye çalışmaktadır. Deliler bizi bir bilinçaltı
varsayımını kabul etmeye zorladılar, biz de karşılığında onları
bu bilinçaltı adlı tuzağa düşürdük. Çünkü ilk aşamada Bilinçaltı,
Akla karşı gelerek ona bir son vermeye kalkışmış ve deliliğin
hâlâ potansiyel düzeydeki aklı yok edebilme gücüne sahip olsa
bile, sonradan kendisini klasik akla oranla evrensel bir akıl
içine hapsedecek deliliğe karşı çıkacaktır.
Eskiden deliler dilsizdi. Oysa bugün herkes onları dinlemektedir
çünkü günümüzde, eskiden saçma ve çözülmesi olanaksız
görünen deli mesajlarını çözebilen bir yöntem bulunmuştur.
Artık çocuklar da konuşmaktadır. Çocuklar, artık büyüklerin
evreni dışında kalan anlaşılması olanaksız tuhaf yaratıklar
değildirler. Anlam üreten çocukların bir anlamı olmalıdır.
Konuşmalarının nedeni onlara bir konuşma “özgürlüğünün”
tanınmış olması değil, büyüklerin kafayı çalıştırarak bu sessizliğin
bir tehdide dönüşmesini engelleyecek bir kurnazlık düşünmüş
olmalarıdır. İlkellere bile söz hakkı tanınmaktadır. Konuşmaları
istenmekte ve söyledikleri dinlenmektedir. Onlar artık
bir hayvan gibi görülmemektedir. Zaten Lévi-Strauss’da ilkellerin
zihinsel yapılarının bizimkilerin aynısı olduğunu söylemedi
mi? Psikanaliz de onları Ödip kompleksi ve libidoyla buluşturmadı
mı? Bize ait kodların tümüne uyduklarına göre bir sorun
yok demektir. Eskiden sessizliğe mahkûm etmiş olduğumuz
insanları bugün “konuşmaya” mahkûm ediyoruz. Doğal olarak
“farklı” şeyler söylüyoruz çünkü gündemi belirleyen madde:
“Farklılıktır”. Tıpkı eskiden Akıl birliğinin gündemi belirlemiş
olması gibi. Bunda şaşıracak bir şey yok çünkü düzende bir
Hayvanlar
188
değişiklik yok. Aklın emperyalizminden sonra şimdi de farklılığın
neo-emperyalizmi.
Önemli olan hiçbir şeyin bu anlam imparatorluğuyla anlam
bölüşümü düzeninin elinden kaçmamasıdır. Doğal olarak bütün
bu olup bitenlere rağmen ne deliler, ne ölüler, ne çocuklar
ve ne de vahşiler bizimle konuşmaktadırlar. Zaten bizim de
onlar hakkında pek fazla bir şey bildiğimiz söylenemez. Ancak
düzen açısından önemli olan Aklın rezil olmaktan kurtulması
ve herkesin konuşmasının sağlanmış olmasıdır.
Hayvanlar konuşmazlar. Giderek daha çok konuşulan, insanın
itiraflara ve konuşmaya zorlandığı bir evrende yalnızca onlar
sessiz kalmakta ve bu yüzden hakikat dünyasından giderek
uzaklaşmaktadırlar. Oysa bizi hayvanlara yakınlaştıran şey budur.
Bir çevre sorunu hâlini almış olan hayatta kalma sorunları
önemli değildir. Asıl sorun her zamanki gibi sessizlikleridir.
Konuşmaktan başka bir şey yapılmayan, göstergeler ve söylevin
hegemonyası altındaki bir dünyada hayvanların sessizliği bizim
anlam düzenimizi giderek tehdit etmektedir.
Doğal olarak onları konuşturabilmek amacıyla, hiçbiri masum
sayılmayacak pek çok yöntem bulunmuştur. Masallarda
hayvanlar, insanlara özgü ahlâkî söylevler çekmişlerdir. Totemizm
kuramında yapısal söyleve tahammül etmek zorunda kalmışlardır.
Laboratuarlarda her gün bize (anatomik, fizyolojik
ve genetik) “nesnel” söylevler çekmektedirler. Erdemlerle günahlar
konusunda bir metafor görevi yaptıktan sonra ekolojik
ve enerjetik bir model, biyonikteyse mekanik bir model görevini
yerine getirmişler, bilinçaltı için fantazmatik bir repertuar
oluşturmuşlar ve son olarak da Deleuze’ün “hayvanlaşma”
örneğinde arzunun yaşamsal bir alandan tamamıyla mahrum
bırakıldığı modele dönüşmüşlerdir (belli bir yaşama alanını
temsil eden hayvanları yaşamsal bir alandan mahrum bırakma
modeli olarak sunmak paradoksal bir düşüncedir). Bütün bu
metafor, kobay, model, alegori karmaşası içinde hayvanların
(besleyici bir “kullanım değerine” sahip olduklarını unutmaJean
Baudrillard
189
dan) çektiği söylev oldukça açıktır. Hiçbir yerde gerçek anlamda
konuşmamakta, yalnızca kendilerinden beklenen yanıtları
vermektedirler. Böylelikle insanları o kısır döngüleşmiş kodlarıyla
baş başa bırakarak, sessiz sedasız bir şekilde bizi çözümlemektedirler.
Bir dışlama eyleminden sonra, her zaman, kendinden kaçılması
olanaksız bir tersine çevirme olayıyla karşılaşılmaktadır.
Delilerde akıl bulunmadığını söylemek, er ya da geç bu aklın
kökten darmadağın edilmesine yol açmaktadır (bir anlamda
deliler öç almaktadır. Hayvanları bilinçaltı, baskı altında tutma
ve dil yetisiyle karıştırılan simgesellikten yoksun bırakmak, bugün,
ruhsal yaşantımızı belirleyen ve hayvanlarla aramızda bir
fark olduğunu söyleyen delilik ve bilinçaltı gibi kavramların geçerliliğinin
tartışılmasına neden olacağı gibi, er ya da geç bir
gün, bu kavramlardan kurtulmamızı sağlayacaktır. Eskiden İnsanı
ayrıcalıklı kılan şey bilinç tekelini elinde tutmasıyken, bugün
ayrıcalıklı kılan şey bilinçaltı tekelini elinde tutuyor olmasıdır.
Hayvanlarda bilinçaltı olmadığını herkes bilir. Kuşkusuz onlar
da düş görmektedirler, ancak bu biyo-elektrik türden bir
varsayımdır. Çünkü düşü simgesel düzene taşıyabilen yegâne
araç olan dil yetisine sahip değillerdir. Kendi fantazmlarımızı
hayvanların düşlerine taşıyabilir, onların düşleri konusunda çeşitli
düşünceler uydurabilir ve bu oyunu bizimle paylaştıklarını
düşünebiliriz. Çünkü böylesi işimize daha çok gelir. Gerçekte
hayvanları bilinç ya da bilinçaltı düzeniyle açıklayamayız. Burada
sözü edilen şey, onların bu yoldan açıklanması değil, tam
tersine bu bilinçaltı varsayımının hangi açıdan sorgulanmasına
yol açtıkları ve bizi hangi değişik varsayım üretimine doğru
ittikleridir. Onların sessizliğinin anlamı ya da anlamsızlığı budur.
Bizi bir bilinçaltı varsayımına sürükleyen delilerin sessizliği
bu türden bir sessizlikti. Bizi başka bir varsayıma iten hayvanların
sessizliği de bu türden bir şeydir. Onları anlamıyoruz ve
Hayvanlar
190
anlayamayacağız, oysa onlarla bir şekilde anlaşabildiğimiz söylenebilir.
Eğer onlarla birlikte yaşayacaksak bu işi hiç olmazsa
genel bir ekoloji göstergesinin ardına sığınarak, ekonomi politikten
kaçıp kurtulmuş insan gölgeleriyle hayvan hayaletleri ve
doğal unsurların birlikte yaşayacakları Platon’un mağarasının
genişletilmiş bir biçimine benzeyen dünya adlı oyukta yapmayalım.
Hayvanlarla yapmış olduğumuz güçlü mutabakat yok olmaya
yüz tuttuğu bir sırada, görünüşe göre, bunun tam tersi
sayılabilecek metamorfoz ve yaşam alanı adlı göstergelerle dile
getirilmektedir
Hayvanlar bir türün sonsuza dek sürüp gitmesini sağlayabilen
en şaşmaz varlıklarken, onları birer biçimsel dönüşüme uğrama
modeline dönüştürdük. Akla gelebilecek her türlü olası
biçimsel değişim modellerine. Kimilerine göre hayvanlardan
daha başıboş ve göçebe varlıklar yoktur. Oysa onların temel
yasası yaşam alanlarıdır.2 Ancak bu yaşam alanı kavramı konu-
2 Hayvanların başıboşluğu bir masaldan ibarettir. Bugün bilinçaltı ve
arzunun başıboşluk ya da göçerlik göstergeleriyle yeniden canlandırılması
da bu türden bir şeydir. Hayvanlar asla başıboş yaratıklar olmamışlardır.
Modern toplumun zorunlu kıldığı yaşam koşullarının aksine
ortalığı özgürleştirmeyle ilgili masallar kaplamıştır. Doğa ve hayvanlar
vahşi yaratıklar olarak sunulmakta, “gereksinimlerin karşılanması”,
bugün “ arzularını gerçekleştirmeye” dönüşmektedir. Zira modern
Rousseau’culuk belirsizleşen bir iç-tepi, başıboşlaşmış bir arzu
ve sonsuz evrendeki göçmenliğe benzemektedir. Üretilmekten başka
bir şey istemeyen kodlama, başıboş güçler masalının aynısı.
Oysa özgür, bâkir, sınırlar ve bir yaşama mekânı olma özelliğine
sahip olmayan, herkesin içinde istediği gibi dolanabildiği bir doğa
egemen düzenin düşgücünden başka hiçbir yerde yoktur. Ekonomik
ve kapitalist düzene özgü benzer bir yaşama alanından yoksun bırakılma
(doğa, arzu, hayvansılık, bir yere bağlı olmama) vahşi yaşamı yansıtan
ideal bir şemadır. Bu durumda özgürlüğü yaratan ve ona bir
derinlik kazandıran şeyin kapitalizm olduğunu kabul etmek gerekecektir.
Öyleyse değerin (kentsel, sınaî, baskıcı vb.) toplumsal düzenleJean
Baudrillard
191
sundaki tüm yanlış anlamalardan kurtulmak gerekmektedir.
Burada sorun bir özne ya da bir grubun kendine özgü yaşam
alanıyla kurmuş olduğu ilişki değildir. Bu birey, klan ya da
türün organik özel mülkiyet hakkı türünden bir şey değildir.
Bu ekolojik boyutlara sahip bir psikoloji ve sosyoloji fantazmıdır.
Bütün bu gereksinimler3 sistemini özetleyen çevreci bir
alan ya da bir tür hayatî fonksiyon değildir.
mesiyle karşısına çıkartılan düşsel vahşilik arasında karşılıklı bağıntı
vardır. Çünkü biri, diğeri örnek gösterilerek, diğeriyse beriki örnek
gösterilerek bir “yaşama alanından yoksun bırakılmışlardır”. Zaten
güncel kuramlarda uygarlık soyut bir görünüm kazandıkça “arzunun”
da buna koşut olarak, içinde yaşadığımız gerçek ve düşselliği
belirleyen koda, merkezî yapıdan uzaklaşan daha “özgür” ancak benzer
bir anlama sahip olduğu görülmektedir. Doğa, özgürlük, arzu, vs.
kapitalin tersi sayılabilecek bir düş anlamına gelmedikleri gibi, bu kültürün
gerçekleştirdiği aşama ya da yıkımlar konusunda yol gösterici
bir konuma sahip olmaktadırlar çünkü sistemin göreceli bir hâle getirdiği
yaşama alanından yoksun bırakmayı onlar mutlak bir zorunluluğa
dönüştürmektedirler. “Özgürlük” isteği sistemden daha hızlı bir
şekilde aynı yönde gitme arzusundan başka bir şey değildir.
Hayvanlar ya da vahşiler “doğaya” bizimkine benzer bir anlam yüklememektedirler
çünkü onlar için doğa sınırlandırılmış, belirlenmiş ve
herkesin bir diğerininkine girmesinin kesinlikle yasak olduğu yaşam
alanlarından ibarettir.
3 Henri Laborit de yaşama alanını içgüdü ya da özel mülkiyet terimleriyle
yorumlamayı reddetmektedir. “Hipotalamus ya da başka bir
yerde yaşama alanı kavramıyla ilişkili sinir kanalları ya da hücre grubu
bulunduğuna dair kesin bir bilgi yoktur… Beyinde bir yaşama alanı
merkezi olmadığı söylenebilir… özel bir içgüdüye başvurmanın bir
yararı yoktur”. Bunun yapılmasının nedeni kültürel davranışlara kadar
genişletilen gereksinimlerin belli bir işleve kavuşturulmasını sağlayabilmektir.
Çünkü bugün bu terminoloji ekonomi, psikoloji ve sosyolojide,
vs. ortaklaşa bir şekilde kullanılmaktadır. “Böylelikle yaşama
alanı hayatî öneme sahip, içinde mutlu olunan bir mekâna dönüşmektedir…
Bu kapalı alan, yani bu yaşama alanı organizmayla sürekli
Hayvanlar
192
Yaşama alanı terimi bize özgü bir özgürlük ve sahiplenme
duygusunu içeren bir mekân da değildir. İster “kültürel”, isterse
“davranışla ilgili olsun” bir içgüdü, bir gereksinim ya da bir
yapıyla ilişkisi olmayan yaşama alanı şu ya da bu şekilde bilinçaltına
karşı çıkmaktadır. Bilinçaltı sınırlanamayan, “yer altına
gömülmüş”, baskı altında tutulan bir yapıdır. Yaşama alanıysa
açık ve sınırlıdır. Bilinçaltı öznenin fantazmları ve baskı altında
tutmanın sürekli yinelendikleri bir alandır. Yaşama alanıysa sınırlı
bir akrabalık ve değiş tokuş alanıdır. Özneden ve istisnadan
yoksun bir hayvanlar ve bitkiler, bir mal ve zenginlik, akrabalık
ve tür, kadınlar ve ritüel üzerine kurulu bir düzen. Bu
özneden yoksun düzende her şey değiş tokuş edilebilmektedir.
Bu mutlak bir yükümlülük alanıdır. Burada istisnasız her şeye
karşılık verilebilmekte, ancak hiç kimse ölmemektedir çünkü
her şey bir başka biçime bürünmektedir. Burada ne özne, ne
ölüm, ne bilinçaltı ne de baskı altında tutma vardır çünkü art
arda sıralanan biçimleri hiçbir şey durduramamaktadır.
Hayvanların bilinçaltı yoktur çünkü bir yaşama alanları vardır.
İnsanlar kendi yaşama alanlarını yitirdikleri gün ortaya bilinçaltı
denilen şey çıkmıştır. Yaşama alanlarıyla birlikte insanlar
biçimsel dönüşüme uğrama olanağını da yitirmişlerdir. Bilinçaltı
bu kayıp nedeniyle sürekli ve umutsuz bir şekilde yas
tutan bireysel yapıdır. Hayvanlar da bu özlemi temsil eden varlıklar.
Artık hayvanlar bize çizgisel ve biriktirmeye dayalı bir
ilişki içinde olan bir mekândır. Bu yaşama alanı içinde hayvan kendi
varlığını koruyabilmek için termodinamik bilgi alışveriş mekanizmasını
“harekete geçirmektedir”… İnsanların giderek bağımsız bir konuma
kavuşmalarıyla birlikte modern büyük kentlerin belirgin özelliği
olan suç ortaklığı sayesinde bu bireysel yaşama alanında müthiş bir
daralma olmuştur…. “Mekânsal, işlevsel ve homeostatik bir kavram.
Sanki bir insan, bir grup ya da bir hayvanın var olabilmesi yalnızca
içine kapandığı alanın dengeli bir yapıya sahip olmasıyla iç ve dış bilgi
alışverişlerindeki homeostaza bağlıymış gibi.”
Jean Baudrillard
193
aklın bıraktığı izlerle bilinç ve bilinçaltının bıraktığı izlerin ötesinde
yer alan vahşi, simgesel, sınırlı bir alan üzerinde kesintisiz
tekrar ve tersine çevirmelerden oluşan bir dünyada yaşamıyor
muyuz sorusunu sormaktadırlar. Bizim kültürümüz ve
belki de bütün kültürlerin oluşturdukları enerji biriktirimi ve
özgürleştirimi üzerine oturtulmuş bulunan ideal şemanın ötesinde
yer alan dışa dönük bir patlamadan çok bir için için kaynama;
enerji yerine bir biçimsel dönüşüme uğrama; özgürlükten
çok ritüel meydan okuma hayalleri görmüyor muyuz? Oysa
hayvanlar soru sormuyorlar susmayı yeğliyorlar.
KALINTI
Her şeyi alıp götürseniz geride hiçbir şey kalmaz düşüncesi yanlıştır.
Kalıntının ya hep ya hiç denklemiyle hesaplanması yani geriye
kalandan çıkartılmasıysa hepten yanlıştır.
Evet, kalıntı diye bir şey vardır ancak tek başına bir gerçekliğe
sahip olamaz. Çünkü kalıntı bir bölümlenme, bir sınırlandırma
ve bir eleme işleminin sonucudur… Başka? Bir çıkartma
işlemiyle açıklanan kalıntı ancak bu şekilde bir gerçekliğe sahip
olabilmektedir… Daha başka?
İşin tuhaf yanı karşıtlardan oluşan bir ikilide karşıt terim
yoktur. Örneğin sağ/sol, aynısı/diğeri, çoğunluk/azınlık, deli/
normal, vb. şeylerden söz edebilirsiniz ama kalıntı konusunda
ne söyleyebilirsiniz ki? Çizginin (/) öteki tarafına ne koyabilirsiniz?
“Bütün ve kalıntı”, ilâveler ve kalanlar, işleme dâhil olanlar
ve olmayanlar (kalanlar). Bunlar ayrımlayıcı özelliği olan
karşıtlıklar değildir.
Oysa çizginin öte yanında kalıntı karşıtı bir şey vardır hattâ
bu şey bir yapıya sahip görünmekle birlikte bir yapıdan yoksun,
tuhaf bir asimetrik özellik gösteren, ayrıcalıklı ve belirgin bir
Jean Baudrillard
195
terimdir. Bu belirleyici terimin bir adı yoktur. Bu anonim, dengesiz
ve tanımlanamayan bir terimdir. Bu pozitif bir terimdir,
ancak bu pozitif gerçekliğin gerisinde yine negatif bir terim
vardır. Olsa olsa onu, her şeyden geriye kalan şey (kalıntı)
olarak tanımlayabiliriz.
Kalıntı terimi belirgin, açık ve seçik ikili bir karşıtlık düzeni
yerine, tersine çevrilebilen ve dönerli bir yapıyla asla hangisinin
diğerinin kalıntısı olduğu anlaşılmayan ters yüz edilebilir içkin
bir düzene aittir. Başka bir düzende bu tersine çevirme ya da iç
içe geçirme olayını gerçekleştirebilmek mümkün değildir. Eril
dişinin dişisi, normal delinin delisi ve sağ da solun solu değildir,
vs. Sorulması gereken soruyu belki de yalnızca bir ayna
sorabilir bir başka deyişle gerçek mi görüntünün, yoksa görüntü
mü gerçeğin bir yansımasıdır? Bu anlamda kalıntıyı bir aynaya
benzetebilir ya da buna kalıntının aynası diyebiliriz. Her
iki durumda da sonuç olarak yapısal bir ayrım çizgisinin (/),
anlamı bölen çizginin belirsizleştiğini ve anlamın (yazınsal anlamda:
bir noktadan diğerine, terimlerin karşılıklı konumlarıyla
belirlenmiş bir çizgiyi izleyerek gidebilme olasılığı) ortadan
kalktığını görürsünüz. Artık terimlerin karşılıklı konumları diye
bir şey yoktur. Gerçek, yerini gerçekten daha gerçek olan bir
imgeye bırakarak ortadan kaybolurken kalıntı, tam tersine,
kendisi için belirlenen yerde buharlaşıp, uçarak kalıntısı olduğu
şeyin içinden tersine döndürülmüş bir anlamla yeniden ortaya
çıkmaktadır, vs.
Aynı şey toplumsal için de geçerlidir. Toplumsalın kalıntısının,
toplumsallaşamayanın kalıntısı olup olmadığını ya da bizzat
toplumsalın kendisinin bir kalıntı, muazzam bir çöp yığınından
başka bir şey olup olmadığını kim söyleyebilecektir…
Daha başka? Bütünüyle ortadan kalkmış, hattâ bir addan yoksun
bir süreçte bile toplumsal bir kalıntı olmaktan kurtulamaz.
Belki de kalıntı tüm gerçeği kapsayabilecek boyuta ulaşmıştır?
Bir sistem her şeyi emerek, yuttuğunda ve her şey birbirine
Kalıntı
196
eklenip ortada birbirine eklenecek hiçbir şey kalmadığı zaman
bir kalıntıya dönüşmekte ve öyle kalmaktadır.
Le Monde gazetesinin “Toplum” başlığı altında yayımladığı
yazılara dikkat edecek olursanız paradoksal bir şekilde göçmenler,
suçlular, kadınlar, vs. türünden şeylerle karşılaşırsınız.
Bütün bunlar toplumsallaştırılamayan unsurlardır. Patolojik
özellikler taşıyan hastalar gibi bunların da “toplumsal” özellikler
gösteren hastalar oldukları söylenebilir. Bunlar, “toplumsalın”
her şeyi kapsamasıyla birlikte yalıtmaya çalıştığı grupçuklar,
emilmesi gereken keseciklerdir. Toplumsalın ulaşabildiği
nihaî noktada “artık” olarak nitelendirilen bu gruplar toplumsalın
hukukî yapısı içine çekilerek, genişletilmiş bir toplumsallık
anlayışı içinde kendilerine bir yer aramak ve bulmak zorunda
kalmaktadırlar. Zaten toplumsal adlı makine de bu artıklar
sayesinde kendinden söz ettirebilmekte ve böylelikle yeni bir
enerji kaynağına sahip olabilmektedir. Her şey toplumsal tarafından
emilerek toplumsallaştırıldığında neler olmaktadır? Bu
aşamaya gelindiğinde toplumsal adlı makine durmakta ve toplumsal
dinamik denilen şey tersine dönmekte ve toplumsal sistemin
tamamı bu yöntem sayesinde bir artığa dönüştürülebilmektedir.
Geliştikçe bünyesinde bulunan ya da çevresini saran
tüm kalıntılardan arınan toplumsal sonunda bir kalıntıya dönüşmektedir.
Kalıntıların oluşturduğu bir kategoriyi “Toplum”
olarak nitelendiren bir toplumsalın aslında kendinin bir kalıntı
olarak nitelendirilmiş olduğu söylenebilir.
Kalıntıyla kalıntı olmayanı ayırabilme olanaksızlığı ayrımlayıcı
sistemlere özgü bir ölüm ve simülasyon evresinin temel
özelliğidir. Bu evrende her şey bir kalıntıya dönüşmektedir.
Bunun tersine kalıntıyı kalıntı olmayandan ayıran zorunlu yapısal
ayrım çizgisinin ortadan kaybolmasıyla her terim diğerinin
kalıntısına dönüşebildiği gibi, gücül/sanal düzeyde, bir kalıntıyla
karşılaşmanın olanaksız olduğu bir tersine çevrilebilirlik
evresine girilmiş olduğu görülmektedir. İki önermeden her
birinin aynı anda aynı “gerçeklik” değerine sahip olduklarını ve
Jean Baudrillard
197
birbirlerini dışlamadıklarını söyleyebiliriz. Bu önermelerin her
ikisi de tersine çevrilebilme özelliğine sahiptir.
Karşıt terimlerin varlığı kadar tuhaf sayılabilecek bir başka
nokta da, kalıntının gülünçlüğüdür. Bu temayla ilgili tüm tartışmalar
hep aynı dil oyunlarıyla sonuçlanmakta, benzer bir
karmaşaya yol açmakta ve cinsellik ya da ölüm konusundaki
tartışmalar kadar müstehcen olmaktadır. Gülmeye yol açan bir
karmaşıklığın sonucunda ortaya iki önemli tema: Ölüm ve Cinsellik
çıkmaktadır. Kalıntıysa insanı güldüren üçüncü, belki de
gerçekten var olan tek temadır çünkü diğer ikisi, kendilerini,
birer tersine çevrilebilirlik modeli olarak sunmaktadırlar. İnsan
neden güler? Şeylerin tersine çevrilmesi bizi güldürür. Tersine
çevrilebilen en ünlü biçimler ölüm ve cinselliktir. Erille dişi ve
yaşamla ölümün her an için tersine çevrilebilme olasılığı cinsellikle
ölüm konusunun bir gülme nedenine dönüşmesini sağlamaktadır.
Karşıt terimlerin varlığından bîhaber bir süreçte tek
başına yaşayan ve kendi gölgesiyle,1 kendi hayali peşinden ko-
1 Gölgesini Yitiren Adam, Peter Schlemihl’e yapılan gönderme rastlantısal
değildir. Çünkü gölge de (Praglı Öğrenci’de olduğu gibi)
aynadan yansıyan imge gibi kusursuz bir kalıntı örneğidir. Tüm arkaik
dönem büyü düzeni boyunca gölge, insanın dökülen saçları,
dışkısı ya da tırnak parçaları gibi vücudun dışa attığı (düşürdüğü)
kalıntılardan biridir. Bilindiği gibi bütün bunlar aynı zamanda ruhun,
nefesin, Varlığın, özün “metaforları” insana derinlemesine bir anlam
kazandıran şeylerdir. Aynadan yansımayan ya da bir gölgeye sahip
olmayan bir vücut saydam bir şeye, bir hiçe yani bir kalıntıya dönüşmektedir.
Kalıntı müstehcendir çünkü ne tersine çevrilebilmekte ne de
kendi kendisiyle değiş tokuş edilebilmektedir. Müstehcen ve komiktir
tıpkı insanı gülmekten öldüren dişiyle erkek, yaşamla ölüm arasındaki
benzerlik gibi.
Bir kez gölgesinden sıyrılan vücut saydam bir töze dönüşmektedir.
Vücut gerçekliğini yitirmekte ve bu gerçekliğin tamamına, gölgeleşen
vücut sahip olmaktadır (Praglı Öğrenci’de de böyle olmaktadır, aynayla
birlikte parçalanan görüntü kahramanın ölmesine neden olmakKalıntı
198
şan Peter Schlemihl gibi kalıntı da kendini karşıtından ayıracak
ayrım çizgisinin (/) peşinde koşmaktadır. Kalıntı müstehcendir
çünkü tersine çevrilerek, kendi kendisiyle değiş tokuş edilebilmektedir.
Tıpkı dişiyle-erkek, yaşamla-ölüm arasındaki farksızlık
gibi müstehcen ve komik kalıntı da insanın katıla katıla
gülmesine neden olmaktadır.
Kalıntı bugün güçlü ve gözde bir terimdir. Çünkü günümüz
dünyasının başka bir şekilde algılanmasına yol açmaktadır. Ayrımlayıcı
bir karşıtlık üstüne oturan ve zayıf teriminin bir kalıntı
işlevine sahip olduğu o mantık artık sona ermiştir. Bugün her
şey tersine dönmüştür. Psikanaliz kalıntılarla ilgili (lapsus, düşler,
vs.) ilk kuramlaştırma girişimidir. Bugün üretime bağlı bir
ekonomi politikle değil, bir yeniden üretim, yeniden kazanmaya
(ekoloji ve çevre kirliliği), kalıntıya bağlı bir ekonomi politikle
yönetiliyoruz. Bugün normallik, anlamsız bir kalıntısı sayılan
delilik üzerinden değerlendirilmektedir. Üzerinde konuşulmayan
kadın sorunları, deli, marjinal, sanatta dışkı ve kalıntı,
vb. tüm alanlarda kalıntı, istisnasız ayrıcalıklı bir yere sahiptir.
Oysa bütün bunlar bir tür tersine çevrilmiş bir yapı, baskı
altına alınmış olanın yüzeye çıkması, kalıntının bir aşırı anlamlılık
ya da anlam fazlası şeklinde geriye dönmesi (fazlalık, biçimsel
olarak kalıntıdan farklı bir şey değildir ve Bataille’daki
tadır. Fantastik masallarda bu klasik bir şemadır. Hans Christian
Andersen’in “Gölge”sine de bakabilirsiniz). Böylelikle vücut kendi
kendinin kalıntısı, kendi kendinin bir sonucundan başka bir şey olmamaktadır.
Yalnızca gerçeğe ait bir düzen vücudun ayrıcalıklı bir
gönderene dönüşmesini sağlayabilir. Oysa simgesel düzende hangisinin
(gerçek vücudun mu yoksa gölgesinin mi) bir önceliğe sahip
olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Gölgenin vücuda galip
geldiği tersine çevirme, asılın uğradığı değer kaybı ve anlamsızlığın
darbeleri altında yok oluşuyla anlamın geriye kalan artıklar karşısında
uğradığı sonu gelmeyen bozgun (Bu ister tırnak kalıntısı, isterse “küçük
a” (J. Lacan) nesnesi olsun) bu hikâyelerdeki korkutucu tuhaflık,
güzellik ve çekiciliğin temel unsurudur.
Jean Baudrillard
199
fazlalığın yok ediliş biçimi, hesabını kitabını bilme ve “sıkıntısını
çekme” üzerine kurulmuş bir ekonomi politikteki kalıntıların
emiliş biçiminden farklı değildir. Farklı olan felsefeleridir) yani
kalıntılaşmış bir anlam üzerine oturtulan meydan okuma şeklinde
de algılanabilir. Çizginin (/) öteki tarafına gizlenen enerjilerden
yararlanan tüm “özgürleştirme” biçimlerinin sırrı bundan
ibarettir.
Oysa bizim karşı karşıya bulunduğumuz durum çok daha
orijinaldir çünkü yalnızca basit bir tersine çevirme ve kalıntıların
pazarlanması değil, her türlü yapı ve karşıtlığı yerinden oynatarak
ortada bir kalıntı bile bırakmayan ve bunun sonucunda
da her yeri kaplayan kalıntının, o ikiye bölücü çizgiden (/) yararlanıp
kendi kendini yok ettiği bir evrende yaşıyoruz.
Her şeyi alıp götürürseniz geride hiçbir şey kalmaz demek
yerine, şeyleri sürekli olarak tersine çevirdiğinizde ve artık toplama
çıkarma yapmanın bir anlamı kalmadığında geride hiçbir
şey kalmaz demek daha doğru olacaktır.
Doğum olayı, daha sonra simgesel düzeydeki bir öğretiyle
yinelenmediği (kültürel doğuş) takdirde bir kalıntıya dönüşmektedir.
Bir yas ya da kolektif yas şöleniyle noktalanmayan ölüm bir
kalıntıya dönüşmektedir.
Mübadele düzeni tarafından emilip yok edilemeyen doğa bir
kalıntıya dönüşmektedir.
Bir cinsel ilişki üretiminden başka bir anlama sahip olamayan
bir cinsellik kalıntıya dönüşmektedir.
“Toplumsal İlişkiler” üretmekten öteye geçemeyen bir toplumsal
kalıntıdan başka bir şey değildir.
Gerçeğin tamamı kalıntılaşmıştır ve kalıntılaşan her şey bir
hayal olmanın ötesine geçemeyeceği için sonsuza dek yinelenecek
hayallere dönüşmektedir.
Her türlü birikim bir kalıntıdan başka bir şey değildir. Bu
anlamda kalıntı birikimi bir ittifak düzeninin sona ererek yerini
sınırsız bir biriktirmeyle bitip tükenmek bilmeyen hesap kitap,
Kalıntı
200
üretim, enerji ve değerin sonsuza doğru uzanan çizgiselliklerine
bırakması demektir. Sınırlı bir zaman dilimi içinde yaşayabilenin
gerçek olma şansı vardır, oysa bir sonsuzluk boyutuna
sahip olan bir süreç içinde sonsuzluk çizgisinin altında yer alan
her şey (bu zamanı stoklama biçimi de her stoklama biçimi gibi
bir işbirliğinin sona ermiş olduğunu göstermektedir) bir kalıntıya
dönüşmektedir.
Kalıntı bir birikimin sonucudur. Baskı altında tutmaysa buna
tamamıyla ters ve simetrik bir yerdedir. Duygu depomuzla
baskı altında tutulan duyguların zihinsel düzeyde canlandırılmasını
sağlayan stok yeni ittifak alanımızı oluşturmaktadır.
Her şeyin baskı altında tutulduğu bir yerde aslında hiçbir
şey baskı altında değildir. Stokların kendi kendine dağılarak,
hayal stoklarının eriyip gideceği o salt baskı altına alma noktasına
çok yaklaştık. Stoklama, enerji ve geriye kalan her şeyle
ilgili düşgücümüzün kökeninde baskı altında tutma vardır.
Baskı altında tutma tehlikeli bir tıkanma noktasına ulaşarak,
(tersine çevrilip) belirginliğini yitirdiğinde enerjilerin özgürleştirilmesine,
tüketilmesine, ekonomik bir şekilde kullanılarak
üretilmesine gerek kalmayacaktır çünkü enerji kavramı kendiliğinden
buharlaşarak yok olacaktır.
Bugün kalıntı, geriye kalan enerjiler, kalıntıların muhafaza
edilmesi ve yeniden işlenmesi insanlığın temel sorunu hâline
getirilmiştir. Enerji sorunu bu şekilde çözülemez. Özgürleştirilen
ya da tüketilen her yeni enerji biçimi yeni bir artık bırakmak
durumundadır. Her arzu ya da cinsel enerji, yeni bir baskı altına
alma biçimi yaratacaktır. Bunda şaşıracak bir şey yoktur
çünkü enerji kavramı ancak onu stoklayan, özgürleştiren, baskı
altına alan ve “üreten” süreç, bir başka deyişle, kalıntı ve ikiziyle
birlikte algılanabilmektedir.
Enerji kavramını yok edebilmek için enerji tüketimini akıl
almaz boyutlara ulaştırmak gerekmektedir. Enerji kavramını
yok edebilmek için üzerindeki baskıyı en üst düzeye çıkartmak
gerekmektedir. En son enerji katresi, en son ekolog tarafından
Jean Baudrillard
201
tüketildikten; en son vahşi yerli, en son etnolog tarafından çözümlendikten;
en son eşya geriye kalan en son “çalışma gücü”
tarafından üretildikten; en son fantazm en son psikanalist tarafından
çözümlendikten ve her şey “geriye kalacak en son enerji”
tarafından özgürleştirilip tüketildikten sonra, işte o zaman,
her şeyin bu muazzam enerji ve üretim sarmalıyla baskı altına
alma ve bilinçaltı sarmalı sayesinde antropik ve felâketi andıran
bir denklem içinde yer alabileceği ve bütün bunların kalıntıya
özgü metafizik bir oyun olduğu ve bu oyunun kendini görünümler
şeklinde sunacağı görülecektir.
SARMALLAŞAN CESET
Toplumsal açıdan bir pazar ve iş olma işlevini yitiren, kültürel
bir töz ya da bilimsel bir amaçtan yoksun kalan Üniversite çökmüştür.
Ortada gerçek anlamda bir iktidar yoktur çünkü o da çökmüştür.
Bu yüzden yeni bir 1968 Mayıs’ının gerçekleşebilmesi
olanaksızdır yani bilginin (üniversitedeki sol aydın kesimi –
ç.n.) iktidarı yeniden sorgulamak gibi bir niyeti yoktur. Üniversite
ve iktidar arasındaki çarpıcı karşıtlığın ya da bilgiyle iktidar
arasındaki suç ortaklığının su yüzüne çıkması da aynı anlama
gelmektedir. Bu olgu politik olmaktan çok simgesel sayılabilecek
bir yöntemle tüm toplumsal ve kurumsal yapıya bir anda
bulaştırılmıştır. Neden Sosyologlar Var? başlıklı metinde de bu
durum, yani bilginin içine düştüğü açmazlar, bilememenin
yarattığı korkunun (bir başka deyişle bilgi düzeninde bir değer
birikimi sağlayamama olanaksızlığı ve saçmalığı) nasıl iktidarı
ortadan kaldırmaya yönelik bir silâha dönüştüğü konusu sorgulanmaktadır.
İktidarın başına da, bilginin başına gelenler
gelecek ve benzeri bir ürkütücü senaryoya uygun olarak iktidar,
iktidarını elinden kaçıracaktır. Bunlar 1968 Mayıs’ının
Jean Baudrillard
203
sonuçlarıdır. Bugün bilgiden sonra İktidar da cehennem olup
gitmiş ve ele geçirilmesi olanaksız bir şeye dönüşmüştür. İktidar
artık iktidarı elinden kaçırmıştır. Bundan böyle bilimsel
içerik ve siyasî yapılanmadan yoksun bir üniversite boşlukta
uçmaya mahkûmdur ya da onun kendine bir yön verebilmekten
âciz, yapay bir hayatta kalma mücadelesi veren tiyatro ve kışlalar
gibi bir makine simülakrını yöneten arkaik bir feodal düzene
dönüşmüş olduğu söylenebilir. Üniversitenin beklenmedik
bir saldırıya geçme olasılığı sıfırdır. Bugün yalnızca olayın parodi,
simülakr tarafını ön plana çıkararak can çekişmekte olan
bilgi ve iktidar oyunlarının çürümesini hızlandıran düşüncenin
bir anlamı vardır.
Bunun tam tersini yapan grev eylemleriyse, olası bir üniversite
idealiyle herkesin (nerede olduğu bilinmeyen, artık bir anlamı
kalmamış) bir kültüre sahip olabileceği rüyasını sürdürmeye
çalışmaktadır. Grev, eleştirel açıdan üniversitenin çalışma
düzeni içine yerleşerek, ona bir alternatif ya da sağaltıcı bir
yöntem olmaya çalışmaktadır. Çünkü grevciler hâlâ bilimsel bir
demokrasi ve tözün var olduğunu düşünmektedirler. Zaten bugün
her yerde sol, bu rolü oynamaya çalışmaktadır. Çürümüş,
dağılmış, yasallığını ve bilincini yitirmiş ve işleyiş düzenine kendiliğinden
son vermiş bulunan bir düzende sol, toplumsal
ahlâk, mantıksal bir zorunluluk ve kendine özgü bir adalet fikrini
yeniden devreye sokmaya çalışmaktadır. Umutsuzca yeniden
iktidar üretme ve yeniden iktidar salgılama mücadelesine
girişmiş bulunan sol, aslında iktidarı istediği ve iktidara inandığı
için de, sistemin kendisine son vermiş olduğu noktada iktidarı
diriltmeye çalışmaktadır. Solun tüm aksiyom ve kurumlarına
teker teker bir son veren sistem; tarihsel ve devrimci
amaçlarını teker teker hayata geçirmekle meşguldür. Köşeye
sıkışmış olan solun ise, günün birinde ben de yararlanabilirim
umuduyla özel mülkiyetten küçük işletmeye, ordudan ulusal
güce, püriten ahlâktan küçük burjuva kültürüne, adaletten üniversiteye
giden tüm kapitalist çarkları diriltmekten başka bir
Sarmallaşan Ceset
204
şansı yoktur. Sistemin, vahşice olduğu doğru ancak o tersine
çevrilebilmesi olanaksız bir devinim içinde yok etmiş olduğu
her şeye sahip çıkmaya çalışmaktadır.
İşte bu yüzden politik çözümlemelerde kullanılan bütün terimlerin
paradoksal ancak zorunlu denebilecek bir şekilde tersine
çevrilmiş olduğu görülmektedir.
İktidar (ya da onun yerini almış olan şey) artık Üniversiteye
inanmamaktadır. Sonuç olarak bu kurumu belli bir yaş grubuna
ait insanı bakım ve gözaltında bulundurduğu bir yer olarak
görmektedir. Aralarında bir seçim yapmaya kalkışmasının bir
anlamı yoktur çünkü iktidar seçkinlerini başka yerlerden seçmekte
ya da başka şekilde arayıp bulmaktadır. Diplomalar artık
bir işe yaramadığından, dağıtmayı reddetmesinin bir anlamı
yoktur. Bu yüzden sistem artık herkese bir diploma vermeye
hazırdır. Öyleyse bu kışkırtıcı politikanın amacı enerjileri, çoktan
ölmüş ve çürümekte olan gönderen sistemleriyle sözde
amaçlar üzerinde (seçim, iş, diploma) yoğunlaştırmak değilse
nedir?
Çürüyen bir Üniversite uzun müddet çevresine zarar verebilir
(çürüme simgesel bir mekanizmadır, yoksa politik değil.
Simgesel olduğu için de bizim açımızdan yıkıcı bir anlama
sahiptir). Bunu anlayabilmek için işe çürüme olayından başlamak
gerekir yoksa diriltmeyi düşlemenin bir anlamı yoktur. Bu
çürüme olayını şiddet yüklü bir süreç, alaycı, meydan okuyan
şiddet yüklü bir ölüme dönüştürüp, simülasyonla çoğaltarak,
üniversitenin ölümünü bütün topluma bir çürüme modeli ritüeli
olarak sunmak gerekmektedir. Uzun zamandır sistemle işbirliğindeki
bu çürümüşlüğü, artık yıkıcı bir eylem alanı, saldırgan
bir tersine çevirme olayı olma özelliğini yitirmiş olan grevin
umutsuz bir mücadeleyle olsa olsa yavaşlatabildiği, geciktirebildiği
bu ölümü, artık ortalığı kırıp geçirerek tüm toplumsal
yapıya bulaştırılacak bir duyarsızlık modeli olarak sunmak gerekmektedir.
Jean Baudrillard
205
1968 Mayıs’ı bunu başarmıştır. Üniversiteyle kültürün yok
edilme sürecinin henüz günümüzdeki boyutlara ulaşmadığı bir
sırada, öğrenciler, mobilyaları kurtarmaktan çok (yitirilmiş objeyi
idealleştirme yöntemiyle yeniden diriltmeye çalışmak), iktidara
üniversite denilen kurumu derhal yok etmek gibi bir iddiayla
karşılık vererek, sistemden daha hızlı davranıp, üniversiteyi
terk etmişler ve ona meydan okuyarak, bu bilim kurumunun
batışı yani tek bir mekânda bir araya gelmeyi reddetme denilebilecek
bilinçli ölüm olayına karşılık vermeye zorlamışlardır. Bu
bir üniversite bunalımı değildir çünkü bunalım bir meydan
okuma değildir. Tam tersine sistemin oynadığı oyun üniversiteyi
ölüme mahkûm emektedir. İktidarın yanıtlayamadığı soru
da budur ya da bu soruyu ancak çökerek yanıtlayabileceği söylenebilir
(iktidar belki bir anlığına ölmüştür ve biz bu ölümü
izleme şansına iyi ki sahip olduk).
10 Mayıs’ta kurulan barikatlar bir alan yani şu eski dükkân,
Quartier Latin’i koruma ve müdafaa etmeyi amaçlayan barikatlara
benziyorlardı. Bu doğru değildir çünkü bu görünümün
gerisinde yatan gerçeğin adı ölü bir üniversiteyle ölü bir kültürün
iktidara meydan okuyarak muhtemelen kendi ölümlerini
tasdik ettirmeleridir. Sistemin uzun vadede öngördüğü: Kültür
ve bilimin tasfiye işlemini onlar ânında bir kendini kurban etme
eylemi, yani kendi kendilerini tasfiye etme eylemine dönüştürmüşledir.
Barikatların amacı Sorbonne’u kurtarmak değildi.
Öğrencilerin karşı tarafa salladıkları şey, Üniversitenin cesediydi,
tıpkı Wattslı ve Detroitli zencilerin kendi ateşe verdikleri
mahallelerinin kalıntılarını karşı tarafa sallamaları gibi.
Bugün artık karşı tarafa “sallanabilecek” bir şey kalmamıştır.
Artık bilim ve kültürden geriye kalan harabeler bile yeraltındadır,
yani ölüler gömülmüştür. Bundan eminiz çünkü Nanterre’de
yedi yıl boyunca bu olayın yasını tuttuk. 1968 Mayıs’ı
ölmüştür. Yalnızca bir yas tutma fantazmı olarak ara sıra tekrarlanabilir.
Bu fantazm simgesel yani politika ötesi bir şiddet
olup, bilimsel-olmayanı yere seren türden bir işlemdir. İktidara
Sarmallaşan Ceset
206
çürüyerek karşı çıkan biliminki kadar şiddetli olacaktır. Bu
müthiş enerjiyle sarmalın aynı halkasında değil bir üst halkasında
yani iktidar-olmayanla çürüyen iktidarın şeyle tokuşturulduğu
sırada karşılaşılmaktadır. Neyle tokuşturulduğu sırada?
İşte bütün sorun budur. Bu belki de çözümü olmayan bir
sorundur. İktidar yitirilmektedir, hattâ yitirilmiştir. Çevremizde
iktidar kuklalarından başka bir şey yoktur ancak mekanikleşmiş
bir düzen yanılsaması toplumu hâlâ yönlendirmektedir.
Bunun gerisinde denetim ya da artık hiç değişmeyecek bir kodun
yol açtığı, giderek büyüyen, anlaşılması olanaksız sessiz bir
terör, her birimizi minicik birer terminale dönüştürmektedir.
Artık iktidara saldırmak anlamsız bir şeydir. İktidarı temsil
etme, vekâleten devretmeyle ilgili tüm öğrenci hareketlerinin
(daha geniş bir planda toplumun tamamını kapsayan bu hareketlerin),
umutsuzluğun yol açtığı suya sabuna dokunmayan
işe yaramaz olayların ön plana çıktıkları söylenebilir. Anlaşılmaz
bir Möbiyüs şeridi numarasıyla iktidar kendine karşıt bir
şeye dönüşmüş ve onunla birlikte politikanın mantıksal evreni
de yerini simülasyon adlı sonsuz bir evrene bırakarak eriyip
gitmiştir. Bu simülasyon evreninde kimse kimseyi temsil etmediği
gibi, kimse temsil edici bir özelliğe de sahip değildir. Bu
evrende üst üste yığılarak, biriken her şeyin aynı hızla dağılıp
gittiği görülmektedir. Bu evrende iktidarı kurtarıp, yönlendirebilecek
hayalî bir iktidar ekseni bile yoktur. Tarihle eleştirinin
sonsuza dek sürüp gideceğini sandıkları, o düz çizgiye alışık
sekizgen zihinsel koordinatlarımızın algılayamadığı bir kötülük
eğrisi çizdiği için anlayıp çözmekten aciz kaldığımız bu evren
bize karşı şiddetle direnmektedir. Zaten mücadele edilmesi
gereken yer de burasıdır. Tabiî bunun hâlâ bir anlamı kaldıysa!
Bizler birer simülant’ız, birer simülakrız (bu klasik “görünüm”
anlamına gelen bir şey değildir). Toplumsalın yuttuğu içbükey
aynalarla bir ışık kaynağından yoksun yansıtıcılar, kökensiz,
mesafe kavramından bîhaber bir güce benziyoruz. Mücadele de
zaten bu taktik simülakr evreninde gerçekleştirilmek duruJean
Baudrillard
207
mundadır. Bu umutsuzca bir mücadeledir çünkü meydan
okuma ve büyülenme olaylarında umut genellikle önemsiz bir
yere sahiptir. Politika da dâhil olmak üzere tüm değer eksenleriyle
tüm dava ve ahlâk kuramlarının tasfiye edilmesinin yarattığı
bu büyülenme sürecinden vazgeçmemek gerekiyor. Zirveye
yerleşmiş bir kapitalin can çekişmesiyle ilgili bu gösteri, sitüasyonistlerin
betimledikleri “eşya” gösterisinden çok daha ilginçtir.
Asıl gücümüzü bu gösteri olayından alıyoruz. Bundan böyle
kapitalizme karşı, devrimciler gibi, politik açıdan belirsiz ya da
güç ilişkilerine dayalı bir mücadeleyi sürdürmeyeceğiz. Çünkü
bir eksenden yoksun ve bir evren özelliği bile taşımayan bu
evrende biz bir meydan okuma ve ayartma ilişkisi içine girmiş
bulunuyoruz. İyice çıldırmış bir kapitalizm hiç utanmadan kâr,
artı-değer, üretimin amaçları ve iktidarın temelleri gibi şeyleri
tasfiye ederek, kendi yarattığı sürecin son aşamasında; ilkel
ritüellere özgü o yok etme eylemindekini andıran derin bir
ahlâksızlık ve de ayartıcılıkla bize meydan okumaktadır. Bu tür
bir meydan okumaya daha büyük bir meydan okumayla karşılık
vermek gerekir. Kapital de değer gibi sorumsuz, tersine
çevrilmesi, kendinden kaçılması olanaksız bir şeydir. Tek başına
kendi parçalanışı/dağılışıyla ilgili inanılmaz bir gösteri sunabilmektedir.
Kapitalin klasik temelleri adlı çölde “değer” hâlâ
geçer akçadır. Tıpkı uzun bir süre önce kutsallığını yitiren bir
dünyada din ya da üniversite adlı çölde geçerliğini sürdüren
hayalete dönüşmüş bir bilim gibi. Bu çölün göçebelerine dönüşüp
dönüşmemekse bizim sorunumuzdur, ancak bu işi mekanik
bir değer yanılsamasından kurtularak başarmak zorundayız.
Kapital daha doğrusu kapitalin ölümüyle birlikte biz de
başıboş dolaşan hayvan ve simülant’lar yani inandırıcı bir görünüme
sahip canlı hayaletler olarak tuhaf ve ürkütücü bir simülakr
ve çöl izlenimi bırakan bir dünyada yaşamaya başladık.
Çölleşen kentlerle kum kaplı çöller arasında bir fark yoktur.
Göstergelerden oluşan vahşi bir ormanla ormanların vahşiliği
arasında bir fark yoktur. Simülakrların ürkütücülüğü doğanınSarmallaşan
Ceset
208
kine eşdeğerdir. Çalışmanın çalışmayı, değerin değeri gömdüğü,
can çekişen bir sistemden geriye tüyler ürpertici bir ayartıcılıktan
başka bir şey kalmamıştır. Bataille’ın dediği gibi geriye
bâkir, ürkek, göz alabildiğine uzanıp giden ve yalnızca rüzgârın
kımıldatarak, yarenlik edebildiği bir kum çölü kalmıştır.
Politik düzende bunların ne kadarıyla karşılaşılmaktadır?
Çok azıyla.
Oysa can çekişmekte olan bir kapitalizme karşı mücadele
etmeliyiz. Kendi can çekişme sürecini bile kendi sahneleyebilen
bu kapitalist oyunun bizi etkilemesine izin vermemeli ve bu
oyunda can çekişen tarafın asıl biz olduğunu anlamalıyız. Kapitale
kendi ölümünü kendi belirleme şansını tanımak ona devrimin
tüm ayrıcalıklarını tanımak demektir. Değer simülakrıyla
kapital ve iktidar adlı hayaletin belirlediği bir dünyada; değer
ve ticarî mal yasasına boyun eğmiş bir dünyadakinden çok
daha güçsüz ve donanımsız olduğumuz söylenebilir çünkü
kendi ölümünü kendisi hazırlayan sistem bu sorumluluğu elimizden
alarak, yaşamımızı adayabileceğimiz bir amacı da elimizden
almış olmaktadır. Sistemin bu son kurnazlığı, yani her
türlü olumsuzluğu emip yok ederek, kendi ölüm simülakrıyla
bizi ayakta tutmaya çalışma numarası ancak daha üst düzeyde
bir kurnazlıkla aşılıp geçilebilir. Bu bir meydan okuma mı yoksa
düşsel bir bilim şeklinde mi olmalıdır? Sistemin bizi içine
kapatmış olduğu simülasyon stratejisi ve ölüm adlı bu açmazdan
ancak simülakrlara ait düşsel bir bilim (pataphysique des
simulacres) sayesinde kurtulabiliriz.
“DEĞER”İN SON TANGOSU
Her şey darmadığınıksa oraya düzensizlik
hâkimdir.
Şeyler, olmaları gereken yerde değillerse
orada düzen vardır.
Brecht
Üniversite yöneticileri gerçek bilgiyle “gerçek” çalışmanın karşılığı
sayılamayacak bir diploma verilmesi düşüncesi karşısında
paniğe kapılmışlardır. Bu paniğin kökeninde politik bir yıkıcılıktan
çok içeriklerinden kurtularak tek başına işlevsel bir biçim
şeklinde yoluna devam edeceği düşünülen değer vardır. Bu
arada üniversiter değerler de (diplomalar, vs.) boşlukta uçmayı
sürdüren kapitaller ya da euro-dolarlar gibi çoğalarak boşlukta
salınmayı sürdürecekler ancak bu işi neredeyse herhangi bir
gönderen ve değerden yoksun bir şekilde yapacaklardır. Bunun
bir önemi yoktur çünkü onların bu başıboş şekilde dolanmaları
bile toplumsal bir değer ufku yaratma konusunda yeterli olmaktadır.
Bu arada giderek gelişecek bir hayâlî değer saplantısıysa
gönderenler sistemini (kullanım değeri, değişim değeri ve
içerdiği üniversiter “iş gücü”nü) yitirecektir. Bu eşi benzeri
olmayan bir değer terörüdür.
Görünüşe göre bu yeni bir durumdur. Bu yenilik üniversiteye
hâlâ gerçek bir çalışma sürecinin egemen olduğunu sanan ve
deneyimlerini, nevrozlarını ve yaşamlarını aynı kuruma adayan
insanlar için geçerlidir. Üniversitedeki “öğretenler/öğretim ele“
Değer”in Son Tangosu
210
manlarıyla”, “öğrenciler” arasındaki gösterge (bilgi, kültür) değiş
tokuşu bir süredir, üzerine acı bir duyarsızlık astarı geçirilmiş
gizli bir anlaşma (göstergelerin duyarsızlığı beraberinde
toplumsal ve insancıl ilişkilerde bir çözülmeye yol açmıştır), bir
psikodramla astarlanmış simülakra (yani yitirilmiş bir çalışma
ve bilgi değiş tokuşu yerine utanç verici bir sıcaklık duygusu,
ödipal bir değiş tokuş ya da pedagojik bir ensest ilişki konulması
talebi almıştır) benzemeye başlamıştır. Bu açıdan Üniversite
umutsuzlukla anlamını yitirmiş bir değer konusunda, eğitim
vermeye çalışan bir yer olmayı sürdürmektedir. Bu tuhaf çalışma
sürecini yaşayanlar son birkaç yıldır “çalışma” ve bilimsel
bilgi olarak kabul edilmeyen üretimin yol açtığı gerçek bir
umutsuzluk olayına tanık olmaktadırlar. Çünkü günümüzde
okumayı, öğrenmeyi, rekabet etmeyi hâlâ düşleyen gençlerin
bu işe kendilerini veremedikleri görülmektedir. Münzevî bir
kültürel zihniyet maddî ve manevî anlamda toptan yok olup
gitmiştir. Bu yüzden grevin1 de bir anlamı kalmamıştır.
1 Güncel grev de giderek güncel çalışma sürecine benzemeye başlamıştır.
Bugünkü grevlerde eski çalışma sürecine benzeyen bir belirsizlik,
bir anlamsızlık, amaçtan yoksunluk, kararlılığa karşı benzer bir
alerji, kısırdöngüleşmiş bir süreç, enerji konusunda benzer bir yas
tutma biçimi ve bitmek bilmeyen bir kısır döngüleşmeyle karşılaşılmaktadır.
Kurum-karşıtı olmayla kurumdan yana olma arasında bir
fark kalmamıştır. Salgın giderek büyümekte ve önlem alabilmek giderek
olanaksızlaşmaktadır. Bundan sonra sıra başka şeye gelecektir.
Hayır, gelmeyecektir çünkü bu tıkanmayı bir başlangıç noktası olarak
kabul ederek kararsızlığı tersine çevirebilmek ve amaçtan yoksunluğu
bir saldırı aracı hâline getirebilmek mümkündür. Bu boğucu ve öldürücü
durumdan, üniversiteye özgü bu zihinsel iştahsızlıktan her ne
pahasına olursa olsun kurtulmak gerekiyor. Oysa öğrenciler derin bir
koma evresine girmiş bulunan bir kuruma yeniden enerji pompalamaya
çalışıyorlar ki, bunun adına olsa olsa zorla hayatta tutma denebilir.
Bir tür umutsuzluk tedavisi anlamına gelen bu yöntem bireylere uygulanabildiği
gibi kurumlara da uygulanabilmektedir. Üstelik bu her
Jean Baudrillard
211
Zaten biz de bu şekilde tuzağa düşürüldük yani 1968 Mayısından
sonra herkese diploma dağıtarak kendi kendimizi tuzağa
düşürmüş olduk. Bu eylemin neresi yıkıcıdır, sorarım size?
Bu kesinlikle yıkıcı bir eylem değildir. Bizler gelişip, saf bir
görünüm almış değer yani bir çalışma karşılığı olmayan diplomaların
öncüleriydik. Sistem bundan başka ne isteyebilirdi ki?
Sistem, anlamlarını yitirerek işlemselleşen değerlerden hoşnuttu
ve biz tam tersini yaptığımızı sanarak bu yolu ona gösterdik.
Öğrencilerin çalışmadan diploma alma olayı karşısındaki
çaresizlikleri en az öğretim elemanlarınınkine eşit, tamamlayıcı
bir duygudur. Bu, o geleneksel anlamsız bir diploma sahibi
olma ya da olmamanın neden olduğu korkudan çok daha gizli
ve aldatıcı bir duygudur. Bir diploma sahibi olma garantisi,
bilim ve seçim yapma konusundaki tüm aşamaların içeriklerini
yitirmelerine neden olduğundan, tahammül edilmesi oldukça
güç bir duygudur. Zaten bu yüzden diploma olayı karmaşık bir
hâle getirilip, sözde bir yükümlülük yani bir çalışma simülakrı
karşılığında verilen bir diploma simülakrına dönüştürülmektedir.
Bunun bir tür saldırı ya da kin duyma biçimi olduğu söylenebilir
(öğretim elemanı not vermeye zorlanmakta ya da otomatik
bir not dağıtıcı hâline getirilmektedir) çünkü en azından
bu sayede “gerçek” bir ilişkiye benzeyen bir ilişkiden söz edebilmek
mümkün olabilirdi. Nerede o günler? Öğrencilerle öğretim
elemanları arasındaki yakın ilişkiler bile, bir zamanlar
onları bilimsel ya da politik bir amacın çevresinde buluşturan
ya da karşı karşıya getiren bir suç ortaklığı ya da şiddet nostaljisi
ya da o ilişkileri anımsatan bir ilişki biçiminden başka bir
şey değildir.
“Amansız bir değer yasası”, “Kapitalist yasa” çekip gittiğinde
her yanı nasıl bir hüzün, bir panik duygusu kaplayacaktır?
Zaten bu yüzden faşist ve otoriter yasaların yaşayacağı güzel
yerde ölüme karşı koyma beceriksizliği şeklinde algılanmaktadır.
Oysa Nietszche: “Düşene bir tekme de sen vur!” diyordu.
“Değer”in Son Tangosu
212
günler henüz sona ermemiştir çünkü bunlar varlıklarını sürdürebilmek
için şiddeti yeniden yaşama döndürmektedirler. Bu
şiddete maruz kalmakla uygulamak arasında bir fark yoktur.
Ritüel, çalışma, bilim, kan, iktidar, politika kökenli bir şiddet
olumludur! Güç ilişkileri, çatışmalar, sömürü ve baskı konusunda
her şey açık seçik ve berraktır! Bütün bunların eksikliğini
duyuyor ve özlüyoruz. Bugün Üniversitede böyle bir oyunun
oynandığını söyleyebilirsiniz (oysa tüm politik düzenin aynı
şekilde işlediğini unutmamak gerekiyor). Örneğin “özgür bir
söylev” çeken öğretim elemanı kendi kendini yönetme ve diğer
modern saçmalıklar sayesinde bu iktidar oyununu sürdürmektedir.
Herkes ne yaptığının farkındadır. Sadece derin bir düş
kırıklığıyla yitirilmiş roller, statüler ve sorumlulukların peşi sıra
gelen o inanılmaz demagojinin yarattığı felâketten kaçabilmek
için profesörün, bu aşırı-sol tarafından yaratılmış yasal bir alan
içinde olsa bile, yeniden bir bilim ve iktidar mankeni hâline
dönüşmesini sağlamak gerekmektedir. Aksi takdirde kimse bu
duruma tahammül edemeyecektir. Zaten bu uzlaşma sayesinde
yani yapay bir oyunculuk sergileyen öğretim elemanıyla suç
ortaklığı yapan öğrenci sayesinde, şeylerin, böyle bir hayalî
pedagojik senaryo doğrultusunda sürüp gittiği hattâ belki de
sonsuza dek sürüp gidebileceği görülmektedir. Zira değerle
çalışma ölümlü olabilirler ama değer ve çalışma simülakrları
ölümsüzdür. Simülasyon evreni gerçek-ötesi, sonsuzluk-ötesi,
yani hiçbir gerçeklik girişiminin kendisine bir son vermeyeceği
bir evrendir. Doğal olarak bu evrenin tamamıyla çökerek yok
olması gibi çılgınca bir umut dışında.
Mayıs 1977
NİHİLİZM ÜZERİNE
Bugün nihilizm XIX. yüzyıl sonunda sahip olduğu o Wagnerci
ve Spenglerci isli ve karanlık anlama sahip değildir. Nihilizmin
artık Tanrı’nın ölümüyle birlikte ortaya çıkan o metafizik radikallik
ya da bir çöküş Weltanschauung’uyla bir ilişkisi kalmamıştır.
Günümüzde olsa olsa saydamlaşmış bir nihilizmden söz
edebiliriz ve bu nihilizm bir anlamda kendinden önce var olmuş
tarihsel biçimlerden çok daha acımasız ve radikaldir. Bunun
nedeni şu saydamlık ve bir boşlukta yüzer gibi olma hâlinin
hem sistem, hem de onu çözümlediğini iddia eden tüm kuramların
ayrılmaz bir parçasına dönüşmüş olmasıdır. Tanrı’nın
ölümünü açıkça ifade etme cesaretini gösterebilmiş tek insan
Nietzsche’dir! Sonsuzlukla cesede dönüşen bir Sonsuzluğun
karşısına dikilebilen büyük nihilist. Oysa hipergerçekliğin egemenliği
altına girmiş, materyalist ya da idealist (Tanrı ölmedi,
hipergerçek bir şeye dönüştü) bir gerçeklik simülakrıyla simülasyonun
her şeyi açıkladığı, belirlediği, her şeyin simüle edildiği
saydam ve hipergerçek bir dünyada, kendi kullarına sahip
çıkabilecek kuramsal ya da eleştirel bir Tanrı yoktur.
Nihilizm Üzerine
214
Dünyayla birlikte hepimiz canlı canlı lânetlenmiş bir simülasyon
hattâ lânetlenmişten bile beter bir duyarsız caydırma
evreni içine düştük. Nihilizm ise yıkım yerine açıklaması kolay
olmayan bir simülasyon ve caydırma yöntemiyle bir gerçekliğe
kavuşmuştur. Tarihsel açıdan bakıldığında aktif, şiddet yüklü
bir hayal olan nihilizm, bir mit ve bir oyun sahnesi olma aşamasından
bir saydamlık daha doğrusu yalancı bir saydamlık aşamasına
geçmiştir. Öyleyse kuramsal açıdan, nihilizmden geriye
kalmış bir şeyler var mıdır? Bundan böyle hiçlikle ölümün bir
meydan okuma, bir amaç olarak sunulabileceği yeni bir oyun
sahnesinden söz edilebilir mi?
Eski nihilizm açıklamalarına oranla bugün kuşkusuz yeni ve
içinden çıkılması olanaksız bir konumda bulunuyoruz.
Örneğin Romantizm ilk önemli nihilist çıkış olarak değerlendirilebilir
çünkü Aydınlanma Devrimi’nin gerçekleştirdiği
görünümler düzeninin yıkıldığı tarihlere denk gelmektedir.
Sürrealizm, Dadaizm, absürd anlayışı ve politik nihilizm ise
anlam düzeninin yıkıldığı tarihlere denk gelen ikinci önemli
nihilist çıkıştır.
Birincisi estetik (dandy görünümlü) bir biçime sahip olan
bir nihilizmken, ikincisi tarihsel ve metafizik (terörizm) yani
politik bir biçimdir.
Biz bu iki biçimle ya kısmen ilişkiliyiz ya da hiçbir ilişkimiz
yok. Saydam bir nihilizm estetik ve politik bir biçime sahip olamayacağı
gibi Kıyamet konusundaki son cılız kıvılcım ya da
ayrıntıları görünümler veya anlamın yok edilme süreciyle ilişkilendirememektedir.
Artık bir kıyametten söz edilemez. Kıyamet
izlenimi bırakmaya çalışan tek şey politik bir anlama sahip olmayan
rastlantısal terörizmdir. Böyle bir terörizmin ortaya
çıkmasını ve ortadan kaybolmasını sağlayabilecek tek bir yöntem
vardır: İletişim araçları. Oysa iletişim araçları o üstünde
toplumsal konuların yer aldığı bir sahne özelliğine sahip değildir.
İletişim araçları bir bant, bir pist, delikli bir şeritten başka
bir şey değillerse, biz de onların seyircileri yani alıcıları olamaJean
Baudrillard
215
yız. Kıyamet gerçekleştiğinden, günümüzde, nötr şeyler ve
biçimlerle duyarsızlık gerçeğin yerini almıştır. Bundan böyle bir
romantizmden, nötr olanın estetiğinden söz edip edilemeyeceği
konusunu size bırakıyorum. Çünkü ben böyle bir şey olabileceğine
inanmıyorum. Günümüzde bizi devre dışı bırakmaya çalışan
bir sistemle bomboş ve anlamsız biçimlere duyulan bir hayranlık
duygusuyla baş başa kalmış bir durumdayız. Oysa hayranlık
(görünümlerle çok sıkı bir ilişki içinde bulunan ayartma
ve diyalektik akıl yürütmeyle sıkı ilişki içinde olan anlamın tersine)
kusursuz bir nihilist tutkudur. Yok oluş biçimine uygun
bir tutku. Her türlü yok oluş biçimi, hattâ kendi yok oluş biçimimize
bile hayranlık duyuyoruz. Kendimize rağmen içinde
yaşamak zorunda kaldığımız bir saydamlık çağında melankolik
ve büyülenmiş insanlar gibi davranıyoruz.
Ben nihilistim.
Görünümleri (ve görünümlerin sahip olduğu ayartıcılığın),
anlamın (yeniden canlandırma, tarih, eleştiri, vs.) lehine yok
eden muazzam süreci XIX. yüzyılın en önemli olayı olarak
kabul ediyor, varlığını onaylıyor ve sorumluluğunu alıyorum.
XIX. yüzyıl ya da modernleşmenin gerçekleştirdiği asıl devrim
görünümlerle dünyanın büyüleyiciliğine kesin bir şekilde son
verip, onu hiç düşünmeden yorumlaması ve tarihin saldırgan
ellerine terk etmiş olmasıdır.
XX. yüzyıl ya da post-modernleşme tarafından gerçekleştirilen
ve bir önceki yüzyılda görünümlerin yok edilmesine eşdeğer
muazzam anlam kıyımı sürecini ikinci bir devrim olarak
kabul ediyor, varlığını onaylıyor, sorumluluğunu üzerime alıyor
ve çözümlüyorum. Anlamla saldıranı, anlamla öldürürler.
Diyalektik ve eleştiri alanları artık bomboştur. Artık böyle
alanlar yoktur. Bundan böyle bir anlam terapisi ya da anlam
destekli bir terapi yoktur çünkü bundan böyle terapi genel duyarsızlık
sürecinin bir parçasıdır.
Çözümleme sahnesiyse belirsiz, rastlantısal bir şeye dönüşmüştür.
Kuramlar boşlukta yüzmektedirler [aslında nihilizm
Nihilizm Üzerine
216
diye bir şeyin var olabilmesi olanaksızdır çünkü tüm umutsuzluğuna
karşın o hâlâ belirginliğini yitirmemiş bir kuramdır. Bir
Kıyamet düşü üretebilmekte, bir felâket1 Weltanschauung’unun
belirleyiciliğine sahip olabilmektedir].
Belki de çözümleme o muazzam anlam dondurma sürecinin
en önemli parçasıdır. Anlamı dondurma ve bir (Quaternaire)
buzullaştırma çağına sokma konusunda yapılan işbirliğine
oranla, çözümlemelerdeki anlam bolluğu ve anlam rekabetinin
ikinci dereceden sorunlar oldukları görülmektedir. Hangi yöntemden
yararlanırsa yararlansınlar kesin olan bir şey varsa, o
da, çözümlemelerin sonuç itibariyle anlamın dondurulması ve
simülakrlarla duyarsız biçimlerin gerçeğin yerini almasına yardımcı
olduklarının anlaşılması gerektiğidir. Böylece anlamsızlık
çölünün boyutları giderek büyümektedir.
Fokur fokur anlam kaynatan iletişim araçları. Fokur fokur
toplumsal kaynatan kitleler. Sistemin hızlanmasıyla orantılı bir
şekilde sonsuza dek büyüyebileceği düşünülen bir kitle. Enerji
çıkmazı. Duyarsızlık noktası.
Tıkanma noktasına gelmiş bir dünyanın mahkum olduğu
tepkisizlik adlı yazgı. Tepkisizlik olaylarının hızla artmakta olduğu
söylenebilir. Durdurulmuş ya da dondurulmuş biçimlerde
bir artış görüldüğü ve gelişmenin hastalıklı (kanserdeki metastaz
anlamında) bir büyümenin içine hapsedilmiş olduğu söylenebilir.
Amaçlarının ötesine geçmiş hastalıklı, anormal bir gelişme
biçiminin sırrı böyle bir şeydir. Bu bizim geliştirdiğimiz
bir amaçları yok etme yöntemidir. Öyleyse aynı doğrultuda
1 Yalnızca kendi kökleriyle ilgili düşler üreten ve kendi sonları hakkında
hiçbir fikre sahip olmayan kültürler vardır. Hem kendi kökleri
hem de sonlarını sabit fikir hâline getirmiş olan başka kültürler vardır….
Bunların dışında kalan iki olasılık vardır… Yalnızca kendi sonlarıyla
(bizim nihilist kültürümüz gibi) ilgili düşünce üretenlerle; kökenleri
ve (yaklaşan belirsiz) sonları konusunda hiçbir fikre sahip olmayan
kültürler.
Jean Baudrillard
217
daha uzağa, çok daha uzaklara gitmek yani simülasyon, hipersimülasyon
ve anormal gelişme aracılığıyla anlamı yok etmemiz,
kendi ölümümüzüyse hiperamaçlarla yadsımamız gerekiyor.
Paskalya adalarındaki abideler ve yengeç cinsi kabuklu
deniz hayvanları örneğinde olduğu gibi. Bu aynı zamanda kansere
özgü bir müstehcen sır değil midir? Anormal gelişmenin
normal gelişmeden aldığı intikamla hızın tepkisizlikten aldığı
intikam.
Hızlandırma yöntemiyle kitleler de bu muazzam tepkisizlik
sürecinin içine alınmışlardır. Her türlü anlam artışıyla anlam
fazlasını yok eden ve yutan kitleler anormal bir gelişme süreci
içindedirler. Korkunç boyutlara varan bir amaçlılık olayına kısa
devre yaptıran bir elektrik devresi gibidirler.
Bu tepkisizlik aşamasıyla onun çevresinde olup bitenler, günümüzde
insanı büyüleyen ve kendisine çekebilen tek şeydir
(öyleyse diyalektiğin gizli çekiciliği sona ermiştir). Bu tepkisizlik
aşamasına bir ayrıcalık tanıyarak, sistemlerin tersine çevrilmezliğini
(tersine çevrilebileceklerini gösterebilmek amacıyla)
en uç noktaya kadar götüren çözümlemeler yapmak nihilist
olmaksa o zaman ben bir nihilistim.
Bir üretim yöntemine saplanıp kalmak yerine, bir ortadan
kaybolma yöntemine saplanıp kalmak nihilist olmaksa, o zaman
ben bir nihilistim. Ortadan kaybolma, aphanisis, için için
erime, Furie des Verschwindens ve politika ötesi (gerçek, anlam,
sahne, tarih, toplumsal ve birey tarafından) birer ortadan
kaybolma biçimi olarak bilinçli olarak seçilmiş alanlardır. Gerçeği
söylemek gerekirse buna nihilizm denilemez. Çünkü ortadan
kaybolma ya da şu her şeyin duyarlıktan yoksun, gelişigüzel
ve anlamsız inkâr ediliş biçiminde, nihilizme özgü bir duyarlık,
dokunaklı ve coşku dolu sözler yoktur. Nihilizmin hâlâ
güçlü görünmesini sağlayan şey şu efsanevî enerjisiyle bu efsanevî
radikallik ve yadsıma biçiminin yanısıra, şeylerin ortaya
çıkış biçimlerini öngörüp, dramatize etme yeteneğidir. Hayâl
kırıklığına özgü o nostaljik ve ayartıcı ses tonunun büyüleyiciliNihilizm
Üzerine
218
ği bile artık hayal kırıklığına özgü bir şey olmaktan çıkmıştır.
Buna kısaca ortadan kaybolma denilmektedir.
Nostaljik bir diyalektik alıştırmasına koşut olarak bu ortadan
kaybolma biçiminin kesinleştiğini gösteren izlerle daha
önce Adorno ve Benjamin’de karşılaşmıştık. Çünkü ortada
varlığı hissedilen bir diyalektik özlemi dolanmaktadır ve en
kurnaz diyalektik kuşkusuz bu bir anda özlemini çekmemizi
sağlayandır. Daha derinlere inildiğinde Benjamin ve Adorno’da
bir başka ses tonu yani sistemden kaynaklanan melankolik bir
ses tonuyla karşılaşılmaktadır. Her türlü diyalektiğin ötesinde
yer alan bu melankoli tedavisi olanaksız bir şeydir. Etrafımızı
ironik bir şekilde çepeçevre kuşatmış olan bu saydam biçimler
sayesinde, bu sistem melankolisi günümüzde giderek baskınlaşan
bir görüntü sunmaktadır. Sistem melankolisi bizim için
giderek hayatî bir tutkuya dönüşmektedir.
Bu, geçen yüzyıl sonuna özgü kara sevda ya da insanı sarıp
sarmalayan cinsten sımsıcak bir melankoli duygusu değildir.
Bunun tutkulu bir hınç duygusuyla her şeyi yok ederek ortalığı
normalleştirebileceğini sanan nihilizmle de bir ilişkisi yoktur.
Hayır, melankoli işlevsel sistemlere, güncel simülasyon, programlama
ve enformasyon sistemlerine özgü temel bir niteliktir.
İşlemsel sistemlerde melankoli, anlamın yok edilmesini ya da
ortadan kaybolmasını sağlayan yöntemlerin özünde bulunan
bir niteliktir. Bu anlamda hepimizin melankolik olduğu söylenebilir.
Tükenmiş sistemlerde melankoli, âni bir duyarsızlaşma ve
sessizlik biçimidir. İyiyle kötü, doğruyla yanlış arasındaki dengeyi
koruyabilme ya da buna benzer değerleri birbirleriyle karşılaştırma
hattâ daha genelinde bir güçler dengesiyle toplumsal
meydan okuma ve amaçlardan umut kesildiğinde geriye kalan
şeydir. Çünkü sistem her yerde ve her zaman çok güçlüdür,
yani üstün ve egemen bir konumdadır.
Bu sistem hegemonyasına, arzuya özgü kurnazlıkların yüceltilmesi,
günlük yaşantının devrimci mikrolojisi yapılarak,
Jean Baudrillard
219
moleküler (kişisel) düzeyde akıntıya kapılıp, gitme olayı yüceltilerek
ya da mutfağı yerlere göklere koyamamak gibi şeylerle
karşı çıkılabilir. Bütün bunlar kesinlikle başarısızlığa uğratılması
gereken bir sistemi açık bir şekilde başarısızlığa uğratabilecek
türden çözümler değillerdir.
Sistemi başarısızlığa uğratabilen tek şey terörizmdir.
Çekilen bir söylevin ironik bir gülümsemeyle sıfırlanması,
kölenin yadsınmayı yadsıyan o bir anlık tavrıyla efendisinin gücünü
sıfırlayıp keyfini kaçırması gibi, terörizm de her şeyi tersine
çevirdiği sırada, alttakinin bıraktığı izleri silerek onu sıfırlandırmaktadır.
Bir sistem, egemenliğini ne ölçüde dayatıyorsa, insanların
düşgücü de onun karşı karşıya kaldığı başarısızlıklardan o ölçüde
etkilenmektedir. Sisteme karşı en ufak bir meydan okuma
sanki zincirleme bir çöküş izlenimi bırakmaktadır. Bu duyarlılığını
yitirmiş ve nihilist politika sahnesinde, günümüzde, yalnızca
bu başka bir şeyle karşılaştırılması olanaksız olan tersine
çevirme olayı insanları harekete geçirebilmektedir. Düşgücünü
harekete geçirebilen tek şey terörizmdir.
Egemenliğini kabul ettirmiş sistemlerde nihilist olma, bu
şiddet yüklü ve alaycı çizgiyi sistemin kaldırabileceği en uç
noktaya kadar götürerek, sistemi, bu meydan okuma eylemine,
ölme eylemiyle yanıt vermeye zorlamak anlamına geliyorsa o
zaman, tıpkı bu işi silaha sarılarak yapan başkaları gibi, ben de
kuramsal düzeyde bir terörist ve nihilist olduğumu söyleyebilirim.
Bugün başvurabileceğimiz tek silah hakikat değil, kuramsal
bir şiddettir.
Oysa bu da bir ütopyadır. Gerçek bir radikallikten söz edebilmek
mümkün olsaydı o zaman nihilist olmak işe yarayabilirdi
–ölüm, buna teröristin ölümünü de katabilirsiniz, hâlâ bir
anlama sahip olsaydı o zaman terörist olmak bir işe yarayabilirdi.
Şeyler bu noktada içinden çıkılmaz bir hâl almaktadırlar.
Çünkü bu etkili radikal nihilizme, sistem, nötralize edici bir niNihilizm
Üzerine
220
hilizmle karşılık vermektedir. Sistem de nihilisttir çünkü kendisini
yadsıyanlar da dahil olmak üzere herkesi bir umursamazlık
ve aldırmazlık sürecine sokabilmektedir. Bu sistemde ölümün
yokluğu bütün boyutlarıyla hissedilmektedir. Bolonya Garı,
Münih Oktoberfest’deki ölüm olaylarına karşı herkes duyarsız
kalmıştı. Zaten terörizmin de sistemle kendine rağmen suç
ortaklığı yaptığı nokta burasıdır. Bu politik anlamda bir suç
ortaklığı değildir. İnsanların olaylara karşı duyarsızlaşma sürecini
hızlandırarak sistemle suç ortaklığı yapmaktadır. Bundan
böyle gerek fantazmatik gerekse politik bir ölüm olayının yeniden
canlandırılabileceği, sahneye konulabileceği törensel ya da
şiddet yüklü bir sahneden söz edebilmek olanaksızdır. Bunu
sisteme özgü o öteki nihilizm ya da terörizmin zaferi olarak
kabul edebilirsiniz.
Olaylara bir gerçeklik gücü kazandırabilecek bir sahne ya
da minimal bir illüzyon olayından söz edebilmek olanaksızdır.
Şili, Biafra, boat people, Bolonya ya da Polonya kimin umurundadır?
Bütün bunlar bir televizyon ekranı üzerinde yok
olup giden görüntülerden başka bir şey değildirler. Sonuç vermeyen
olaylar (ve sonuç vermeyen kuramlar) çağında yaşıyoruz.
Anlamı kurtarabilmek mümkün değildir. Böyle olması kuşkusuz
daha sağlıklıdır çünkü anlam da ölümlü bir şeydir. Oysa
Aydınlanma Çağı’nın egemenliğini sürdürebilmesi için o kısa
egemenlik süreci boyunca ortadan kaldırmayı amaç edindiği
görünümler bu anlam ya da anlamsızlık nihilizmine karşı bağışıklık
kazanmış gibidirler.
Ayartma da zaten tam bu noktada devreye girmektedir.
DİZİN
A
Antietnoloji, 25
Artaud, Antonin, 68, 69
Ayartma, 98, 135, 140, 151,
159, 186, 207, 215, 220
B
Ballard, J. G., 174
Bardot, Brigitte, 183
Barok, 19
Bataille, Georges, 109, 185,
198, 208
Beaubourg, 94, 95, 96, 97, 98,
99, 100, 101, 102, 103,
104, 105, 106, 136
Bourdieu, Pierre, 33
Bolonya, 220
Borges, Georges L., 13, 14, 99,
107, 167
Bororolar, 183
C
Castaneda, Carlos, 23, 25
Cezayir Savaşı, 66
Champs-Elysées, 27
Cizvitler, 19
Clastres, Pierre, 23, 46
Cloyters of New York, 27
Coppola, Francis F., 12, 90, 91
Creusot, 23
D
Dean, James, 46
Deleuze, Gilles, 38, 73, 160,
184, 188
Disneyland, 29, 30, 31, 32, 99
Diyalektik, 215
Dorothee Bis, 138
Dubuffet, 97
E
Eco, Umberto, 125
Einstein, Albert, 138
Enchanted Village, 30
Eridikya, 22
Etnoloji, 25
Dizin
222
F
Fantazm, 29, 31, 39, 82, 141,
160, 163, 189, 191, 192,
201, 205
Fantazmagorik, 174
Fantazmatik, 188, 220
Fonda, Jane, 87, 88
Ford, Gerald, 40, 46, 48
Forum des Halles, 136, 137
Foucault, Michel, 186
Franko, Francisco, 38, 48
Freud, Sigmund, 73
G
Gordiyum, 37
Gösterge, 20, 52
H
Hanoy, 67
Hipergerçek, 14, 15, 29, 31,
45, 52, 54, 59, 74, 97, 103,
115, 120, 122, 154, 164,
170, 172, 175, 213 –çi, 45,
74, 76, 164 –lik, 43, 44, 78,
113, 115, 135, 166, 168,
172, 174, 175, 213
Hipersimülasyon, 40, 101, 105,
217
Hiroşima, 69, 86, 88
Hitler, Adolf, 48
Hollywood, 43
Holografik, 150, 151, 153, 155
Hologram, 12, 143, 150, 151,
152, 154, 170
İ
İdeogram, 64
İkona, 18, 19
İkonoklast, 18, 19
İllüzyon, 29, 40, 68, 72, 132,
151, 220
İmge, 18, 19, 20, 21, 56, 79,
82, 120, 131, 138, 142,
145, 146, 148, 152, 164,
168, 195
İshi, 28
J
Jaulin, Robert, 23
Johnson, Lyndon B., 40, 46
K
Kafka, Franz, 160
Kennedy, John F., 40, 46, 62
Kızılderililer, 27, 28
Kopernik, Mikolaj, 57
Kubrick, Stanley, 76
L
La Colonie Penitentiaire, 160
Laborit, Henri, 191
Lascaux, 25, 137
Leone, Sergio, 76
Lévi-Strauss, Claude, 183, 187
Los Angeles, 30
M
Magic Mountain, 30
Marine World, 30
Marx, Karl, 50, 138, 156
Simülakrlar ve Simülasyon
223
McLuhan, Marshall, 80, 121,
122, 156
Modus vivendi, 65
Mogadiscio Stammheim, 124
Monod, Jacques, 118
Monroe, Marilyn 46
Möbiyüs, 35, 39, 99, 125, 206
N
Nixon, Richard, 35, 40, 46, 47,
67
O
Orfeus, 22
Orly, 26
Orwell, George, 67
Otomatik Portakal, 167
P
Pinbas, Richard, 148
Praxis, 47
Psikanaliz, 16, 17, 156, 187,
198
Q
Quartier Latin, 205
R
Ramses, 22, 25, 26, 27
Redford, Robert, 76
Rönesans, 26, 54
S
Sahlins, Marshall, 31
Saint-Michel de Cuxa, 27
Schlemihl, Peter, 197, 198
Sezar, Jül, 97
Simgesel, 11, 13, 24, 25, 27,
28, 33, 34, 66, 98, 141,
146, 157, 158, 161, 179,
183, 184, 186, 189, 193,
202, 204, 205
Simülatör, 14, 17, 18, 42
Stourdze, Yves, 130
T
Tasadaylılar, 22, 39
Taylor, Elizabeth, 164
Thom, Réne, 83
Tinguely, 97
Totemizm, 188
V
Vietnam Savaşı, 12, 65, 90, 91,
92
Virilio, Paul, 134
Visconti, Luchino, 76
W
Wagner, Richard, 91, 92
Washington Post, 33
Weltanschauung, 213, 216
Werben, 130

Leave a Comment

You must be logged in to post a comment.